İçeriğe atla
Zümer 63Cüz 24 · Sayfa 465

Zümer Sûresi 63. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Lehu mekâlîdu-ssemâvâti vel-ard(i)(k) velleżîne keferû bi-âyâti(A)llâhi ulâ-ike humu-lḣâsirûn(e)

Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allah'ın ayetlerini inkar edenler var ya, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.

Zümer Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

(39-63) Lehu mekâlîdu's semâvâti ve'l ard, vellezîne keferû bi âyâtillâhi ulâike humul hâsirûn.

(39-63) Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Allâh'ın âyetlerini inkâr edenler ise, işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir.


Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

"Lehu mekâlîdu's semâvâti ve'l ard" (Göklerin ve yerin anahtarları (hazîneleri) O'nundur): "Mekâlîd" kelimesi, "anahtarlar" demektir. Anahtar, hazîneyi açan şeydir; bu sebeple mecâzen "hazîne" ma'nâsı da kastedilmiştir. Hem hazîneler hem de hazînelerin anahtarları O'nun elindedir.

Zâhiren bu, göklerin ve yerin hazînelerinin (rızık, rahmet, yağmur ve diğer nîmetlerin) tamâmen Allâh'ın tasarrufunda olduğunu ifâde eder. Hiçbir kapı O açmadan açılmaz, O kilitlemeden kapanmaz.

Bâtınen "anahtar", Hakk'ın kullarının kalplerini açıp kapamasına işâret eder. Ma'rifet, keşf ve ilhâm kulun kendi çabasıyla açılmaz; Hakk dilediğinde kalbin kilidini açar, dilediğinde kapatır. Kulun yapabileceği kapının önünde hazır beklemektir; "feth" (açmak) Hakk'a âittir.

İbnü'l Arabî Hazretleri Fusûsu'l-Hikem'de a'yân-ı sâbitelerin "mefâtîhu'l-gayb" (gaybın anahtarları) olduğunu beyân etmiştir (Ahmed Avni Konuk şerhi, Üzeyr Fassı, Cilt III, s. 100-101). Nitekim En'âm Sûresi 6/59'da: "Ve indehû mefâtihu'l-gaybi lâ ya'lemuhâ illâ hû" (Gaybın anahtarları O'nun katındadır; onları O'ndan başkası bilmez) buyrulur.

A'yân-ı sâbiteler ilm-i ilâhîdeki gizli hazînedir. Hakk'ın Zâtında gizli olan esmâ-i ilâhiyye, nefes-i Rahmânî ile bu a'yân üzerine tecellî ettiğinde zuhûra gelir. Böylece her ayn, mazharı olduğu ismin hazînesini açan bir anahtar olur. Bütün bu anahtarlar ise Ulûhiyyet mertebesinde "Allâh" isminin altında cem' olmuştur. İsm-i câmi' olan "Allâh" ismine ulaşan, bütün isimlere ve hazînelere ulaşmış olur. Bu sebeple "Allâh" ismi bütün anahtarların anahtarıdır (miftâhu'l-mefâtîh).

Bu hazînelerin hakîkatini ancak Allâh bilir; ancak dilediği kullarına sırların bir kısmını açar: "O gaybı bilendir; gaybını râzı olduğu resûller müstesnâ kimseye bildirmez" (Cin 72/26-27). Açılan da geri alınamaz: "Allâh insânlara rahmetinden ne açarsa, onu tutacak yoktur" (Fâtır 35/2).

"Vellezîne keferû bi âyâtillâhi ulâike humul hâsirûn" (Allâh'ın âyetlerini inkâr edenler ise, işte onlar hüsrâna uğrayanların ta kendileridir): "Âyâtillâhi" (Allâh'ın âyetleri), elli dokuzuncu âyette belirtildiği gibi, hem Kur'ân âyetlerini hem de âfâkî ve enfüsî tecellîleri kapsar.

Allâh'ın âyetlerini inkâr edenler zâhiren Kur'ân'ı inkâr edenlerdir, bâtınen ise âlemin her zerresinde Hakk'ın bizâtihî zuhûrda olduğu gerçeğini reddedenlerdir. O dilediğine bu hakîkati (hazînelerini) açar, idrâk ve müşâhede ettirir, dilediğine de kapalı tutar, örter.

Anahtar hem açmaya (feth/bast) hem de kilitlemeye (kabz) yarar. Cenâb-ı Hakk, bu anahtarlarla mü'minlere rahmet hazînelerini açarken, inkârcılara o kapıları kilitler. Nitekim Şûrâ Sûresi 42/12'de meâlen buyrulur: "Göklerin ve yerin anahtarları (hazîneleri) O'nundur. O rızkı dilediğine yayar, dilediğine daraltır." Kâfirlerin "hüsrânı" (kaybı), işte bu kilitli kalma hâlidir.

"Hüsrân", ömür sermayesini kendini ve Hakk'ı tanımadan geçirerek zâyi' etmektir. "Ulâikellezîneşterevûd dalâlete bil hudâ, fe mâ rabihat ticâretuhum ve mâ kânû muhtedîn" (Onlar hidâyet karşılığında dalâleti satın aldılar da ticâretleri kâr etmedi ve doğru yolu bulamadılar) (Bakara 2/16). Anahtarları elinde tutan Hakk'ı bırakıp, kendi vehimleriyle sahte bir ticârete girişenler, hakîkî hazîneden mahrûm kalırlar.


Âyet 64

Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(1)