Lehu mekâlîdu-ssemâvâti vel-ard(i)(k) velleżîne keferû bi-âyâti(A)llâhi ulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)
Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allah'ın ayetlerini inkar edenler var ya, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.
Bütün göklerin ve yerin kilitleri O'nundur. Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere gelince, işte onlar, kendilerine yazık edenlerdir.
Bu ayet, Allah'ın evren üzerindeki mutlak egemenliğini 'makâlîd' kavramıyla vurgularken, O'nun ayetlerini inkâr edenlerin 'hüsran'a uğrayacağını bildirmektedir. Anahtar kelimeler, ilahi kudret ve insan eylemlerinin sonuçları arasındaki ilişkiyi dilbilimsel olarak derinleştirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'makâlîd' kelimesini 'miftâh' (anahtar) kelimesinin çoğulu olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın göklerin ve yerin hazinelerine sahip olduğunu, onları açıp kapama gücüne malik olduğunu, yani mutlak idare ve tasarruf yetkisinin O'na ait olduğunu ifade eder. Bu, sadece maddi anahtarlar değil, aynı zamanda ilahi kudretin ve hükümranlığın sembolüdür.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'makâlîd'i 'hazineler' ve 'anahtarlar' olarak tefsir eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın göklerin ve yerin hazinelerine sahip olduğunu ve bu hazineleri dilediği gibi açıp kapama gücüne sahip olduğunu mecazi bir anlatımla ortaya koyar. Bu, Allah'ın yaratma, rızık verme ve tüm işleri yönetme kudretini simgeler.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'makâlîd'in 'miftâh'ın çoğulu olduğunu ve mecazi olarak 'hazinelerin anahtarları' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın göklerde ve yerde bulunan tüm hazinelerin ve sırların sahibi olduğunu, onların açılıp kapanmasının O'nun elinde olduğunu, dolayısıyla mutlak hükümranlığın O'na ait olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küfr' kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'kefarû bi-âyâtillâh' ifadesi, Allah'ın açıkça ortaya koyduğu delilleri, işaretleri ve ayetleri görmezden gelmek, onları örtbas etmek ve dolayısıyla inkâr etmek anlamına gelir. Bu, hakikati bile bile reddetme eylemini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr'ü 'nimeti örtmek' veya 'hakkı inkâr etmek' olarak tanımlar. Ayetteki bağlamda, Allah'ın varlığına, birliğine ve gönderdiği ayetlere karşı nankörlük etmek, onları kabul etmemek ve reddetmek anlamındadır. Bu, sadece bir inanmama hali değil, aynı zamanda bilinçli bir karşı çıkış ve reddediştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramını Kur'an'ın temel kavramlarından biri olarak inceler ve onu 'Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük' ve 'hakikati reddetme' olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın açık delillerine rağmen O'nu ve O'nun mesajını inkâr edenlerin durumunu ifade eder. Bu, sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda ahlaki bir sapma ve sorumluluktan kaçınmadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesini 'açık işaret', 'alamet' ve 'delil' olarak tanımlar. Ayetteki 'âyâtillâh' ifadesi, hem evrendeki yaratılış delillerini (kozmik ayetler) hem de peygamberlere indirilen ilahi mesajları (Kur'an ayetleri) kapsar. Bu ayette, Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren her türlü açık delili ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): es-Sicistânî, 'âyet' kelimesinin 'alamet' ve 'delil' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın birliğini, kudretini ve hükümranlığını gösteren açık ve anlaşılır işaretleri ifade eder. Bu işaretler, hem tabiatta gözlemlenen olaylar hem de ilahi kitaplarda bildirilen hakikatlerdir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'âyet' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, hem evrensel delilleri hem de vahyedilen metinleri kapsadığını belirtir. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın varlığını ve gücünü gösteren tüm delilleri ve O'nun gönderdiği mesajları ifade eder. Bu ayetleri inkâr etmek, hakikati reddetmek anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'husrân' kelimesini 'sermayeyi kaybetmek' veya 'zarara uğramak' olarak açıklar. Ayetteki 'hâsirûn' ifadesi, Allah'ın ayetlerini inkâr edenlerin, dünya hayatında doğru yolu kaybettikleri gibi ahirette de ebedi kurtuluşu kaybedeceklerini, yani en büyük zarara uğrayacaklarını belirtir. Bu, sadece maddi bir kayıp değil, manevi ve ebedi bir kayıptır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'husrân'ın 'kâr yerine zarar etmek' anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki bağlamda, Allah'ın ayetlerini inkâr edenlerin, kendilerine verilen ömür ve imkanları yanlış yolda harcayarak, dünya ve ahiret saadetini kaybettiklerini, dolayısıyla en büyük zarara uğrayanlar olduklarını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'husrân' kavramını Kur'an'ın temel ahlaki kavramlarından biri olarak ele alır ve onu 'nihai başarısızlık' veya 'ebedi kayıp' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın ayetlerini inkâr etmenin sonucunda kişinin hem bu dünyada hem de ahirette gerçek mutluluğu ve kurtuluşu elde edemeyeceğini, yani en büyük kaybedenler olacağını ifade eder.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-63) Lehu mekâlîdu's semâvâti ve'l ard, vellezîne keferû bi âyâtillâhi ulâike humul hâsirûn.
(39-63) Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allâh'ın âyetlerini inkâr edenler ise, işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir.
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
"Lehu mekâlîdu's semâvâti ve'l ard" (Göklerin ve yerin anahtarları (hazîneleri) O'nundur): "Mekâlîd" kelimesi, "anahtarlar" demektir. Anahtar, hazîneyi açan şeydir; bu sebeple mecâzen "hazîne" ma'nâsı da kastedilmiştir. Hem hazîneler hem de hazînelerin anahtarları O'nun elindedir.
Zâhiren bu, göklerin ve yerin hazînelerinin (rızık, rahmet, yağmur ve diğer nîmetlerin) tamâmen Allâh'ın tasarrufunda olduğunu ifâde eder. Hiçbir kapı O açmadan açılmaz, O kilitlemeden kapanmaz.
Bâtınen "anahtar", Hakk'ın kullarının kalplerini açıp kapamasına işâret eder. Ma'rifet, keşf ve ilhâm kulun kendi çabasıyla açılmaz; Hakk dilediğinde kalbin kilidini açar, dilediğinde kapatır. Kulun yapabileceği kapının önünde hazır beklemektir; "feth" (açmak) Hakk'a âittir.
İbnü'l Arabî Hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de a'yân-ı sâbitelerin "mefâtîhu'l-gayb" (gaybın anahtarları) olduğunu beyân etmiştir (Ahmed Avni Konuk şerhi, Üzeyr Fassı, Cilt III, s. 100-101). Nitekim En'âm Sûresi 6/59'da: "Ve indehû mefâtihu'l-gaybi lâ ya'lemuhâ illâ hû" (Gaybın anahtarları O'nun katındadır; onları O'ndan başkası bilmez) buyrulur.
A'yân-ı sâbiteler ilm-i ilâhîdeki gizli hazînedir. Hakk'ın Zâtında gizli olan esmâ-i ilâhiyye, nefes-i Rahmânî ile bu a'yân üzerine tecellî ettiğinde zuhûra gelir. Böylece her ayn, mazharı olduğu ismin hazînesini açan bir anahtar olur. Bütün bu anahtarlar ise Ulûhiyyet mertebesinde "Allâh" isminin altında cem' olmuştur. İsm-i câmi' olan "Allâh" ismine ulaşan, bütün isimlere ve hazînelere ulaşmış olur. Bu sebeple "Allâh" ismi bütün anahtarların anahtarıdır (miftâhu'l-mefâtîh).
Bu hazînelerin hakîkatini ancak Allâh bilir; ancak dilediği kullarına sırların bir kısmını açar: "O gaybı bilendir; gaybını râzı olduğu resûller müstesnâ kimseye bildirmez" (Cin 72/26-27). Açılan da geri alınamaz: "Allâh insânlara rahmetinden ne açarsa, onu tutacak yoktur" (Fâtır 35/2).
"Vellezîne keferû bi âyâtillâhi ulâike humul hâsirûn" (Allâh'ın âyetlerini inkâr edenler ise, işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir): "Âyâtillâhi" (Allâh'ın âyetleri), elli dokuzuncu âyette belirtildiği gibi, hem Kur'ân âyetlerini hem de âfâkî ve enfüsî tecellîleri kapsar.
Allâh'ın âyetlerini inkâr edenler zâhiren Kur'ân'ı inkâr edenlerdir, bâtınen ise âlemin her zerresinde Hakk'ın bizâtihî zuhûrda olduğu gerçeğini reddedenlerdir. O dilediğine bu hakîkati (hazînelerini) açar, idrâk ve müşâhede ettirir, dilediğine de kapalı tutar, örter.
Anahtar hem açmaya (feth/bast) hem de kilitlemeye (kabz) yarar. Cenâb-ı Hakk, bu anahtarlarla mü'minlere rahmet hazînelerini açarken, inkârcılara o kapıları kilitler. Nitekim Şûrâ Sûresi 42/12'de meâlen buyrulur: "Göklerin ve yerin anahtarları (hazîneleri) O'nundur. O rızkı dilediğine yayar, dilediğine daraltır." Kâfirlerin "hüsrânı" (kaybı), işte bu kilitli kalma hâlidir.
"Hüsrân", ömür sermayesini kendini ve Hakk'ı tanımadan geçirerek zâyi' etmektir. "Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn" (Onlar hidâyet karşılığında dalâleti satın aldılar da ticâretleri kâr etmedi ve doğru yolu bulamadılar) (Bakara 2/16). Anahtarları elinde tutan Hakk'ı bırakıp, kendi vehimleriyle sahte bir ticârete girişenler, hakîkî hazîneden mahrûm kalırlar.