İçeriğe atla
Zümer 55Cüz 24 · Sayfa 464

Zümer Sûresi 55. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Vettebi'û ahsene mâ unzile ileykum min rabbikum min kabli en ye/tiyekumu-l'ażâbu baġteten veentum lâ teş'urûn(e)

(55-56) Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun ki, kişi, "Allah'ın yanında, işlediğim kusurlardan dolayı vay halime! Gerçekten ben alay edenlerden idim" demesin.

Zümer Sûresi

Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette "Rabbinize dönün ve O'na teslîm olun" buyrulmuştu. Bu âyette, dönüşün ve teslîmiyetin indirilenin en güzeline uymakla tahakkuk edeceği bildirilmektedir.

"Vettebiû ahsene mâ unzile ileykum min Rabbikum" (Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun): "İttibâ" kelimesi sırf okumak veya bilmek değil, indirilenin hükmüyle amel etmek, onunla ahlâklanmak ve onu yaşamak demektir.

Müfessirler bu ifâdeyi farklı şekillerde anlamıştır: Bir kısmı "Kur'ân'a uyun" diye umûmî tutmuş; bir kısmı "muhkem âyetlere uyun, müteşâbihlerin peşine düşmeyin" demiş; bir kısmı ise "ruhsatla yetinmeyin, azîmeti seçin" şeklinde yorumlamıştır.

"Ahsen" kelimesi "en güzel" demektir. Her şeyde bir "hasen" (güzel), bir de "ahsen" (en güzel) vardır. Zâhir ehli hasen ile yetinir; bâtın ehli ise ahseni arar. Nitekim on sekizinci âyette "Sözü dinleyip en güzeline tâbi olmak" "ulü'l-elbâb"ın vasfı olarak zikredilmişti. "Ahsen"e tâbi olmak, sıradan bir kulluğun ötesinde, akıl sâhibi ve tefekkür ehli seçkinlerin yoludur.

Bâtınen "ahsen", kulun bulunduğu mertebeye uygun olan hükme tâbi olmasıdır. Şerîat mertebesinde emirlere riâyet ve yasaklardan kaçınmak; tarîkat mertebesinde nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye; hakîkat ve mârifet mertebesinde ise Hakk'ı her şeyde müşâhede edip O'ndan gayrısını görmemektir.

Bir diğer yoruma göre "indirilenin en güzeline uymak", Kur'ân'ın yalnızca lafzında kalmayıp ma'nâ derinliklerine nüfûz etmektir. Nitekim bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: "Şüphesiz Kur'ân'ın bir zâhiri (dış yüzü), bir bâtını (iç yüzü/derinliği), bir haddi (sınırı/hükmü) ve bir matlâı (tecellî/anlam doğuş yeri) vardır." (İbn Hibbân, el-İhsân, hadîs no. 75; Ebû Ya’lâ, Müsned, hadîs no. 5401; Taberî, Câmiu’l-Beyân, 1/22) Yapılması gereken; zâhiri koruyarak, bâtınî manalardan matlâ'ya (ilâhî tecellîye) mi'râc etmeye çalışmaktır.

Enfüsî yönden, "Rabbinizden size indirilen," kişinin kendi fıtratına ve gönlüne ilkâ edilen ilâhî ilhâmlardır. "En güzeline uymak," Rahmânî ve melekî ilhâmlara uyup şeytânî ve nefsânî evhâmdan kaçınmaktır.

"Min kabli en ye'tiyekumul azâbu bağteten" (Azap size ansızın gelmeden önce): "Bağtet" (ansızın) kelimesi, ölümün ve hesâbın habersiz geleceğini vurgular. Kıyâmetin "ansızın" (bağteten) geleceği pek çok âyette bildirilmiştir. Bu hem büyük kıyâmet hem de kişinin kendi kıyâmeti (ölümü) için geçerlidir.

"Ve entum lâ teş'urûn" (Ve siz farkında değilken): "Şuûr" kelimesi "hissetmek, farkında olmak" demektir. "Lâ teş'urûn" (farkında değilken) ise gaflet hâlini bildirir. Zâhiren, uyanık olan her ânı son ânıymış gibi yaşar ve "ahsen"e sarılmakta gevşeklik göstermez. Zîrâ bu dünyâ amel yurdu, âhiret ise karşılık yurdudur; orada yeni bir amel imkânı yoktur. Ölüme hazırlıksız yakalanan, fırsatı kaçırmış olur.

Bâtınen ise "şuûr", Hakk'ın âlemde her ân tecellîde olduğunun idrâk ve müşâhedesinde olmaktır. "Lâ teş'urûn" ise bu tecellîden bîhaber kalmaktır, gafletin ta kendisidir.


Âyet 56

اَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتٰا عَلٰى مَا فَرَّطْتُ فٖي جَنْبِ اللّٰهِ وَاِنْ كُنْتُ لَمِنَ السَّاخِرٖينَ

(39-56) En tekûle nefsun yâ hasretâ alâ mâ ferrattu fî cenbillâhi ve in kuntu le mines sâhirîn.

(39-56) (Tâ ki) bir kimse, "Allâh'ın hakkında kusûr ettiğimden dolayı bana yazıklar olsun! Doğrusu ben, alay edenlerdendim" demesin.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)