Ev tekûle hîne terâ-l'ażâbe lev enne lî kerraten feekûne mine-lmuhsinîn(e)
Yahut azabı gördüğünde, "Keşke benim için dünyaya bir dönüş daha olsa da iyilik yapanlardan olsam" demesin.
Veya azabı gördüğü zaman şöyle diyecektir: "Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik yapanlardan olsaydım."
Bu ayet, kıyamet gününde azabı gören bir kişinin pişmanlığını ve dünyaya geri dönme arzusunu ifade etmektedir. Anahtar kavramlar, azabın dehşetini, dönüş arzusunu ve salih amellerde bulunma isteğini vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azab' kelimesinin kökenini 'tatlı su' anlamına gelen 'azb' ile ilişkilendirir ve cezanın tatlı sudan mahrum bırakmak gibi bir acı verdiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, bu, ahiretteki ilahi cezayı ve onun şiddetini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'azab' kelimesini 'işkence' ve 'ceza' olarak açıklar. Ayetteki 'azabı gördüğünde' ifadesi, bu cezanın somut ve dehşet verici bir şekilde tecrübe edileceğini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'azab' kavramının sadece fiziksel bir acıdan ibaret olmadığını, aynı zamanda psikolojik ve ruhsal bir ıstırabı da içerdiğini belirtir. Ayetteki 'azabı gördüğünde' ifadesi, bu kapsamlı ıstırabın idrak edilmesini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kerre' kelimesini 'bir defa dönmek' veya 'tekrar etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'keşke benim için dönüş imkanı bulunsa' ifadesi, ölümden sonra dünyaya geri dönme arzusunu ve bu arzunun imkansızlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kerre' kelimesinin 'bir şeyi tekrar etmek' veya 'geri dönmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, bu, ahiretteki pişmanlık anında dünyaya yeniden gelme ve salih ameller işleme isteğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kerre' kelimesinin 'bir defa' anlamına geldiğini ve burada 'bir defa daha dünyaya dönme' arzusunu ifade ettiğini belirtir. Bu, ahiretteki çaresizliği ve telafi imkanının kalmadığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ihsan' kelimesinin 'bir şeyi güzel yapmak' ve 'iyilikte bulunmak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Muhsinîn' ise bu niteliklere sahip olanlardır. Ayetteki bağlamda, bu, dünyaya geri dönüp Allah'ın rızasını kazanacak ameller işleme arzusunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ihsan'ın 'bir şeyi en güzel şekilde yapmak' ve 'başkasına iyilik etmek' olduğunu açıklar. 'Muhsinîn' ise bu vasıfları taşıyan, Allah'ın emirlerine uygun ve güzel işler yapan kimselerdir. Ayetteki kullanım, pişmanlık anında bu mertebeye ulaşma isteğini gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ihsan' kavramının Kur'an'da hem fiillerin güzelliğini hem de Allah'a karşı samimiyeti ifade ettiğini belirtir. 'Muhsinîn' olmak, Allah'ı görüyormuşçasına ibadet etmek ve tüm amelleri en güzel şekilde yerine getirmektir. Ayetteki bu ifade, kaybedilen bu mertebeye duyulan özlemi yansıtır.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.
Elli altıncı âyette kusurunu i'tirâf eden pişman kişi, elli yedinci âyette kusurunu Allâh'a yükleyen mâzeretçi kişi, burada ise dünyâya geri dönerek hatasını düzeltme fırsatı isteyen kişi tasvîr edilmektedir.
Bu âyet, dünyâdaki en önemli sermayemiz olan vaktimizi iyi değerlendirmenin önemine işâret eder. Vakit, kulun içinde bulunduğu ândır ve her ân bir fırsattır. O ân geçtiğinde bir daha geri gelmez. Sâlik, "keşke" demeden, içinde bulunduğu ânı iyi değerlendirmelidir. Geçmişin hüznü yâhut geleceğin endişesi ile ânı zâyi' etmemelidir.
Hadîs-i şerîfte "İki nîmet vardır ki, insanların çoğu onlarda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit" buyrulmuştur (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6412). Dünyâda iken vakit bolmuş gibi görünür; hakîkatte ise her ân son ân olabilir; elli beşinci âyette "bağteten" (ansızın) kelimesiyle vurgulandığı gibi, ölüm ve azap insânı hiç beklemediği bir ânda yakalar.
"Hîne terâl azâbe" (Azâbı gördüğünde): Zâhiren, kabir veya cehennem azâbı göründüğünde demektir. Bâtınen ise, kişinin gaflet perdesinin yırtılıp hakîkati gördüğü ândır. Bu, ölüm ânında veya âhirette olabileceği gibi, dünyâda bir musîbet, hastalık veya ilâhî îkaz ile de olabilir. Ancak âhirette görülen azap için artık geri dönüş yoktur.
"Lev enne lî kerreten" (Keşke benim için bir geri dönüş olsaydı): Önceki âyette olduğu gibi "lev" edatı, gerçekleşmesi imkânsız bir temennîyi ifâde eder.
"Kerre" kelimesi "tekrâr, dönüş, bir kez daha fırsat" demektir. Bu, insânın en hazin temennîsidir: "Keşke bir şansım daha olsaydı". Cenâb-ı Hakk, dünyâda iken kuluna sayısız "kerre" (dönüş fırsatı) vermiştir. Her yeni gün bir kerredir, her nefes bir fırsattır. Hakk, kulunu gaflet uykusundan uyandırmak için musîbetler, hastalıklar, kayıplar ve ilâhî îkazlar gönderir. Bunların her biri, kulun dönmesi için verilmiş birer fırsattır. Âhirette istenen "bir kerre daha", dünyâda her gün verilmekte ama fark edilmemektedir.
Ölüm ile birlikte imtihân sona ermiş, tekrâr imkânı kalmamıştır. Berzah, dünyâ ile âhiret arasında geçişi engelleyen bir perdedir. Bu perde, amel kapısının kapandığına ve artık yalnızca karşılık döneminin başladığına delâlet eder.
Nitekim Mü'minûn Sûresi 23/99-100'de meâlen buyrulur: "Nihâyet onlardan birine ölüm gelince, 'Rabbim! Beni geri gönder; terk ettiğim dünyâda sâlih amel işleyeyim' der. Hayır! Bu, onun söylediği boş bir sözdür. Onların arkasında, diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır." En'âm Sûresi 6/28 ise bu pişmanlığın samîmî değil, azâbın şiddetinden kaynaklanan ârızî bir hâl olduğunu bildirir: "Eğer geri döndürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan fenâlığa dönerlerdi, şüphesiz onlar yalancıdırlar". Zîrâ a'yân-ı sâbitelerindeki ezelî isti'dâd neyi gerektiriyorsa, dünyâya dönseler yine onu zuhûra getireceklerdir.
"Fe ekûne minel muhsinîn" (İyilik yapanlardan olsaydım): "Muhsin" kelimesi daha evvel otuz üç, otuz dört ve otuz beşinci âyetlerde geniş olarak işlenmişti. Bu kişi şimdi "keşke muhsin olsaydım" diyor; oysa onun isti'dâdında muhsinlik yoktur ve temennî, isti'dâd yerine geçmez.
Âyet 59
بَلٰى قَدْ جَٓاءَتْكَ اٰيَاتٖي فَكَذَّبْتَ بِهَا وَاسْتَكْبَرْتَ وَكُنْتَ مِنَ الْكَافِرٖينَ
(39-59) Belâ kad câetke âyâtî fe kezzebte bihâ vestekberte ve kunte minel kâfirîn.
(39-59) "Hayır! Âyetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştun."