Veyunecci(A)llâhu-lleżîne-ttekav bimefâzetihim lâ yemessuhumu-ssû-u velâ hum yahzenûn(e)
Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları başarıları sebebiyle kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz. Onlar üzülmezler de.
Kötülükten sakınan müttakileri ise Allah başarılarından dolayı kurtuluşa çıkarır. Onlara fenalık dokunmaz ve onlar üzülecek de değillerdir.
Zümer Suresi 61. ayet, Allah'ın takva sahiplerini ahiretteki akıbetlerinden ve dünyadaki çabalarından dolayı kurtaracağını, onlara kötülüğün dokunmayacağını ve üzüntü yaşamayacaklarını vurgulamaktadır. Ayet, 'kurtuluş', 'takva', 'başarı/kazanç' ve 'kötülük' gibi temel kavramlar üzerinden müminlerin nihai durumunu tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Necat (نجاة), bir şeyden kurtulmak, selamete ermek demektir. Ayetteki 'yünecî' (يُنجِّي) fiili, Allah'ın takva sahiplerini dünya ve ahiret sıkıntılarından, özellikle de cehennem azabından kurtararak güvenli bir yere ulaştırmasını ifade eder. Bu, Allah'ın onlara lütfettiği bir kurtuluştur.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Necevtü'l-emre (نجوت الأمر) bir işten kurtuldum demektir. 'Yünecî' fiili, Allah'ın takva sahiplerini, kendilerine dokunacak olan her türlü şerden ve azaptan uzaklaştırıp, onları emniyet ve huzura kavuşturmasını anlatır. Bu, onların amellerinin bir karşılığı olarak Allah'ın onlara bahşettiği bir lütuftur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Takva (تقوى) kelimesi, 'korunmak, sakınmak' anlamındaki 'v-k-y' kökünden gelir. Kur'an'da bu kavram, Allah'a karşı duyulan derin saygı ve korkuyla, O'nun emirlerine titizlikle uyarak kendini günah ve azaptan koruma bilincini ifade eder. Ayetteki 'ittekav' (اتقوا), bu bilinçle hareket eden, Allah'ın rızasını kazanmak için çabalayan müminleri tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vikaye (وقاية), bir şeyi zararlı şeylerden korumaktır. Takva ise, nefsi korkulan şeylerden korumaktır. Şeriat dilinde ise, nefsi günahlardan korumakla olur. Ayetteki 'ittekav' ifadesi, Allah'ın azabından sakınan, O'nun emir ve yasaklarına riayet ederek kendilerini koruma altına alan kimseleri belirtir. Bu koruma, Allah'ın onlara vaat ettiği kurtuluşun temelidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Takva, Kur'an'da genellikle Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etme, O'nun hududunu aşmama ve O'nun azabından sakınma anlamında kullanılır. 'İttekav' fiili, bu sorumluluk bilincini eyleme döken, yani Allah'ın emirlerine uyarak ve yasaklarından kaçınarak kendilerini koruyan kişileri ifade eder. Bu kişiler, Allah'ın vaat ettiği kurtuluşa layık olanlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Fevz (فوز), bir şeye ulaşmak ve ondan kurtulmaktır. 'Mefâze' (مفازة) ise, kurtuluş yeri veya kurtuluşun kendisi anlamına gelir. Ayetteki 'bimafâzetihim' ifadesi, takva sahiplerinin Allah'ın lütfuyla elde ettikleri büyük başarıyı, yani cennete girmeyi ve cehennemden kurtulmayı ifade eder. Bu, onların takvalarının bir neticesidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Mefâze, kurtuluş ve zafer anlamındadır. Ayetteki 'bimafâzetihim', onların kazandıkları zafer ve kurtuluş sayesinde Allah tarafından kurtarılacaklarını gösterir. Bu, onların dünyadaki salih amelleri ve takvaları neticesinde elde ettikleri ahiret kazancıdır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fevz, hayra ulaşmak ve şerden kurtulmaktır. Mefâze ise, bu kurtuluşun ve başarının gerçekleştiği yer veya durumdur. Ayetteki 'bimafâzetihim', takva sahiplerinin Allah'ın vaat ettiği cennet ve rızaya ulaşmaları, cehennem azabından kurtulmaları gibi büyük başarılarını ifade eder. Bu başarı, onların takvalarının bir meyvesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sû' (سوء), kötülük, zarar ve musibet anlamlarına gelir. Ayetteki 'lâ yemessuhumu's-sû'' ifadesi, takva sahiplerine ahirette hiçbir kötülüğün, azabın veya üzüntü verici durumun dokunmayacağını, onların tam bir emniyet içinde olacaklarını belirtir. Bu, Allah'ın onlara verdiği bir güvencedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sû', insanı üzen, kederlendiren her şeydir. Hem fiil hem de isim olarak kullanılır. Ayetteki 'es-sû'' kelimesi, takva sahiplerine dokunmayacak olan her türlü kötü akıbeti, azabı, sıkıntıyı ve musibeti kapsar. Bu, onların Allah katındaki yüksek mertebelerinin bir göstergesidir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sû', insanı üzen, kederlendiren, zarar veren her şeydir. Ayetteki 'es-sû'' ifadesi, takva sahiplerinin ahirette karşılaşacakları hiçbir olumsuzluk, azap veya sıkıntı olmayacağını vurgular. Onlar, Allah'ın koruması altında, her türlü kötülükten uzak bir hayat süreceklerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüzün (حزن), insanın kalbinde meydana gelen bir keder ve üzüntü halidir. Ayetteki 'velâ hum yahzenûn' ifadesi, takva sahiplerinin ahirette geçmişteki kayıplarından, dünyadaki sıkıntılarından veya gelecekteki akıbetlerinden dolayı hiçbir üzüntü duymayacaklarını, tam bir huzur ve mutluluk içinde olacaklarını belirtir. Bu, onların cennetteki durumlarının bir özelliğidir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hüzün, kalpteki keder ve üzüntüdür. Ayetteki 'yahzenûn' fiili, takva sahiplerinin ahirette hiçbir pişmanlık, keder veya endişe yaşamayacaklarını ifade eder. Onlar, Allah'ın kendilerine vaat ettiği nimetlerle sevinç içinde olacaklar ve dünyada bıraktıkları hiçbir şey için üzülmeyeceklerdir.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Kıyâmet gününün tasvîri devâm etmektedir. Bir evvelki âyette yalan söyleyenlerin ve kibirlenenlerin yüzlerinin kararacağı; burada ise takvâ sâhiplerinin kurtarılacağı bildiriliyor. Karanlık ve nûr, hüsrân ve felâh arka arkaya zikredilerek iki yolun âkıbeti gösterilmektedir.
"Ve yuneccîllâhullezînettekav bi mefâzetihim" (Ve Allâh, takvâ sâhiplerini kendi "mefazet"leri (başarı ve kurtuluşları) ile kurtarır): Âyet-i kerîmede sözü edilen takvâ sâhipleri zâhiren, Allâh'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınan ehl-i îmân kimselerdir. Bâtınen ise âlemde Allâh'tan başka bir fâil ve mevcûd görmeyen ârif kimselerdir.
"Mefâze" kelimesi, "kurtuluş, zafer, başarı" anlamındaki "fevz" kökünden gelir. Arapça'da bu kelime "ism-i mekân" kalıbındadır; ya'nî sâdece soyut bir kurtuluşu değil, "kurtuluş makâmını" ve "felâh yurdunu" (cenneti ve rızâ makâmını) ifâde eder. Dolayısıyla, "Allâh'ın onları kurtarması" zâhiren cehennemden kurtarıp cennetine koyması, bâtınen ise nefs-i emmâre tuzaklarından ve beşerî benlik vehminden kurtarıp velî kullarının arasına sokmasıdır.
"Bi mefâzetihim" (kendi kurtuluşlarıyla) kaydı zâhiren, işledikleri sâlih amellerin cehennemden kurtuluşlarına vesîle olmasıdır. Bâtınen ise a'yân-ı sâbitelerindeki hakîkatleri sebebiyle kurtuluşa ermeleridir. Ancak bu, dünyâda mücâhede etmedikleri anlamına gelmez. İsti'dâdın kâbiliyyete dönüşmesi, mücâhede ve takvâ şartına bağlıdır.
"Lâ yemessuhumus sûu ve lâ hum yahzenûn" (Onlara kötülük dokunmaz ve onlar asla mahzûn olmazlar): "Mess" en hafif temâsı bile içeren bir dokunmadır; "lâ yemessuhum" denilmesi, onlara en küçük bir kötülüğün bile ulaşamayacağını bildirir. Âyette iki ayrı nefy vardır: Birincisi dışarıdan gelen kötülüğü ("sû'"), ikincisi içeride hissedilen hüznü ("hüzn") kaldırır. Hem âfâkî hem enfüsî sıkıntı nefyedilmiştir.
Zâhiren bu, cennet yaşantısının tasvîridir. Bâtınen ise âlemdeki tüm mevcûdâta Hakk'ın tecellîleri olarak bakan irfân ehlinin hâlidir. Her şeyin ilâhî takdîre uygun olarak tecellî ettiğini bilen, her olayda Hakk'ın bir murâdını ve hikmetini müşâhede eden kimsenin gözünde mutlak ma'nâda "kötü" diye bir şey kalmaz; bu sebeple mahzûn da olmaz. Ancak bu, şuûrda yaşanan bir şuhûd hâlidir; zâhirde şerîatın belirlediği iyi-kötü ölçüleri geçerlidir ve onlarla amel edilir.
Âyet 62
اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكٖيلٌ
(39-62) Allâhu hâliku kulli şey'in ve huve alâ kulli şey'in vekîl.
(39-62) Allâh, her şeyin Hâlık'ıdır ve O, her şeye vekîldir.