İçeriğe atla
Zümer 65Cüz 24 · Sayfa 465

Zümer Sûresi 65. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Velekad ûhiye ileyke ve-ilâ-lleżîne min kablike le-in eşrakte leyahbetanne ‘ameluke veletekûnenne mine-lḣâsirîn(e)

Andolsun, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi: "Eğer Allah'a ortak koşarsan elbette amelin boşa çıkar ve elbette ziyana uğrayanlardan olursun."

Zümer Sûresi

Bu âyet öncekinin devâmıdır; bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.

Bir önceki âyette gayrullâha ibâdet etmenin cehâlet olduğu beyân edilmişti. Bu âyette ise câhillerin âkıbeti ilân edilmektedir: Amellerin boşa gitmesi ve hüsrân.

Âyette hitâp doğrudan Efendimiz'e (s.a.v.) yöneltilmiş olsa da, asıl muhâtap ümmettir; zîrâ peygamberler "ismet" sıfâtıyla günâhtan korunmuşlardır; şirk koşmaları muhâldir.

"Şirk", Allâh'a eş ve ortak koşmaktır. Lokmân 31/13'te "büyük bir zulüm" ve Nisâ 4/116'da "bağışlanmayacak günâh" olarak nitelenmiştir.

Şirk, açık (celî) ve gizli (hafî) olmak üzere iki türlüdür. Açık şirk, puta veya herhangi bir varlığa tapınmak, mü'minler için söz konusu değildir. Asıl tehlike gizli şirktir: Hakk'ın mutlak varlığının yanında, O'ndan bağımsız ikinci bir varlık görmek. Elli üçüncü âyetin yorumunda "vücûd günâhı" olarak işlenen bu vehim, benliğe müstakil bir varlık nisbet etmektir. Hakîkî tevhîd, tüm mevcûdâtın O'nun zuhûr ve tecellîleri olduğunu idrâk etmektir.

Bir mîsal ile îzâh edersek: Aynaya baktığımızda gördüğümüz görüntüye "bu ben değilim" dersek teşbîhi inkâr etmiş oluruz; "ben bundan ibâretim" dersek tenzîhi yitiririz. Doğrusu, "aynada görünen benim sûretimdir ama ben bu sûretten ibâret değilim" demektir. Aynı şekilde âlem, Hakk'ın sûretinin göründüğü aynadır; fakat Hakk, bu aynadan ve ondaki sûretten ibâret değildir. Âlemi inkâr etmek teşbîhi yitirmek, âlemi Hakk'ın kendisi sanmak tenzîhi yitirmektir.

Bu (gizli) şirkin fark edilmesi zordur; çünkü kişi zâhiren muvahhid iken bâtınen müşrik olabilir. Bundan ya'nî kesret vehminden kurtulabilmek için hakîkî bir seyr ü sülûk gerekir.

Şirk-i hafî amel cennetlerine girmeye engel değildir, ancak Zât cennetine girmeye mânî olur. Amel cenneti, yapılan ibâdetlerin mükâfâtıdır; Zât cenneti ise Hakk'ı perdesiz müşâhede makâmıdır. Kişi ne kadar ibâdet, riyâzat ve tefekkür ehli olursa olsun, benlik vehminden kurtulmadıkça Hakk'a vâsıl olamaz. Firkati (ayrılığı) bâkî kaldıkça vahdete ulaşması mümkün olmaz.

Ârif ise, Hakk'ı her tecellîde tanır, ama hiçbir tecellî ile sınırlamaz. Çünkü O, hem tüm sûretlerde tecellî edendir (teşbîh), hem de tüm sûretlerin ötesinde, benzersiz olandır (tenzîh). Bu iki anlayışı birlemek "tevhîd"dir.

"Hüsrân": Daha evvel "hüsrân" ömür sermâyesini zâyi' etmek şeklinde yorumlanmışti. Burada zâyi' olan kulun amelleridir; "le yahbetanne ameluke" (amelin mutlaka boşa gider) ifâdesi bunu açıkça beyân etmektedir.

"Habeta" fiili, "batmak, boşa gitmek, heder olmak" demektir. Araplar, zehirli bir otu yiyip karnı şişen ve semizlemiş gibi görünen ama sonunda patlayıp ölen deveye "habata" derler. Şirk ehlinin amelleri de zâhiren büyük ve çok görünse de, içine şirk zehiri karıştığı için o ameller sâhibini kurtarmaz, aksine helâk eder.


Âyet 66

بَلِ اللّٰهَ فَاعْبُدْ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرٖينَ

(39-66) Belillâhe fa'bud ve kun mineş şâkirîn.

(39-66) "Hayır! Yalnızca Allâh'a kulluk et ve şükredenlerden ol."