En tekûle nefsun yâ hasratâ ‘alâ mâ ferrattu fî cenbi(A)llâhi ve-in kuntu lemine-ssâḣirîn(e)
(55-56) Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun ki, kişi, "Allah'ın yanında, işlediğim kusurlardan dolayı vay halime! Gerçekten ben alay edenlerden idim" demesin.
(O günden sakının ki günahkar) nefis şöyle diyecektir: "Allah'ın yanında yaptığım kusurlardan dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim."
Bu ayet, kıyamet gününde pişmanlık duyacak bir nefsin durumunu tasvir etmektedir. Özellikle 'hüsran', 'ihmal' ve 'alay etme' kavramları üzerinden Allah'a karşı yapılan hataların ve ciddiyetsizliğin sonuçları vurgulanmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nefs kelimesi, ruh, can, zat ve bir şeyin hakikati gibi anlamlara gelir. Bu ayette ise, kıyamet gününde kendi yaptıklarından dolayı pişmanlık duyacak olan insan zatını, bireysel kişiliği ifade etmektedir. (s. 809)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Nefs, bazen ruh, bazen beden, bazen de her ikisinin toplamı olarak kullanılır. Ayetteki 'en tekûle nefsün' ifadesi, herhangi bir kişinin, yani her bir bireyin bu pişmanlığı yaşayacağını belirtir. (s. 981)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hasret, bir şeyin elden çıkmasından dolayı duyulan şiddetli pişmanlık ve üzüntüdür. 'Ya hasretâ' ise, bu pişmanlığın en üst düzeyini, 'eyvahlar olsun bana' anlamını taşır ve kişinin kendi kendine hayıflanmasını ifade eder. (s. 396)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hasret, bir şeyin kaçırılmasından dolayı duyulan derin kederdir. Ayetteki bu nida, kişinin Allah'a karşı görevlerini ihmal etmesinden dolayı hissettiği çaresizliği ve büyük kaybı dile getirir. (c. 2, s. 209)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hasret, bir şeyin elden çıkmasıyla ortaya çıkan üzüntü ve pişmanlıktır. 'Ya hasretâ' ifadesi, bu pişmanlığın şiddetini ve kişinin kendi nefsine karşı duyduğu acıyı vurgular. (s. 248)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tefriṭ, bir işte kusur etmek, ihmalkâr davranmak veya bir şeyi vaktinden sonraya bırakmaktır. Ayetteki 'ferraṭtu fî cenbi'llâh' ifadesi, Allah'ın haklarını yerine getirmekte ihmalkâr davrandığını, O'nun emirlerine karşı kusur işlediğini belirtir. (s. 627)
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Tefriṭ, bir şeyi terk etmek, ihmal etmek veya bir konuda ileri gitmek anlamlarına gelir. Bu ayette, Allah'ın emrettiklerini yapmamak veya yasakladıklarını çiğnemek suretiyle O'nun hakkına riayet etmemeyi ifade eder. (s. 392)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'tefriṭ' kavramı, genellikle Allah'ın koyduğu sınırları aşmak veya O'nun emirlerine karşı kayıtsız kalmak anlamında kullanılır. Bu ayette, kişinin Allah'a karşı olan sorumluluklarını yerine getirmekteki ihmalini ve ciddiyetsizliğini vurgular. (s. 210)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cenb kelimesi, aslında 'yan' anlamına gelir. Ancak 'cenbi'llâh' ifadesi, mecazi olarak Allah'ın hakkı, O'nun emri ve O'na itaat edilmesi gereken hususlar demektir. Kişi, Allah'ın bu haklarına karşı ihmalkar davranmıştır. (c. 2, s. 209)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cenb, bir şeyin yanı demektir. 'Cenbi'llâh' ise, Allah'ın zatına yakınlık, O'nun rızası ve O'nun emirleri gibi manalara gelir. Ayetteki kullanım, Allah'ın koyduğu sınırlara ve haklara riayet etmemeyi ifade eder. (s. 200)
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Bu ifade, Allah'ın emrettiği ve yasakladığı şeylere riayet etme yükümlülüğünü sembolize eder. 'Ferraṭtu fî cenbi'llâh', Allah'ın şeriatına, dinine ve O'nunla ilgili tüm haklara karşı kusur işlediğini itiraf etmektir. (c. 1, s. 345)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Suhriye, birini küçümseyerek alay etmektir. Ayetteki 'min es-sâhirîn' ifadesi, kişinin Allah'ın ayetlerini, peygamberlerini veya dinî hükümleri ciddiye almayıp onlarla alay edenlerden olduğunu itiraf etmesini anlatır. (s. 408)
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Suhriye, birini hafife almak ve onunla eğlenmektir. Bu ayette, kişinin Allah'ın dinine ve emirlerine karşı takındığı küçümseyici ve alaycı tavrı ifade eder ki bu, büyük bir günah ve pişmanlık sebebidir. (c. 3, s. 278)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Suhriye, Kur'an'da genellikle iman edenlerle veya Allah'ın ayetleriyle alay etme bağlamında kullanılır. Bu ayette, kişinin ahiretteki pişmanlığını dile getirirken, dünyadayken Allah'ın dinine karşı takındığı alaycı ve ciddiyetsiz tutumu itiraf ettiğini gösterir. (s. 315)
Zümer Sûresi
Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.
Elli dördüncü âyette "Rabbinize dönün ve O'na teslîm olun", elli beşinci âyette "İndirilenin en güzeline uyun" buyrulmuştu. Bu âyette ise o emirlere uymamanın âkıbeti bildiriliyor: Hasret ve pişmanlık. Bu üç âyet, kurtuluşun yolunu (inâbe, teslîmiyet, ittibâ) ve bu yoldan sapmanın netîcesini (hasret) birlikte beyân etmektedir.
"En tekûle nefsun" (Bir nefs demesin ki): "Nefsun" kelimesi belirsiz olarak gelmiştir; "herhangi bir nefs" demektir ve umûmîlik ifâde eder. Ya'nî bu pişmanlık belirli bir gruba mahsûs değil, gaflete düşen her nefs için geçerlidir. Hiç kimse bundan muâf değildir.
"Yâ hasretâ" (Vâh hasretim!): "Hasret," elde iken değeri bilinmeyen bir şeyin kaybedilmesinin acısı ve pişmanlığıdır. Buradaki hasret, kaybedilen bir mal veya makâm için değil, Hakk'ın yakınlığından gâfil kalınan ömür içindir. Dünyâ hayâtı, kendini ve Hakk'ı tanıma ve bilme fırsatıdır; bu fırsat kaçırıldığında geriye yalnızca hasret kalır.
"Alâ mâ ferrattu fî cenbillâh" (Allâh'ın yanında/ yakınlığında kusur ettiğim şeye): "Ferrattu" kelimesi "ihmâl etmek, kusur işlemek, fırsatı kaçırmak" anlamındadır. "Cenb" ise "yan, taraf, yakınlık, cihet" demektir. "Cenb" kelimesinin Allâh hakkında kullanılması mecâzîdir; zîrâ Allâh Teâlâ cismânî yönlerden münezzehtir. Burada "cenb" ile murâd, Allâh'ın zuhûr ve tecellîsidir.
Müfessirler "alâ mâ ferrattu fî cenbillâh" ifâdesini "Allâh'ın tâati ve hakkı husûsunda kusûr etmek, ihmal göstermek" şeklinde anlamışlardır.
Bâtınî olarak ise ma'nâ şudur: Hakk, kulun varlığının ta kendisinde hâzır ve nâzırdır; kul ise Hakk'ı uzakta tasavvur eder. En büyük kusur ("tefrit"), bu yakınlık üzere ömür tüketip ondan bîhaber kalmaktır. Kul, âhirette bu hakîkati görünce "Hakk bana bu kadar yakınken ben neredeydim?" diye hayıflanır.
"Ve in kuntu le mines sâhirîn" (Gerçekten ben alay edenlerdendim): "Suhriyye" (alay), hakîkati hafife almaktır. Dünyâda iken âhireti, zâhirde iken bâtını, kesrette iken vahdeti hafife alanlar, âhirette bu hâllerine hayıflanırlar.
Bâtınî açıdan bu alay (suhriyye) "teşbîh" hakîkatiyle (Hakk'ın halka yakınlığı ve her şeyde tecellîde olduğu hakîkatiyle) ilgilidir. Tenzîhi kabûl edip teşbîhi reddedenler, Hakk'ı yalnızca uzakta tasavvur etmiş, yanı başlarındaki tecellîden gâfil kalmışlardır. Oysa kemâl, tenzîh ile teşbîhi cem' edip tevhîd etmektir.
Enfüsî yönden bakıldığında, bu âyet sâlikin nefsinin geçmişe bakışını tasvîr eder. Seyr ü sülûk esnâsında kişi, gafletle geçirdiği ömre bakar ve derin bir hasret duyar. Bu hasret, tevbenin ve inâbenin başlangıcıdır. Hakîkî sâlik, bu hasreti dünyâda iken yaşar ki, âhirette yaşamasın. Dünyâda duyulan hasret kişiyi tövbeye ve amele sevk eder; âhirette duyulan hasret ise faydasız bir pişmanlıktan ibâret kalır. Nitekim bir önceki âyetin sonunda da belirtildiği gibi, dünyâ "dâru'l-amel" (amel yurdu), âhiret ise "dâru'l-cezâ" (karşılık yurdu)dur.
Âyet 57
اَوْ تَقُولَ لَوْ اَنَّ اللّٰهَ هَدٰينٖي لَكُنْتُ مِنَ الْمُتَّقٖينَ
(39-57) Ev tekûle lev ennallâhe hedânî le kuntu minel muttakîn.
(39-57) Veya, "Eğer Allâh bana hidâyet verseydi, elbette O'na karşı gelmekten sakınanlardan olurdum" demesin.