Kul efeġayra(A)llâhi te/murûnnî a'budu eyyuhâ-lcâhilûn(e)
De ki: "Ey cahiller! Siz bana Allah'tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?"
De ki: "Ey cahiller! Şimdi bana o Allah'tan başkasına mı kulluk etmemi emrediyorsunuz?"
Zümer Suresi'nin 64. ayeti, tevhid inancının temelini vurgulayarak, Allah'tan başkasına ibadet etme çağrısını reddetmektedir. Ayet, 'cahiller' olarak nitelendirilen muhatapların bu çağrısının anlamsızlığını ve şirk koşmanın kabul edilemezliğini dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Emir (أمر), bir şeyi yapmayı veya yapmamayı istemektir. Bu ayetteki kullanımı, muhatapların Peygamber'den Allah'tan başkasına ibadet etmesini talep etmeleri şeklinde olup, bu talebin batıl ve kabul edilemez olduğunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'emretmek' fiili, bir teklif veya davet anlamında kullanılmıştır. Cahillerin Peygamber'e Allah'tan başkasına ibadet etmesi yönündeki 'emri', aslında bir davet ve zorlama girişimidir ki bu, tevhid ilkesine aykırıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'emr' kavramı, Kur'an'da ilahi iradenin ve hükmün tecellisi olarak da karşımıza çıkar. Ancak bu ayetteki 'emr', beşerî bir talep olup, ilahi emrin zıddına, şirke davet niteliğindedir ve bu nedenle reddedilmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Abd (عبد) kelimesi, boyun eğmek, itaat etmek ve tevazu göstermek anlamlarına gelir. İbadet (عبادة) ise, en üst düzeyde boyun eğme ve tevazu ile Allah'a yönelmektir. Ayetteki 'a'budu' ifadesi, sadece Allah'a has kılınması gereken bu kulluğun başkasına yöneltilmesinin reddini vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): İbadet, Allah'a karşı tam bir teslimiyet ve boyun eğme halidir. Bu ayette, Peygamber'in Allah'tan başkasına ibadet etme teklifini reddetmesi, tevhidin özünü ve şirkin kabul edilemezliğini açıkça ortaya koyar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'abd' ve 'ibadet' kavramlarının Kur'an'daki merkeziyetini vurgular. İbadet, insanın Allah'a karşı mutlak bağımlılığını ve O'na olan borcunu ifade eder. Bu ayette, bu bağımlılığın yalnızca Allah'a olması gerektiği, başka varlıklara yöneltilemeyeceği net bir şekilde belirtilir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cehl (جهل), bilginin zıddıdır. Bu ayette 'cahiller' ifadesi, sadece bilgi eksikliğini değil, aynı zamanda doğruyu idrak edememe, hakikatten yüz çevirme ve akılsızca davranma anlamlarını da içerir. Allah'tan başkasına ibadet etme teklifi, bu cehaletin bir tezahürüdür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cehl, bir şeyi bilmemek veya bir şeyi olması gerektiği gibi yapmamaktır. Ayetteki 'cahiller' tabiri, tevhidin temelini bilmeyen, Allah'ın birliğini ve ibadetin sadece O'na has olduğunu idrak edemeyen kimseleri ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'cehl' kavramının Kur'an'da sadece bilgi eksikliği değil, aynı zamanda ahlaki bir sapma ve doğruyu reddetme anlamında da kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki cahiller, tevhidin apaçık hakikatini görmezden gelen, inatçı ve sapkın kimselerdir.
Zümer Sûresi
Bir önceki âyetin devâmı olan bu âyet-i kerîme bizlere Zât mertebesinden okunmaktadır.
Müşriklere şu sorulmaktadır: Göklerin ve yerin tüm anahtarları O'nun elinde iken, siz hâlâ başkasına mı kulluk emrediyorsunuz?
"E fe gayrallâhi" (Allâh'tan gayrısına mı?) sorusu, vahdet nazarıyla bakıldığında çifte reddir: Hem şer'î olarak başkasına kulluk câiz değildir, hem de hakîkat olarak başkası yoktur ki kulluk edilsin.
Âyette müşriklerin fiili "ricâ" veya "talep" değil, gayrullâha kulluğu "emretmek"tir (te'murûnnî). Oysa mutlak emr sâhibi yalnızca Hakk'tır: "E lâ lehu'l-halku ve'l-emr" (Halk etmek de emretmek de O'na mahsûstur) (A'râf 7/54).
Vücûd tektir ve Hakk'ın Vücûdu'dur. O'nun gayrı bir ilâh tasavvur edilemez; zîrâ "gayr", birden fazla Vücûd'un var olması hâlinde mümkündür. Câhillerin kendilerine ilâh edindikleri eşyâ ve sûretler, Hakk'ın o mahalldeki zuhûr ve tecellîlerinden ibârettir.
"Câhilûn" kelimesi "c-h-l" kökünden gelir ve "bilmemek, örtülü kalmak, tanımamak" ma'nâsındadır. Cehâletin iki türü vardır:
Birincisi, gaflet ehlinin cehâletidir: Her zerrede ve kendi nefslerinde zâhir olan Hakk'ı göremeyip, nefslerinin hevâsını ilâh edinmektir. Nitekim Câsiye Sûresi 45/23'te "E fe raeyte meni'ttehaze ilâhehû hevâhu" (Hevâsını ilâh edineni gördün mü?) buyrulmuştur.
İkincisi ise irfân ehlinin cehâletidir ki bu, makbûl bir cehâlettir. Hakk'a ârif olup kendi beşerî benliğinin câhili olanların hâlidir. Onlar, kendi varlıklarında Hakk'ın varlığından başka bir şey olmadığını idrâk ve müşâhede edip vehmî benliklerini unutmuşlardır. Bu unutuş, gafletin değil fenânın meyvesidir.
Birinci cehâlet Hakk'ı bilmemek, ikincisi beşerî nefsini bilmemektir. Birincisi hicâb, ikincisi kurtuluştur.
Âyet 65
وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرٖينَ
(39-65) Ve lekad ûhıye ileyke ve ilellezîne min kablik, le in eşrakte le yahbetanne ameluke ve le tekûnenne minel hâsirîn.
(39-65) Andolsun ki sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki: "Eğer şirk koşarsan, amelin mutlaka boşa gider ve elbette hüsrâna uğrayanlardan olursun."