Ev tekûle lev enna(A)llâhe hedânî lekuntu mine-lmuttekîn(e)
Yahut, "Allah beni doğru yola iletseydi, elbette O'na karşı gelmekten sakınanlardan olurdum" demesin.
Yahut şöyle diyecektir: "Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben müttakilerden olurdum."
Bu ayet, kıyamet gününde insanların pişmanlıklarını ve Allah'ın hidayetine olan özlemlerini dile getireceklerini ifade etmektedir. Anahtar kavramlar, hidayet, takva ve dönüş imkanı gibi temel dini ve ahlaki terimler üzerinden bu pişmanlık ve özlem halini dilbilimsel olarak derinleştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hidayet, lütuf ve inayetle doğru yola iletmek demektir. Ayetteki 'hedânî' ifadesi, kulun kendi iradesiyle değil, Allah'ın doğrudan müdahalesiyle doğru yolu bulma arzusunu yansıtır. Bu, Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi ve onlara bu yolda yardımcı olması anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hidayet, Kur'an'da merkezi bir kavram olup, Allah'ın insanlara doğru yolu göstermesi, onları hakikate ulaştırması anlamına gelir. Ayetteki kullanım, kıyamet gününde insanların bu ilahi rehberlikten mahrum kalmanın pişmanlığını dile getirmelerini ifade eder, sanki bu rehberlik olsaydı farklı bir kaderleri olacaktı.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Takva, bir şeyi korumak, sakınmak anlamına gelir. 'Müttakîn' ise kendini Allah'ın azabından koruyan, O'nun emirlerine sarılan ve günahlardan kaçınan kişilerdir. Ayetteki bağlamda, kişi geçmişte bu vasfa sahip olmamanın pişmanlığını dile getirmektedir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Takva, kalbin Allah'tan korkması ve O'nun azabından sakınmasıdır. 'Müttakîn' kelimesi, bu korku ve sakınma haliyle Allah'a itaat eden, O'nun rızasını gözeten kimseleri ifade eder. Ayetteki kullanım, kişinin ahirette bu mertebeye ulaşamamış olmanın verdiği derin üzüntüyü gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Evb, bir yerden geri dönmek anlamına gelir. Kur'an'da ise genellikle Allah'a dönüş, tövbe ve pişmanlıkla O'na yönelme anlamında kullanılır. Ayetteki 'evbetun' ifadesi, kıyamet gününde artık mümkün olmayan bir geri dönüş, yani dünyada tövbe etme ve iyi ameller işleme fırsatının kaçırılmış olmasının dile getirilmesidir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Evb, bir şeyden sonra tekrar ona dönmektir. Allah'a 'evb' ise, günahlardan dönüp O'na itaat etmektir. Ayetteki 'lev enne lî kerraten fe ekûne mine'l-muhsinîn' (keşke benim için bir dönüş imkanı olsa da iyilerden olsam) ifadesi, bu dünyada tövbe edip salih ameller işleme fırsatının sona ermesiyle duyulan çaresizliği ve pişmanlığı vurgular.
Zümer Sûresi
Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.
Önceki âyette kusurunu i'tirâf eden ve pişmanlığını dile getiren bir kimsenin hâlinden söz ediliyordu. Burada ise, kusurunu inkâr edip Hakk'ı suçlayan birinin hâli bildiriliyor.
"Lev ennallâhe hedânî" (Eğer Allâh bana hidâyet etseydi): "Lev" edatı, Arapça'da gerçekleşmesi imkânsız olan şeyin temennîsi için kullanılır. Burada konuşturulan kişi, "benim bir suçum yok, hidâyet Allâh'tandır, O bana hidâyet vermediği için ben bu hâldeyim" sözleriyle bir bahâne öne sürmekte ve sorumluluktan kaçmaktadır. "Lev" ile başlayan cümleler, Kur'ân'da genellikle bâtıl mâzeretleri ifâde eder.
Gerçekten de âlemdeki her şey Allâh'ın dilemesi (meşîet) ile olur. Hidâyeti de dalâleti de veren O'dur: "Allâh kimi dilerse onu saptırır, kimi dilerse onu doğru yol üzere kılar" (En'âm 6/39). Ancak bu, hakîkatin yalnızca bir yüzüdür. Tek başına ele alınırsa kul, irâdesi olmayan, daha evvel yazılmış olan bir senaryoyu canlandıran bir kukla gibi olur. İrâdesi olmayanın, mükâfâtı da mücâzâtı da olmaz.
Cebriyye mezhebi, bütün fiilleri doğrudan Hakk'a nisbet ederek kulun irâdesini ve sorumluluğunu ortadan kaldırır. Mu'tezile ise fiilleri tamâmen kula nisbet ederek Hakk'ın küllî irâdesini kaldırır. Ehl-i Sünnet, bu iki uç arasında kesb nazariyyesiyle bir denge kurmuştur. İbnü'l Arabî Hazretleri ise meseleyi a'yân-ı sâbite kavramıyla daha derin bir çerçeveye oturtmuştur:
Her varlığın Allâh'ın ezelî ilminde değişmez bir hakîkati (ayn-ı sâbite) vardır. Bu ezelî hakîkat, lisân-ı isti'dâd ile Hakk'tan varlık talep eder; Cenâb-ı Hakk da her ayn'a kendi hakîkatinin gereğini verir. Fir'avn'ın ayn'ı Rablık iddiâ etmeyi ve Mudill isminin tecellîgâhı olmayı talep ederken, Mûsâ'nın ayn'ı peygamberliği ve Hâdî isminin mazharı olmayı talep eder. Hakk, kimseye ezelî isti'dâdında olmayan bir vasfı zorla yüklemez. Dolayısıyla, eğer ortada bir cebr varsa, kulun kendi ezelî hakîkatinin kendisi üzerine olan cebridir.
Bu açıdan bakıldığında, âyetteki kişinin sözü geçersiz kalır. "Eğer Allâh bana hidâyet etseydi" demek, "eğer benim ezelî hakîkatim hidâyete kabiliyetli olsaydı" demeye gelir. Oysa Allâh, onun ezelî hakîkatine hidâyeti değil, o hakîkatin talep ettiği dalâleti vermiştir. Fusûsu'l-Hikem'de bu mesele "Mâ zalemehümüllâhu ve lâkin enfusehum yazlimûn" (Allâh onlara zulmetmedi, onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı) (Âl-i İmrân 3/117) âyetiyle îzâh edilir.
"Le kuntu minel muttakîn" (Elbette ben de takvâ sahiplerinden olurdum): Bu ifâde, sorumluluktan kaçışın bir başka tezâhürüdür. Bu kişi, Allâh'ın kevnî irâdesini (emr-i irâdî) şer'î emirleriyle (emr-i teklîfî) birbirine karıştırmaktadır.
Emr-i teklîfî, "şunu yap, bunu yapma" şeklindeki şer'î emirlerdir; kul bunlara uymakla mükelleftir. Emr-i irâdî ise Hakk'ın kevnî irâdesidir; olmasını dilediği şey olur, dilemediği ise olmaz. Birincisi şerîat mertebesine, ikincisi hakîkat mertebesine âittir. Sâlik, bu iki mertebeyi aynı anda muhâfaza eder: Hakîkat nazarıyla Hakk'ın küllî irâdesini görür, şerîat nazarıyla kendi mes'ûliyetini yerine getirir. Birini diğerinin lehine ihmâl etmez.
"Takvalılardan olurdum" sözü, hem ezelî hakîkatini inkâr hem de ilâhî emre muhâtap olma sorumluluğunu yok saymaktır. Hakk, onu "takvalı olmamaya" zorlamamış, onun ezelî hakîkatinin talep ettiğini açığa çıkarmasına izin vermiştir. Bu yüzden mâzereti geçersizdir.
Kaderi mâzeret göstermek, fiilden sonra yapılan bir tevîldir. Kul, fiil ânında kaderi değil kendi arzusunu tâkip etmektedir; kaderin bilgisi ona önceden açılmış değildir. Bu sebeple denmiştir ki "Kader, musîbetlere karşı bir tesellîdir; fakat günâhlara karşı bir mâzeret olamaz". (Bu söz bâzı kaynaklarda Hz. Ömer'e (r.a.) atfedilir.)
Âyet 58
اَوْ تَقُولَ حٖينَ تَرَى الْعَذَابَ لَوْ اَنَّ لٖي كَرَّةً فَاَكُونَ مِنَ الْمُحْسِنٖينَ
(39-58) Ev tekûle hîne terâl azâbe lev enne lî kerreten fe ekûne minel muhsinîn.
(39-58) Yahut azâbı gördüğünde, "Keşke benim için bir geri dönüş olsaydı da iyilik yapanlardan olsaydım" demesin.