İçeriğe atla
Zümer 61Cüz 24 · Sayfa 465

Zümer Sûresi 61. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Veyunecci(A)llâhu-lleżîne-ttekav bimefâzetihim lâ yemessuhumu-ssû-u velâ hum yahzenûn(e)

Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanları başarıları sebebiyle kurtarır. Onlara kötülük dokunmaz. Onlar üzülmezler de.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme de bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Kıyâmet gününün tasvîri devâm etmektedir. Bir evvelki âyette yalan söyleyenlerin ve kibirlenenlerin yüzlerinin kararacağı; burada ise takvâ sâhiplerinin kurtarılacağı bildiriliyor. Karanlık ve nûr, hüsrân ve felâh arka arkaya zikredilerek iki yolun âkıbeti gösterilmektedir.

"Ve yuneccîllâhullezînettekav bi mefâzetihim" (Ve Allâh, takvâ sâhiplerini kendi "mefazet"leri (başarı ve kurtuluşları) ile kurtarır): Âyet-i kerîmede sözü edilen takvâ sâhipleri zâhiren, Allâh'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınan ehl-i îmân kimselerdir. Bâtınen ise âlemde Allâh'tan başka bir fâil ve mevcûd görmeyen ârif kimselerdir.

"Mefâze" kelimesi, "kurtuluş, zafer, başarı" anlamındaki "fevz" kökünden gelir. Arapça'da bu kelime "ism-i mekân" kalıbındadır; ya'nî sâdece soyut bir kurtuluşu değil, "kurtuluş makâmını" ve "felâh yurdunu" (cenneti ve rızâ makâmını) ifâde eder. Dolayısıyla, "Allâh'ın onları kurtarması" zâhiren cehennemden kurtarıp cennetine koyması, bâtınen ise nefs-i emmâre tuzaklarından ve beşerî benlik vehminden kurtarıp velî kullarının arasına sokmasıdır.

"Bi mefâzetihim" (kendi kurtuluşlarıyla) kaydı zâhiren, işledikleri sâlih amellerin cehennemden kurtuluşlarına vesîle olmasıdır. Bâtınen ise a'yân-ı sâbitelerindeki hakîkatleri sebebiyle kurtuluşa ermeleridir. Ancak bu, dünyâda mücâhede etmedikleri anlamına gelmez. İsti'dâdın kâbiliyyete dönüşmesi, mücâhede ve takvâ şartına bağlıdır.

"Lâ yemessuhumus sûu ve lâ hum yahzenûn" (Onlara kötülük dokunmaz ve onlar asla mahzûn olmazlar): "Mess" en hafif temâsı bile içeren bir dokunmadır; "lâ yemessuhum" denilmesi, onlara en küçük bir kötülüğün bile ulaşamayacağını bildirir. Âyette iki ayrı nefy vardır: Birincisi dışarıdan gelen kötülüğü ("sû'"), ikincisi içeride hissedilen hüznü ("hüzn") kaldırır. Hem âfâkî hem enfüsî sıkıntı nefyedilmiştir.

Zâhiren bu, cennet yaşantısının tasvîridir. Bâtınen ise âlemdeki tüm mevcûdâta Hakk'ın tecellîleri olarak bakan irfân ehlinin hâlidir. Her şeyin ilâhî takdîre uygun olarak tecellî ettiğini bilen, her olayda Hakk'ın bir murâdını ve hikmetini müşâhede eden kimsenin gözünde mutlak ma'nâda "kötü" diye bir şey kalmaz; bu sebeple mahzûn da olmaz. Ancak bu, şuûrda yaşanan bir şuhûd hâlidir; zâhirde şerîatın belirlediği iyi-kötü ölçüleri geçerlidir ve onlarla amel edilir.


Âyet 62

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكٖيلٌ

(39-62) Allâhu hâliku kulli şey'in ve huve alâ kulli şey'in vekîl.

(39-62) Allâh, her şeyin Hâlık'ıdır ve O, her şeye vekîldir.