İçeriğe atla
Zümer 67Cüz 24 · Sayfa 465

Zümer Sûresi 67. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Vemâ kaderû(A)llâhe hakka kadrihi vel-ardu cemî'an kabdatuhu yevme-lkiyâmeti ve-ssemâvâtu matviyyâtun biyemînih(i)(c) subhânehu vete'âlâ ‘ammâ yuşrikûn(e)

Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler. Yeryüzü kıyamet gününde bütünüyle O'nun elindedir. Gökler de O'nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Âyet-i kerîmenin nüzûl vesîlesi olarak rivâyet edilen hadîs-i şerîfe göre, Hz. Resûlullâh'a (s.a.v.) bir Yahudi âlimi geldi ve şöyle dedi: "Ey Muhammed! Biz Tevrât'ta şunu buluyoruz: "Allâh gökleri bir parmağına, yerleri bir parmağına, dağları ve ağaçları bir parmağına, suyu bir parmağına, toprağı bir parmağına ve diğer mahlûkâtı bir parmağına koyar, sonra 'Melik Benim' der". Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) Yahudi'yi tasdîk ederek güldü ve bu âyeti okudu (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 4811; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2786).

"Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrih" (Onlar Allâh'ı hakkıyla takdîr edemediler): "Kadr" kelimesi hem "değer, kıymet" hem de "ölçü, miktar" ma'nâsına gelir.

Bu kelimenin en bilinen zuhûru "Leyletü'l-Kadr" (Kadir Gecesi), Kur'ân'ın indirildiği gecedir. Enfüsî yönden, sâlikin gönlüne Kur'ân nûrunun tecellî ettiği ân onun kendi Kadir Gecesi'dir; ancak o ânda Allâh'ın kadri zevken bilinmeye başlar.

Bir başka yönden, Allâh'ı hakkıyla takdîr edememek, O'nu belirli bir ölçüye, kayda veya tasavvura sığdırmaya çalışmaktır, çünkü O, her ölçünün ve tasavvurun ötesindedir.

Ehl-i şirk, Allâh'ı hakîkatiyle, gerektiği gibi tanıyamadılar. Hayâlî bir Allâh anlayışı içerisinde, O'nu belirli tecellîlerle kayıtladılar. Oysa Allâh'ı "hakkıyla takdîr etmek" O'nun hem tenzîh hem de teşbîh yönüyle birlikte idrâk etmek ve bu ikisini birleştirip tevhîd etmektir.

"Vel ardu cemîan kabdatuhu yevmel kıyâmeti" (Halbuki kıyâmet günü yeryüzü tamamen O'nun avucundadır (tasarrufundadır)): "Kıyâmet" kelimesi, yalnızca âhirette kopacak olan büyük kıyâmeti değil, farklı mertebelerdeki "kalkış"ları da ifâde eder. "Yevm" kelimesi de, yalnızca zamânî bir günü değil, aynı zamanda bir hâli ve devri de ifâde eder.

Ahmed Avni Konuk, Fusûsu'l-Hikem şerhinin Mukaddime bölümünde kıyâmetin beş mertebesini sıralar (Cilt I, s. 77); özetle:


Birincisi, her ân vuku' bulan kıyâmettir: Âlemler, sürekli olarak gaybdan şehâdete ve şehâdetten gayba dâhil olur. Bu kesintisiz teceddüdü tam olarak ancak Cenâb-ı Hakk bilir.

İkincisi, zorunlu ölüm (mevt-i ızdırârî) ile gerçekleşendir. Nitekim Efendimiz (s.a.v.), "Ölen kimsenin kıyâmeti kopar" buyurmuştur.

Üçüncüsü, irâdî ölüm (mevt-i irâdî) ile gerçekleşendir. Otuzuncu âyetin yorumunda açıklandığı üzere, sâlik bu ölümü hayâttayken yaşar. Buna "kıyâmet-i suğrâ" denir.

Dördüncüsü, fenâ fillâh ve bakâ billâhtan sonra kesretin tamamen kalkması ve tam vahdetin gelmesiyle ârif-i billâh'ın nefsinde zâhir olan tecellîdir; buna "kıyâmet-i kübrâ" denir.

Beşincisi, kâinâtın tamamı için vaat edilmiş ve beklenen büyük kıyâmettir. "Kıyâmet mutlaka gelecektir, bunda şüphe yoktur" (Hac 22/7) ve "Kıyâmet elbette gelecektir, onu neredeyse gizleyeceğim" (Tâ-Hâ 20/15) âyetleri bunu bildirir.


"Arz" (yeryüzü): Zâhiren, üzerinde yaşadığımız dünyâ arzıdır. Bâtınen cismâniyeti ve çokluğu (kesreti) temsîl eder. Enfüsî yönden ise insânın maddî ve ma'nevî varlığını, kişide ilâhî tecellînin gerçekleştiği sahayı temsîl eder.

"Kabza" kelimesi "avuç ve tutuş" ma'nâsındadır. Burada kastedilen fiziksel bir el ya da avuç değil, Cenâb-ı Hakk'ın "tutan, daraltan, toplayan" anlamlarına gelen "Kâbıd" esmâsının tecellîsidir.

"Kabza," bütün çokluğun, bütün formların ve cisimler âleminin, aslında tek bir ilâhî kudret ve varlığın "avucunun içinde" olduğunu ifâde eder. Kıyâmet anında, sayısız gibi görünen varlıkların aslında tek bir hakîkatin zuhûru olduğu ve O'na döneceği apaçık olur. Tüm farklılıklar ve ayrılıklar ("cemîân"), bu "kabza" içinde yok olur ve Hakk'ın Kâbıd tecellîsiyle aslına döner.

Bu enfüsî yönden de böyle olup, kişide zuhûr eden tüm tecellîlerin de kaynağının tek olduğunun idrâk edilmesidir.

İbn Abbâs (r.a.) "kabza"nın azametini açıklarken, "Yedi kat gökler ve yedi kat yer, Rahmân'ın elinde (tasarrufunda), sizden birinin elindeki hardal tânesi gibidir" buyurarak varlığın Hâlık karşısında mutlak hiçlik ve fenâ hükmünde olduğunu bildirmiştir (Abdullah b. Ahmed, Kitâbu's-Sünne; İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyân).

"Ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih" (Gökler de O'nun sağ elinde dürülmüş olacaktır): Zâhiren bu, kıyâmet gününde yedi kat göğün bir tomar gibi dürülmesini ifâde eder; nitekim Enbiyâ 21/104'te "O gün göğü, kitap sayfalarını dürer gibi düreriz" buyrulmuştur.

Bâtınen "semâvât" lâtif âlemi ve esmâ mertebesini, "matviyyât" ise bu mertebelerin kaynağı olan Zât'a rücû etmesini ifâde eder. Kesret ve çokluk kitâbı katlanır; artık isimler ve sıfâtlar, Zât'ın mutlak birliğinde toplanır.

Enfüsî yönden bu sahne, sâlikin gönül âleminde yaşanır. "Semâvât", kişide esmâ-i hüsnâ'nın tecellî mahalli olan gönüldür. Bu gönlün "dürülmesi", sâlikin kesret bakışının vahdet şuûrunda erimesidir.

"Yemîn" (sağ el): Zâhiren, kuvvet ve üstünlüğü ifâde eder. Bâtınen, Allâh'ın kudret elidir. Mertebe îtibâriyle sağ el akl-ı külle, sol el ise nefs-i külle tekâbül eder. Cemâl-celâl zâviyesinden ise sağ el yed-i kudret-i cemâl, sol el yed-i kudret-i celâldir (Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk şerhi, Cilt II, s. 441). Enfüsî yönden sağ el kişinin ruhânî tarafını, sol el ise nefsânî tarafını temsîl eder.

Bir hadîs-i şerîfte "Allâh'ın her iki eli de sağdır" buyurulur (Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 1827). Bu söz, ilâhî kemâlâtın ve rahmetin kuşatıcılığını bildirir. Sağ el; cemâl, bereket, hayır ve rahmetin sembolüdür. Sol el ise genellikle celâl, şiddet veya sınırlama ile ilişkilendirilir. Allâh'ın her iki elinin de sağ olması, celâl ve cemâlin aslında tek bir hakîkatin iki veçhesi olduğunu gösterir. Celâl de rahmettir, cemâl de. Zâhirde farklı görünen bu tecellîler, Hakk'ın Zâtında birdir. O'nun Zâtında ve fiillerinde eksik ya da kötü bir yön yoktur, O'nun her işi hayır ve rahmettir.

"Subhânehu ve teâlâ" (O … çok uzaktır, yücedir): "Subhâne" kelimesi "sebh" kökünden olup "yüzerek uzaklaşmak" ma'nâsı taşır; Hakk'ın her türlü noksanlıktan mutlak uzaklığını bildirir. "Subhânehu ve teâlâ" ifâdesi, Cenâb-ı Hakk'ın "yücelik ve aşkınlık" yönünü ya'nî "mutlak tenzîh" hakîkatini beyân eder. Bütün görünen evren (şehâdet âlemi), Hakk'ın bir tecellîsidir. Ancak O, bu tecellîlerin herhangi birine veya tümüne eşitlenemez ve onlarla sınırlanamaz. O, halk ettiği sûret ve formlardan Yüce'dir.

Kâinat Hakk'ın bir tecellîsidir ama Hakk, kâinattan ibâret değildir. Kıyâmet kopsa ve âlemler fenâ bulsa da O bâkî kalacaktır. O, tüm tecellîlerin kaynağıdır ve aynı zamanda hepsinden münezzehtir. O'nun yüceliği, mekânî veya zamânî değildir. O, sûretlerin "üstünde" değil, sûretlerle "mukayese edilemez" olandır. Tenzîh, Hakk'ı yukarıda bir yere koymak değil, O'nu her türlü kayıt ve tahdîdden berî bilmektir.

Şu cümle, İbnü'l Arabî Hazretleri'nin teşbîhi kabul edip tenzîhi muhafaza eden formülüdür: "Hüve lâ hüve" (O'dur, ama O değildir); ya'nî zuhûru yönüyle O'dur, fakat Zâtı ve sınırsızlığı yönüyle o sûret değildir. Yine "Leyse kemislihî şey'un ve hüves-semîu'l-basîr" (O'nun benzeri hiçbir şey yoktur; O işitendir, görendir) (Şûrâ 42/11) âyeti, tenzîh ile teşbîhi tek cümlede cem' eder. Âyetin ilk yarısı ("O'nun benzeri yoktur") tenzîhi, ikinci yarısı ("O işitendir, görendir") ise teşbîhi bildirir.

"Ammâ yuşrikûn" (Onların ortak koştukları şeylerden): Şirkin hakîkati, altmış beşinci âyetin yorumunda geniş olarak ele alınmıştı. Burada vurgulanan husûs, Hakk'ı bâzı tecellilerlesınırlayıp onun her yerde olduğunu ve ayrıca mutlak tenzîh yönü de bulunduğunu unutmaktır.

"Subhânehû ve teâlâ" ifâdesi bu tenzîhi, "kabdatuhû" ve "bi yemînihî" ifâdeleri ise teşbîhi bildirir. İkisini cem' edip birlemek ise tevhîddir. Böylece âyet, açılışında "Allâh'ı takdîr edememek"le başlayan soruya bizzat cevap vermektedir: Hakîkî takdîr, O'nu hem her şeyde görmek (teşbîh), hem hiçbir şeyle sınırlamamak (tenzîh), hem de bu ikisini birlemektir (tevhîd).

Enfüsî yönden sâlik, bedeninin (arz) ve gönlünün (semâvât) tamâmıyla Hakk'ın kabza ve yemîninde olduğunu, zâhirinde ve bâtınında müstakil bir varlığın bulunmadığını idrâk ettiği ânda, kendi kıyâmetini yaşar. Cismânî benliği Hakk'ın kabzasında fenâ bulur, varlığı O'nun yemîninde dürülür. İşte o noktada "Allâh'ı hakkıyla takdîr etme"nin kapısı aralanır.


Âyet 68

وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُؕ ثُمَّ نُفِخَ فٖيهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ

(39-68) Ve nufiha fîs sûri fe sa'ika men fîs semâvâti ve men fîl ardı illâ men şâallâh, summe nufiha fîhi uhrâ fe izâ hum kıyâmun yanzurûn.

(39-68) Sûr'a üfürülecek; Allâh'ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölecektir. Sonra Sûr'a bir daha üfürülecek; bir de bakarsın ki onlar, ayağa kalkmış bakıyorlar.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(7)