İçeriğe atla
Zümer 66Cüz 24 · Sayfa 465

Zümer Sûresi 66. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Beli(A)llâhe fa'bud vekun mine-şşâkirîn(e)

Hayır, yalnız Allah'a ibadet et ve şükredenlerden ol.

Zümer Sûresi

Bu âyet önceki Zâtî âyetin devâmıdır; Risâlet mertebesi lisânıyla bizlere okunmaktadır.

Geçtiğimiz âyetlerde, semâvât ve arzın anahtarlarının Hakk'a âit olduğu (altmış üç), buna rağmen Hakk'ın gayrına kulluk etmenin cehâlet olduğu (altmış dört), bu cehâletin bedelinin amellerin boşa gitmesi ve hüsrân olduğu (altmış beş) bildirilmişti. Burada ise hüsrândan kurtuluş yolu ilân edilmektedir.

"Bel" (Hayır! / Aksine!): Bu edat, yanlış bir anlayışı keskin biçimde reddedip doğruyu ilân eder. Burada: "Şirk yolunu tamâmen terk et; yüzünü tevhîde çevir ve yalnızca Allâh'a kulluk et" demektir.

"Allâhe" (Allâh'a): Âyette "fa'budillâhe" (Allâh'a kulluk et) yerine "Allâhe fa'bud" buyrulmuş, "Allâh" ismi "kulluk" fiilinden önce gelmiştir. Arapça'da buna "hasr" (özgüleme) denir: Kulluk edilecek tek kapı burasıdır, başka kapı yoktur anlamına gelir. Fâtiha Sûresi'ndeki "İyyâke na'budu" (Ancak Sana kulluk ederiz) ifâdesi ile benzerdir.

Önce "Allâh" isminin sonra "kulluk" fiilinin gelmesi, hakîkî kulluğun ve ibâdetin ancak irfâniyyetle olacağına da işâret etmektedir. Hakîkî kulluk (abdiyyet), kulun kendi varlığında Hakk'tan gayrı bir şey görmemesi, tam bir yokluk ve teslîmiyetle O'nun huzûrunda durmasıdır.

"Ve kun mineş şâkirîn" (Şükredenlerden ol): "Şükr" kelimesi, "açmak, izhâr etmek" kökünden gelir. Nîmeti gizlemeyip açığa vurmak, kaynağını îtirâf etmektir.

"Şükr"ün zıttı "küfr"dür; zîrâ "küfr" örtmek, "şükr" ise açmak demektir. Hakîkati örten kâfir olur; hakîkati açan ise şâkir olur.

Âyet tek seferlik bir şükretme fiilinden değil, şükrü hâl ve ahlâk edinmekten söz etmektedir. Şükür, kalp ile (nîmetin Hakk'tan olduğunu bilerek), dil ile (bunu ikrâr ederek) ve a'zâ ile (nîmeti yerli yerinde kullanarak) olur.

Resûlullâh (s.a.v.), ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı bir gece kendisine, "Allâh senin geçmiş ve gelecek günâhlarını bağışlamadı mı, neden kendini bu kadar yoruyorsun?" diye sorulduğunda; bu âyetin sırrıyla: " Rabbime çok şükreden bir kul olmayayım mı?" cevâbını vermiştir (Buhârî, Teheccüd, 6; Müslim, Münâfikîn, 79).

En yüksek şükür, "şâkir"in (şükredenin), "meşkûr"un (şükredilenin) ve şükrün Hakk olduğunu müşâhede etmektir.


Âyet 67

وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهٖۙ وَالْاَرْضُ جَمٖيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمٖينِهٖؕ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

(39-67) Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrih, vel ardu cemîan kabdatuhu yevmel kıyâmeti ves semâvâtu matviyyâtun bi yemînih, subhânehu ve teâlâ ammâ yuşrikûn.

(39-67) Onlar Allâh'ı hakkıyla takdîr edemediler. Halbuki kıyâmet günü yeryüzü tamamen O'nun avucundadır; gökler de O'nun sağ elinde dürülmüş olacaktır. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir.