İçeriğe atla
Zümer 53Cüz 24 · Sayfa 464

Zümer Sûresi 53. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Kul yâ ‘ibâdiye-lleżîne esrafû ‘alâ enfusihim lâ taknetû min rahmeti(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe yaġfiru-żżunûbe cemî'â(an)(c) innehu huve-lġafûru-rrahîm(u)

De ki: "Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

Zümer Sûresi

(Bu âyetin yorumunda Terzi Baba'nın Kur'ân-ı Kerîm'de Yolculuk: 53. Âyetler kitâbından istifâde edilmiştir.) Bu âyet bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın Risâlet mertebesinin dili ile kullarına hitâbıdır.

Kur'ân'ın en ümit verici âyetlerinden biri olarak kabul edilmiştir. Allâh'ın rahmet ve affediciliğinin genişliğine dikkat çekmektedir.

Müfessirler, âyetin şirk dâhil bütün günâhların tövbe ile bağışlanacağını bildirdiğini, ancak buradaki mutlak mağfiretin tövbe şartına bağlı olduğunu vurgulamışlardır. Nisâ 4/48 ve 4/116'daki "Allâh, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz" ifâdesi ile bu âyet arasındaki görünürdeki farklılık, ilkinin tövbesiz, ikincisinin tövbe ile kayıtlı olmasıyla giderilmiştir.

Bâzı müfessirler, bu âyetin nüzûl sebebi olarak Vahşî b. Harb'i gösterirler. Rivâyete göre Vahşî, Uhud'da Efendimiz'in (s.a.v.) amcası Hz. Hamza'yı şehîd etmiş, ardından İslâm'a dâvet edildiğinde "benim gibi büyük bir günâhkâr için de kurtuluş var mı?" diye tereddüde düşmüştür. Önce Furkân 25/70, ardından Nisâ 4/48 âyetleri gönderilmiş, ancak Vahşî bunlardaki şartları kendisine yeterli görmemiştir. Nihâyet bu âyet nâzil olunca, hiçbir kayıt ve şart görmeyerek îmân etmiştir. Habîbinin amcasını şehit edeni bile affeden bir Rabbin rahmetinden kim ümit kesebilir?

"Yâ ıbâdiyellezîne esrefû alâ enfusihim" (Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım!): Cenâb-ı Hakk, günâhkârlara "yâ müsrifîn" (ey isrâf edenler) veya "yâ müznibîn" (ey günâhkârlar) diye değil, "yâ ibâdî" (ey kullarım) diye hitâb ediyor. Bu hitâbın kendisi bile başlıbaşına bir rahmettir.

Kul ne kadar günâh işlemiş olursa olsun, Cenâb-ı Hakk onu hâlâ "kulum" diye sâhiplenir. Zîrâ kişi ne tür fiiller işlerse işlesin, Hakk'ın isim ve sıfâtlarının tecellî mahalli olması dolayısıyla, Hakk'ın kuludur.

"Esrefû" kelimesi "isrâf etmek, haddi aşmak, aşırıya kaçmak" demektir. Zâhiren, şerîatın çizdiği sınırların dışına çıkarak ya'nî günâh işleyerek nefsine zulmetmektir. Bâtınen ise, kendinde bulunan Hakk'ın esmâ-i ilâhiyyesini nefs-i emmâre istikâmetinde kullanmak ve bu konuda aşırılığa kaçmaktır.

"Lâ taknetû min rahmetillâh" (Allâh'ın rahmetinden ümit kesmeyin): "Kunût" (ümit kesmek), büyük günâhlardan sayılmıştır. Nitekim Yûsuf Sûresi 12/87'de şöyle buyrulur: "İnnehu lâ yey'esu min ravhıllâhi ille'l-kavmu'l-kâfirûn" (Allâh'ın rahmetinden ancak kâfirler ümit keser).

Ümitsizlik, Hakk'ın rahmetini sınırlamaktır. Rahmet-i ilâhiyyeyi kendi günâhının büyüklüğüyle ölçen kimse, aslında Hakk'ın sıfâtını kendi vehmiyle sınırlamış olur. Hâlbuki rahmet, kulun günâhına göre değil, Hakk'ın rahmetinin sonsuzluğuna göre ölçülür. "Ve rahmetî vesi'at külle şey'in" (O'nun rahmeti her şeyi kuşatmıştır) (A'râf 7/156).

"İnnallâhe yagfiruz zunûbe cemîâ" (Şüphesiz Allâh, bütün günâhları bağışlar): Âyetin zâhîrî yorumu açıktır. Bâtınî yönden; kişi, âlemin Hakîkat-i Muhammediyye'den ibâret olduğunu ve kendi varlığının da buna dâhil olduğunu idrâk ve müşâhede ettiğinde, daha evvel işlemiş olduğu "vücûd günâhı" (kendini Hakk'tan ayrı bir varlık sanma vehmi) ve ondan kaynaklanan diğer tüm günâhları bağışlanmış olur.

Bâzı rivâyetlerde Râbia el-Adeviyye'ye, bâzılarında ise Bâyezîd-i Bistâmî'ye atfedilen, ehl-i tasavvuf nezdinde meşhûr olan, "senin varlığın öyle bir günâhtır ki, başka hiçbir günâhla kıyaslanamaz" sözü bu hakîkate işâret eder.

"İnnehû huvel gafûrur rahîm" (Şüphesiz O, çok bağışlayan ve merhamet edendir): "Gafûr" ismi, günâhları örtüp bağışlayan demektir. "Rahîm" ismi ise husûsî rahmete delâlet eder.

Âyetin bütününe bakıldığında, burada beyân edilen rahmet Rahmet-i Rahîmiyye'dir; umûmen bütün mevcûdâtı kuşatan Rahmânî rahmet değil, bilhassa tövbe edip Hakk'a yönelenlere mahsûs olan husûsî rahmettir.

"Gafûr" ismi bu günâhları örtmeyi, "Rahîm" ismi ise bu bağışlamanın arkasındaki husûsî şefkati ifâde eder. Kim ki günâhının ağırlığı altında ümitsizliğe düşer de sonra Hakk'a yönelirse, Rahîmiyyet onu karşılar ve bütün yükünü kaldırır.

Allâh'ın cezâ tehdîdi, esâsen kulları sakındırmak amacıyladır; O'nun rahmeti ve bağışlayıcılığı öylesine geniştir ki, tövbe eden veya O'na yönelen kullar için dâimâ bir ümit kapısı açıktır.

Nitekim bir hadîs-i kudsîde buyrulur: "Ey Âdemoğlu! Sen Bana duâ edip ümit besledikçe, senden her ne sâdır olursa olsun seni bağışlarım, aldırmam. Ey Âdemoğlu! Günâhların gökyüzünü kaplayacak kadar çok olsa da sonra Benden mağfiret dilesen, seni bağışlarım. Ey Âdemoğlu! Sen Bana yeryüzü dolusu günâhla gelsen, fakat huzuruma Bana hiçbir şeyi ortak koşmadan çıksan, Ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım." (Tirmizî, Sünen, hadîs no. 3540).

Bu husûsta Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinde yer alan îzâhı kısaca özetleyelim (Şît Fassı, Cilt I, s. 251):


Hidâyete kâbiliyet, birçok kimsenin zannettiği gibi mutlakâ sâlih amellere devâm ve günâhlardan kaçınmak değildir. Hakk'ın inâyeti sebepsiz ve koşulsuzdur (bî-illet). Nice anadan doğma kâfirler vardır ki, Hakk'ın hidâyeti imdatlarına erişmiştir; nice fısk ve isyân ehli vardır ki, Hakk onlara sonradan velâyet mertebesini ihsân etmiştir.

Ancak bu, kâbiliyyetin hiç önemi yok demek değildir. Bilâkis, kâbiliyyetin şartı, Hakk'ın atâsıdır. Feyz-i akdes denilen Zâtî tecellî, a'yân-ı sâbitelere kâbiliyet bahşetmiştir. Feyz-i mukaddes denilen esmâ tecellîleri ise bu kâbiliyet üzerine vârid olur. Eğer bir kimsenin ayn-ı sâbitesi ezelde Hâdî isminin sûreti üzere sâbit ise, bu âlemde bir müddet dalâlet sahrasında dolaşsa bile, mazharı olduğu ismin hazînesindeki atâyâ vakti gelince ona ulaşır.


İşte bu sebeple sâlik, dalâlet içinde gördüğü kimseler hakkında kâtî hüküm vermekten ve yorum yapmaktan sakınmalıdır. Zîrâ o kimsenin a'yân-ı sâbitesindeki isti'dâd, henüz zuhûra gelmemiş olabilir. Kişinin âkıbeti meçhûldür.

Mesnevî-i Şerîf'te (Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt X, s. 328) konumuz hakkında önemli bir kayıt düşülmüştür. Kısaca özetlersek:


Hakk Teâlâ, kullarının fenâlığına karşı iyilikle mukâbele buyurup onları affeder. Ancak affa mazhar olan günâhkâr ile takvâ sâhibi arasında fark vardır. Günâhkâr affedilir, canını kurtarır; fakat takvâ ehlinin ulaştığı makâmdan mahrûm kalır. Nasıl ki pâdişâh bir hırsızı affetse, o hırsız ancak canını kurtarmış olur, vezîr veya hazînedar olamaz. Bunun gibi, hayâtını isyâna dalmış olarak geçirip âhirete intikâl eden kimse affa mazhar olsa da, âhiret sultanlarının yakını olamaz. Ancak dünyâda iken isyândan tövbe edip takvâya dönenler bundan müstesnâdır.


Âyet 54

وَاَنٖيبُٓوا اِلٰى رَبِّكُمْ وَاَسْلِمُوا لَهُ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَكُمُ الْعَذَابُ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

(39-54) Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye'tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn.

(39-54) Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün ve O'na teslîm olun. Sonra size yardım edilmez.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(5)