Veyevme-lkiyâmeti terâ-lleżîne keżebû ‘ala(A)llâhi vucûhuhum musvedde(tun)(c) eleyse fî cehenneme meśven lilmutekebbirîn(e)
Kıyamet günü Allah'a karşı yalan söyleyenleri görürsün, yüzleri kapkara kesilmiştir. Büyüklük taslayanlar için cehennemde bir yer mi yok!?
Hem o kıyamet günü görürsün ki, Allah'a karşı yalan söyleyenlerin yüzleri kararmıştır. Kibirlenenlerin yeri cehennem değil mi?
Zümer Suresi'nin 60. ayeti, kıyamet gününde Allah'a yalan isnat edenlerin ve kibirlenenlerin akıbetini tasvir etmektedir. Ayet, 'kıyamet', 'yalan söylemek', 'yüzlerin kararması', 'cehennem' ve 'kibirlenmek' gibi temel kavramlar üzerinden ilahi adaleti ve cezanın kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kıyâmet kelimesi, 'kıyâm' (ayağa kalkmak) kökünden türemiştir. İsfehânî'ye göre, bu kelime Kur'an'da genellikle insanların kabirlerinden kalkıp hesap vermek üzere toplanacakları büyük günü ifade eder. Ayetteki kullanımı, bu olayın kesinliğini ve dehşetini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kıyâmet' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker. Ona göre bu kavram, sadece fiziksel bir dirilişi değil, aynı zamanda ilahi adaletin tecelli edeceği, tüm gizli gerçeklerin ortaya çıkacağı ve her bireyin amellerine göre karşılık bulacağı nihai hesaplaşma anını ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'a yalan isnat edenlerin bu günde karşılaşacakları akıbeti belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kezebû alellâhi' ifadesini 'Allah hakkında yalan söylediler' veya 'Allah'a iftira ettiler' şeklinde açıklar. Burada yalan, sadece gerçeğe aykırı bir beyan değil, aynı zamanda Allah'ın sıfatları, hükümleri veya varlığı hakkında yanlış iddialarda bulunmayı da kapsar. Ayetteki kullanımı, Allah'a ortak koşma veya O'nun gönderdiklerini yalanlama gibi büyük günahları işaret eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kezeb' kökünün temel anlamının 'gerçeğin zıddını söylemek' olduğunu belirtir. Ancak Kur'an bağlamında, özellikle 'Allah'a karşı yalan söylemek' ifadesi, O'nun birliğini inkâr etmek, peygamberlerini yalanlamak veya O'na çocuk isnat etmek gibi en büyük iftiraları ifade eder. Ayetteki 'yüzlerin kararması' cezası, bu tür yalanların vahametini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'vücûhuhum musveddetun' ifadesini, kıyamet gününde günahkârların yüzlerinin azabın ve utancın bir alameti olarak kararacağını belirtir. Bu, sadece rengin değişmesi değil, aynı zamanda ruhsal bir çöküntüyü ve ilahi gazabın tecellisini de simgeler. Ayetteki bağlamda, Allah'a yalan isnat edenlerin ahiretteki zilletini gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'isveddâd' fiilinin 'şiddetli bir şekilde kararmak' anlamına geldiğini açıklar. Kur'an'da bu ifade, genellikle cehennem ehlinin veya günahkârların ahiretteki durumunu tasvir etmek için kullanılır. Yüzlerin kararması, onların dünyadaki kötü amellerinin ve yalanlarının bir yansıması olarak kabul edilir ve ilahi adaletin somut bir göstergesidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'Cehennem' kelimesinin Arapça kökenli olmadığını, ancak Kur'an'da ceza yurdu olarak kullanıldığını belirtir. Genellikle derinliği ve şiddetiyle bilinen bir çukur veya kuyu anlamını taşır. Ayetteki kullanımı, kibirlenenlerin ve Allah'a yalan isnat edenlerin nihai varış yerini ve karşılaşacakları azabı ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Cehennem'in Kur'an'da zikredilen azap mekanlarından biri olduğunu ve genellikle 'nar' (ateş) ile ilişkilendirildiğini ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir ateş değil, aynı zamanda ruhsal bir azap ve utanç yeridir. Ayetteki 'mesvâ' (durak/yer) kelimesiyle birlikte kullanılması, kibirlenenler için buranın kalıcı bir ikametgah olacağını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'kibr' kelimesinin 'büyüklük' anlamına geldiğini, ancak 'tekebbür'ün (mütekebbir olmak) Allah'a karşı büyüklük taslamak, O'nun emirlerini küçümsemek ve kendini üstün görmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'mütekebbirîn' ifadesi, bu ahlaki kusuru taşıyanların cehennemdeki akıbetini vurgular ve kibirin ilahi gazaba yol açan büyük bir günah olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'tekebbür' kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın büyüklüğünü inkâr etme, O'nun ayetlerine karşı gelme ve insanlara karşı üstünlük taslama anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Bu ayette, Allah'a yalan isnat edenlerle birlikte zikredilmesi, kibirin de aynı derecede büyük bir günah olduğunu ve cehennemi hak eden bir özellik olduğunu ortaya koyar.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
"Ve yevmel kıyâmeti" (Kıyâmet gününde): Kıyâmet günü zâhiren dünyanın sonunun geleceği ve tüm insânların mahşerde toplanarak hesap vereceği gündür. Bâtınen ise sâlikin fenâ'dan bakâ'ya geçişini ifâde eder.
("Kıyâmet" kelimesi altmış yedinci âyetin yorumunda geniş olarak ele alınacaktır.)
"Terâ" (görürsün): Görmekten kasıt müşâhede etmektir. Bu hitâp, özelde Hz. Peygamber'e (s.a.v.), genelde bu âyeti okuyup idrâk eden herkesedir.
"Ellezîne kezebû alallâhi" (Allâh'a karşı yalan söyleyenler): Elli dokuzuncu âyette "tekzîb" (yalanlama) fiilinden bahsedilmişti, burada ise "kezib" (yalan söyleme) fiili ifâde ediliyor. "Tekzîb" başkasını yalanlamak, "kezib" ise kendisi yalan söylemektir. Her ikisi de aynı köktendir ve birbirini tamamlar: Hakk'ı ve hakîkati yalanlayan, netîcede Hakk'a karşı yalan söylemiş olur.
Allâh'a karşı söylenen en büyük yalanlardan birisi, dördüncü âyette ele alındığı gibi, O'na evlât veya ortak isnâd etmektir. Bâtınen ise, kendine Hakk'tan müstakil bir varlık nisbet etmek de Allâh'a karşı söylenmiş bir yalandır; zîrâ "Lâ mevcûde illâ Hû" iken "ben de varım" demek, varlık hakkında yalan söylemektir.
"Vucûhuhum musveddeh" (Yüzleri kapkara): "Vücûh" kelimesi "vech"in çoğuludur. Otuz dördüncü âyetin yorumunda açıklandığı üzere "vech" hem yüzü hem de kişinin hakîkatini ifâde eder. "Vücûhuhum musveddeh" denildiğinde kararma yalnızca fiziksel yüzün kararması değil, nûrdan nasîb almamış bir hakîkatin, nûrsuzluğunu izhâr etmesidir. Nitekim, Âl-i İmrân Sûresi 3/106'da buyrulur: "Yevme tebyaddu vucûhun ve tesveddu vucûh" (O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır).
"Musveddeh" kelimesi, "sevâd" (siyahlık) kökünden gelir. Tasavvufta "sevâd" zulmet, kesret ve hicâbı, onun zıttı "beyâd" (aklık) ise nûr, vahdet ve ilâhî tecellîyi temsîl eder. "İki cihanda yüzü kara olmak" tâbiri de, hem dünyâda hem âhirette Hakk'ın nûrundan mahrûm kalmayı ifâde eder. Dünyâda bu tecellî bâtınîdir ve ancak ehl-i basîret tarafından görülür; kıyâmette ise zâhir olur ve herkes tarafından müşâhede edilir.
"E leyse fî cehenneme mesven lil mutekebbirîn" (Kibirlenenler için cehennemde bir yer yok mudur?): Cenâb-ı Hakk burada soru soruyor görünse de aslında kesin bir hüküm bildirmektedir: Kibirlenenlerin yeri cehennemdir.
Hadîs-i şerîfte, "Kalbinde zerre miktârı kibir bulunan kimse cennete giremez" buyrulmuştur (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 91). Kibir, Hakk'ı örten en kalın perdedir; bu perde kalkmadıkça nûr kalbe girmez ve yüz aydınlanmaz. Cehennem, bu karanlığın mekânıdır.
Cenâb-ı Hakk bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurur: "Kibriyâ benim ridâm (üst örtüm), azamet ise benim izârımdır (alt örtüm). Kim bunlardan birinde benimle çekişmeye kalkışırsa, onu cehenneme atarım" (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2620; Ebû Dâvûd, Sünen, hadîs no. 4090). Kulun "benlik" iddiası, Allâh'a mahsûs olan bu örtüleri çekiştirmek, onları gasp etmeye çalışmak hükmündedir. Netîcesi cehennem, ya'nî Hakk'ın nûrundan mahrûmiyet azâbıdır.
Âyet 61
وَيُنَجِّي اللّٰهُ الَّذٖينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْۙ لَا يَمَسُّهُمُ السُّٓوءُ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ
(39-61) Ve yuneccîllâhullezînettekav bi mefâzetihim, lâ yemessuhumus sûu ve lâ hum yahzenûn.
(39-61) Allâh, takvâ sahiplerini kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir kötülük dokunmaz ve onlar mahzûn da olmazlar.