Belâ kad câetke âyâtî fekeżżebte bihâ vestekberte vekunte mine-lkâfirîn(e)
(Allah, şöyle diyecek:) "Hayır, öyle değil! Ayetlerim sana geldi de sen onları yalanladın, büyüklük tasladın ve inkarcılardan oldun."
(Ona): "Hayır sana âyetlerim geldi de onlara yalan dedin, kibirlenmek istedin ve kâfirlerden oldun." (denir.)
Zümer Suresi 59. ayet, Allah'ın insanlara gönderdiği ayetlere karşı takınılan olumsuz tavırları, özellikle yalanlama, büyüklük taslama ve inkâr etme fiillerini vurgular. Ayet, bu kavramlar üzerinden ilahi mesajın reddinin sonuçlarına işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): C-y-'- kökü, bir şeyin bir yere ulaşması, gelmesi ve hazır bulunması anlamlarını taşır. Ayetteki 'câetke' ifadesi, Allah'ın ayetlerinin insana ulaştığını, ona tebliğ edildiğini ve artık mazeretinin kalmadığını belirtir. Bu, sadece fiziksel bir gelme değil, aynı zamanda idrak ve tebliğ yoluyla bir vuku bulmadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): C-y-'- fiili, Kur'an'da genellikle bir haberin, emrin veya ilahi bir mesajın muhataba ulaşması ve onun bilgisine sunulması anlamında kullanılır. Burada ayetlerin gelmesi, onların açıkça ortaya konulduğunu ve muhatabın bunları görmezden gelemeyeceğini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): K-z-b kökü, bir şeyin hilafına konuşmak, doğru olmayanı söylemek ve bir haberi veya iddiayı reddetmek anlamındadır. Ayetteki 'kezzebe' fiili, Allah'ın ayetlerinin hakikatini bile bile inkâr etmeyi, onları yalan saymayı ve onlara karşı çıkmayı ifade eder. Bu, sadece bir hata değil, kasıtlı bir reddediştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'tekzîb' (yalanlama), sadece bir sözün yanlış olduğunu iddia etmekten öte, ilahi hakikatleri ve peygamberlerin getirdiği mesajı reddetme, onlara karşı çıkma ve onları değersiz görme eylemini ifade eder. Bu, imanın zıddı bir tutumdur ve genellikle kibirle ilişkilendirilir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): K-b-r kökü, büyüklük, yücelik ve azamet anlamlarına gelir. 'İstikbâr' ise, kişinin kendini büyük görmesi, başkalarına karşı üstünlük taslaması ve hakkı kabul etmeye tenezzül etmemesi halidir. Ayetteki 'istekberte', Allah'ın ayetleri karşısında kişinin kendini üstün görmesi, onları kabul etmeyi gururuna yedirememesi durumunu anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İstikbâr, kişinin haddini aşarak kendini büyük görmesi ve bu büyüklük taslaması nedeniyle hakka boyun eğmemesidir. Bu, genellikle ilahi emirlere karşı gelme ve peygamberlerin getirdiği mesajları reddetme ile sonuçlanır. Ayetteki kullanımı, yalanlamanın ardındaki temel motivasyonlardan birini açıklar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'istikbâr', Allah'ın otoritesini ve mesajını tanımayı reddeden, kendini ilahi iradenin üzerinde gören bir ruh halini ifade eder. Bu, genellikle 'küfür' (inkâr) ile yakından ilişkilidir ve kişinin ilahi rehberliği kabul etmesini engelleyen temel ahlaki kusurlardan biridir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): K-f-r kökü, bir şeyi örtmek, gizlemek ve nankörlük etmek anlamlarına gelir. 'Kâfir', Allah'ın nimetlerini, ayetlerini ve hakikatini örten, gizleyen ve inkâr eden kişidir. Ayetteki 'minel-kâfirîn' ifadesi, kişinin yalanlama ve büyüklük taslama eylemleri sonucunda inkârcılar zümresine katıldığını belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Küfür, imanın zıddıdır ve Allah'ın varlığını, birliğini, peygamberlerini ve indirdiği kitapları inkâr etmektir. Bu, sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda ilahi hakikatleri bilerek reddetme ve onlara karşı çıkma eylemidir. Ayetteki bağlamda, ayetlerin gelmesine rağmen onları yalanlayıp büyüklük taslayanların son durağının inkârcılık olduğu vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'küfür' kavramı, sadece inançsızlığı değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı nankörlüğü, ilahi mesajı reddetmeyi ve hakikati bile bile örtmeyi de içerir. Zümer 59'daki 'kâfirîn' ifadesi, kişinin bilinçli bir tercih sonucunda hakikatten yüz çevirerek inkârcılar safına katıldığını gösterir.
Zümer Sûresi
Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.
Bir önceki âyette kul, dünyâya dönüp muhsinlerden olmayı temennî ediyordu. Bu âyette ise Cenâb-ı Hakk, bu talebi kat'î bir lisânla reddediyor: Sen hidâyetten mahrûm değildin; âyetler sana gelmişti, sen onları yalanladın. Bu âyet, kulun hüccetsiz bırakılmadığının ilâhî beyânıdır.
"Belâ" (Hayır!): Bu tek kelime, hem geri dönüş talebini hem de temennînin samîmiyetini reddeder. Geri dönüşe izin yoktur; üstelik En'âm 6/28'de bildirildiği üzere, dünyâya dönse de eski hâline geri dönecektir.
"Kad câetke âyâtî" (Âyetlerim sana gelmişti): "Âyât" kelimesi burada hem Kur'ân âyetlerini hem de kâinattaki kevnî âyetleri (delilleri) kapsar. Kul, "hidâyet gelmedi" veya "fırsat verilmedi" diyemez; çünkü âyetler ona ulaşmıştı. Risâlet mertebesi, tebliğ vazîfesini yerine getirmişti. Üstelik kişinin kendi varlığında da Hakk'ın sayısız tecellîleri ve işâretleri mevcuttu.
"Fe kezzebte bihâ" (Onları yalanladın): "Tekzîb" (yalanlama), zâhiren peygamberleri yalanlamaktır. Bâtınen ise, Hakk'ın her yerdeki tecellîlerini görmezden gelmek, kendi varlığındaki ilâhî hakîkatleri inkâr etmektir.
"Vestekberte ve kunte minel kâfirîn" (Kibirlendin ve kâfirlerden oldun): "İstikbâr", büyüklenme ve kibirdir. Kibir, hakîkati kabul etmeye engel olan en büyük perdedir. İblîs'in cennetten kovulmasının sebebi de kibirlenmekti: "Ebâ vestekbere ve kâne minel kâfirîn" (Direndi, kibirlendi ve kâfirlerden oldu) (Bakara 2/34).
Kibir, "ben bilirim, ben yaparım, ben haklıyım" demektir. Elli üçüncü âyetin yorumunda işlenen "vücûd günâhı", kendini Hakk'tan ayrı bir varlık sanma vehmi, kibrin ta kendisidir. Bu "ben", Hakk'ı örten en kalın hicâbdır.
Âyette "esbahte" veya "sırte" (oldun) değil, "kunte" (zâten öyleydin) fiili vardır. Elli yedinci âyetin yorumunda açıklandığı üzere bu fiil a'yân-ı sâbiteye işâret eder: O kişi, ilm-i ilâhîdeki ezelî hakîkati itibâriyle zâten "öyle" idi; dünyâda bu hakîkatini fiilen ortaya koymuştur. Ancak bu durum, orada belirtildiği gibi, kulun mes'ûliyetini kaldırmaz.
Âyet 60
وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ تَرَى الَّذٖينَ كَذَبُوا عَلَى اللّٰهِ وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌؕ اَلَيْسَ فٖي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِلْمُتَكَبِّرٖينَ
(39-60) Ve yevmel kıyâmeti terallezîne kezebû alallâhi vucûhuhum musveddeh, e leyse fî cehenneme mesven lil mutekebbirîn.
(39-60) Kıyâmet gününde, Allâh'a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenler için cehennemde bir yer yok mudur?