İçeriğe atla
Zümer 60Cüz 24 · Sayfa 465

Zümer Sûresi 60. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Veyevme-lkiyâmeti terâ-lleżîne keżebû ‘ala(A)llâhi vucûhuhum musvedde(tun)(c) eleyse fî cehenneme meśven lilmutekebbirîn(e)

Kıyamet günü Allah'a karşı yalan söyleyenleri görürsün, yüzleri kapkara kesilmiştir. Büyüklük taslayanlar için cehennemde bir yer mi yok!?

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

"Ve yevmel kıyâmeti" (Kıyâmet gününde): Kıyâmet günü zâhiren dünyanın sonunun geleceği ve tüm insânların mahşerde toplanarak hesap vereceği gündür. Bâtınen ise sâlikin fenâ'dan bakâ'ya geçişini ifâde eder.

("Kıyâmet" kelimesi altmış yedinci âyetin yorumunda geniş olarak ele alınacaktır.)

"Terâ" (görürsün): Görmekten kasıt müşâhede etmektir. Bu hitâp, özelde Hz. Peygamber'e (s.a.v.), genelde bu âyeti okuyup idrâk eden herkesedir.

"Ellezîne kezebû alallâhi" (Allâh'a karşı yalan söyleyenler): Elli dokuzuncu âyette "tekzîb" (yalanlama) fiilinden bahsedilmişti, burada ise "kezib" (yalan söyleme) fiili ifâde ediliyor. "Tekzîb" başkasını yalanlamak, "kezib" ise kendisi yalan söylemektir. Her ikisi de aynı köktendir ve birbirini tamamlar: Hakk'ı ve hakîkati yalanlayan, netîcede Hakk'a karşı yalan söylemiş olur.

Allâh'a karşı söylenen en büyük yalanlardan birisi, dördüncü âyette ele alındığı gibi, O'na evlât veya ortak isnâd etmektir. Bâtınen ise, kendine Hakk'tan müstakil bir varlık nisbet etmek de Allâh'a karşı söylenmiş bir yalandır; zîrâ "Lâ mevcûde illâ Hû" iken "ben de varım" demek, varlık hakkında yalan söylemektir.

"Vucûhuhum musveddeh" (Yüzleri kapkara): "Vücûh" kelimesi "vech"in çoğuludur. Otuz dördüncü âyetin yorumunda açıklandığı üzere "vech" hem yüzü hem de kişinin hakîkatini ifâde eder. "Vücûhuhum musveddeh" denildiğinde kararma yalnızca fiziksel yüzün kararması değil, nûrdan nasîb almamış bir hakîkatin, nûrsuzluğunu izhâr etmesidir. Nitekim, Âl-i İmrân Sûresi 3/106'da buyrulur: "Yevme tebyaddu vucûhun ve tesveddu vucûh" (O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır).

"Musveddeh" kelimesi, "sevâd" (siyahlık) kökünden gelir. Tasavvufta "sevâd" zulmet, kesret ve hicâbı, onun zıttı "beyâd" (aklık) ise nûr, vahdet ve ilâhî tecellîyi temsîl eder. "İki cihanda yüzü kara olmak" tâbiri de, hem dünyâda hem âhirette Hakk'ın nûrundan mahrûm kalmayı ifâde eder. Dünyâda bu tecellî bâtınîdir ve ancak ehl-i basîret tarafından görülür; kıyâmette ise zâhir olur ve herkes tarafından müşâhede edilir.

"E leyse fî cehenneme mesven lil mutekebbirîn" (Kibirlenenler için cehennemde bir yer yok mudur?): Cenâb-ı Hakk burada soru soruyor görünse de aslında kesin bir hüküm bildirmektedir: Kibirlenenlerin yeri cehennemdir.

Hadîs-i şerîfte, "Kalbinde zerre miktârı kibir bulunan kimse cennete giremez" buyrulmuştur (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 91). Kibir, Hakk'ı örten en kalın perdedir; bu perde kalkmadıkça nûr kalbe girmez ve yüz aydınlanmaz. Cehennem, bu karanlığın mekânıdır.

Cenâb-ı Hakk bir hadîs-i kudsî'de şöyle buyurur: "Kibriyâ benim ridâm (üst örtüm), azamet ise benim izârımdır (alt örtüm). Kim bunlardan birinde benimle çekişmeye kalkışırsa, onu cehenneme atarım" (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2620; Ebû Dâvûd, Sünen, hadîs no. 4090). Kulun "benlik" iddiası, Allâh'a mahsûs olan bu örtüleri çekiştirmek, onları gasp etmeye çalışmak hükmündedir. Netîcesi cehennem, ya'nî Hakk'ın nûrundan mahrûmiyet azâbıdır.


Âyet 61

وَيُنَجِّي اللّٰهُ الَّذٖينَ اتَّقَوْا بِمَفَازَتِهِمْۙ لَا يَمَسُّهُمُ السُّٓوءُ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(39-61) Ve yuneccîllâhullezînettekav bi mefâzetihim, lâ yemessuhumus sûu ve lâ hum yahzenûn.

(39-61) Allâh, takvâ sahiplerini kurtuluşa erdirir. Onlara hiçbir kötülük dokunmaz ve onlar mahzûn da olmazlar.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)