İçeriğe atla
Zümer 56Cüz 24 · Sayfa 464

Zümer Sûresi 56. Âyet

الزمر

Sohbete sor

En tekûle nefsun yâ hasratâ ‘alâ mâ ferrattu fî cenbi(A)llâhi ve-in kuntu lemine-ssâḣirîn(e)

(55-56) Farkında olmadan azap size ansızın gelmeden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun ki, kişi, "Allah'ın yanında, işlediğim kusurlardan dolayı vay halime! Gerçekten ben alay edenlerden idim" demesin.

Zümer Sûresi

Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Elli dördüncü âyette "Rabbinize dönün ve O'na teslîm olun", elli beşinci âyette "İndirilenin en güzeline uyun" buyrulmuştu. Bu âyette ise o emirlere uymamanın âkıbeti bildiriliyor: Hasret ve pişmanlık. Bu üç âyet, kurtuluşun yolunu (inâbe, teslîmiyet, ittibâ) ve bu yoldan sapmanın netîcesini (hasret) birlikte beyân etmektedir.

"En tekûle nefsun" (Bir nefs demesin ki): "Nefsun" kelimesi belirsiz olarak gelmiştir; "herhangi bir nefs" demektir ve umûmîlik ifâde eder. Ya'nî bu pişmanlık belirli bir gruba mahsûs değil, gaflete düşen her nefs için geçerlidir. Hiç kimse bundan muâf değildir.

"Yâ hasretâ" (Vâh hasretim!): "Hasret," elde iken değeri bilinmeyen bir şeyin kaybedilmesinin acısı ve pişmanlığıdır. Buradaki hasret, kaybedilen bir mal veya makâm için değil, Hakk'ın yakınlığından gâfil kalınan ömür içindir. Dünyâ hayâtı, kendini ve Hakk'ı tanıma ve bilme fırsatıdır; bu fırsat kaçırıldığında geriye yalnızca hasret kalır.

"Alâ mâ ferrattu fî cenbillâh" (Allâh'ın yanında/ yakınlığında kusur ettiğim şeye): "Ferrattu" kelimesi "ihmâl etmek, kusur işlemek, fırsatı kaçırmak" anlamındadır. "Cenb" ise "yan, taraf, yakınlık, cihet" demektir. "Cenb" kelimesinin Allâh hakkında kullanılması mecâzîdir; zîrâ Allâh Teâlâ cismânî yönlerden münezzehtir. Burada "cenb" ile murâd, Allâh'ın zuhûr ve tecellîsidir.

Müfessirler "alâ mâ ferrattu fî cenbillâh" ifâdesini "Allâh'ın tâati ve hakkı husûsunda kusûr etmek, ihmal göstermek" şeklinde anlamışlardır.

Bâtınî olarak ise ma'nâ şudur: Hakk, kulun varlığının ta kendisinde hâzır ve nâzırdır; kul ise Hakk'ı uzakta tasavvur eder. En büyük kusur ("tefrit"), bu yakınlık üzere ömür tüketip ondan bîhaber kalmaktır. Kul, âhirette bu hakîkati görünce "Hakk bana bu kadar yakınken ben neredeydim?" diye hayıflanır.

"Ve in kuntu le mines sâhirîn" (Gerçekten ben alay edenlerdendim): "Suhriyye" (alay), hakîkati hafife almaktır. Dünyâda iken âhireti, zâhirde iken bâtını, kesrette iken vahdeti hafife alanlar, âhirette bu hâllerine hayıflanırlar.

Bâtınî açıdan bu alay (suhriyye) "teşbîh" hakîkatiyle (Hakk'ın halka yakınlığı ve her şeyde tecellîde olduğu hakîkatiyle) ilgilidir. Tenzîhi kabûl edip teşbîhi reddedenler, Hakk'ı yalnızca uzakta tasavvur etmiş, yanı başlarındaki tecellîden gâfil kalmışlardır. Oysa kemâl, tenzîh ile teşbîhi cem' edip tevhîd etmektir.

Enfüsî yönden bakıldığında, bu âyet sâlikin nefsinin geçmişe bakışını tasvîr eder. Seyr ü sülûk esnâsında kişi, gafletle geçirdiği ömre bakar ve derin bir hasret duyar. Bu hasret, tevbenin ve inâbenin başlangıcıdır. Hakîkî sâlik, bu hasreti dünyâda iken yaşar ki, âhirette yaşamasın. Dünyâda duyulan hasret kişiyi tövbeye ve amele sevk eder; âhirette duyulan hasret ise faydasız bir pişmanlıktan ibâret kalır. Nitekim bir önceki âyetin sonunda da belirtildiği gibi, dünyâ "dâru'l-amel" (amel yurdu), âhiret ise "dâru'l-cezâ" (karşılık yurdu)dur.


Âyet 57

اَوْ تَقُولَ لَوْ اَنَّ اللّٰهَ هَدٰينٖي لَكُنْتُ مِنَ الْمُتَّقٖينَ

(39-57) Ev tekûle lev ennallâhe hedânî le kuntu minel muttakîn.

(39-57) Veya, "Eğer Allâh bana hidâyet verseydi, elbette O'na karşı gelmekten sakınanlardan olurdum" demesin.