Venufiḣa fî-ssûri fesa'ika men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi illâ men şâa(A)llâh(u)(s) śümme nufiḣa fîhi uḣrâ fe-iżâ hum kiyâmun yenzurûn(e)
Sur'a üflenir ve Allah'ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.
Ve sûra üflenmiştir. Göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Ancak Allah'ın dilediği müstesna. Sonra ona bir daha üflenmiştir. Bu defa da hep onlar kalkmışlar bakıyorlardır.
Zümer Suresi 68. ayet, kıyamet ve yeniden dirilişin temel aşamalarını 'sur'a üfleme eylemi üzerinden tasvir eder. Ayet, bu kozmik olayın dehşetini ve ardından gelen dirilişi, seçilen anahtar kavramlar aracılığıyla dilbilimsel ve semantik derinlikle ele almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sur' kelimesini 'sûret' (şekil) ile ilişkilendirerek, üflendiğinde canlıların ruhlarının bedenlerine yeniden şekil verecek bir araç olduğunu ima eder. Ayetteki bağlamda, bu, kıyametin başlangıcını ve dirilişin habercisi olan ilahi bir enstrümandır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sur'u mecazi olarak 'ses' veya 'çağrı' anlamında kullanır. Ayetteki 'sur'a üfleme, ilahi bir emrin veya çağrının sembolü olup, tüm varlıkları etkileyen büyük bir olayı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'sur' kavramının Kur'an'daki eskatolojik anlatılarda merkezi bir rol oynadığını belirtir. Bu, dünyanın sonunu ve yeni bir varoluşun başlangıcını işaret eden, kozmik bir dönüm noktasıdır. Ayetteki kullanımı, bu dönüşümün kaçınılmazlığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sa'ıka' fiilini 'ölmek' veya 'bayılmak' olarak açıklar. Ayetteki 'fesaaika' ifadesi, sura üflenmenin şiddetiyle göklerde ve yerde olanların yaşadığı ani ve ölümcül şoku anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'sa'ıka' kelimesinin 'yıldırım çarpması' veya 'şiddetli bir sesle helak olmak' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, bu, sur sesinin yol açtığı evrensel bir yok oluşu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'sa'ıka' fiilinin Kur'an'da genellikle ilahi bir müdahale sonucu meydana gelen ani ve yıkıcı bir etkiyi ifade ettiğini vurgular. Burada, sura üflenmenin tüm canlılar üzerindeki ölümcül ve kaçınılmaz etkisini betimler.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'şâe' fiilini 'irade etmek, dilemek' olarak tanımlar ve bunun Allah'a nispet edildiğinde mutlak ve sınırsız bir iradeyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'illâ men şâe Allah' ifadesi, Allah'ın dilediği kimselerin bu genel ölümden müstesna tutulacağını gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'meşîet'in (dileme) Allah'ın sıfatlarından olduğunu ve O'nun mutlak kudretini yansıttığını açıklar. Ayetteki istisna, Allah'ın iradesinin her şeyin üzerinde olduğunu ve bazı varlıkları bu genel kuraldan muaf tutabileceğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'uhra' kelimesinin 'diğer' veya 'ikinci' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'sümme nufiha fîhi uhra' ifadesi, sura ilk üflemeden sonra gerçekleşecek olan ikinci üflemeyi, yani diriliş üflemesini açıkça ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'uhra' kelimesinin 'tekrar' veya 'bir daha' anlamında kullanıldığını ve bu bağlamda bir eylemin tekrarını vurguladığını belirtir. Ayetteki kullanımı, kıyametin iki aşamalı bir süreç olduğunu, ölüm ve ardından dirilişin gerçekleşeceğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'kıyâm' kelimesini 'ayakta duranlar' olarak açıklar. Ayetteki 'fe izâ hum kıyâm' ifadesi, ikinci sura üflendikten sonra ölülerin dirilerek hemen ayağa kalktıklarını ve mahşer için hazırlandıklarını tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kıyâm'ın 'ayakta durma' ve 'bir işe koyulma' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki bağlamda, bu, dirilişten sonra insanların hesap vermek üzere hazır bir şekilde beklemelerini ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nazar' fiilinin 'bakmak' ve 'beklemek' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'yenzurûn' ifadesi, dirilen insanların şaşkınlık ve beklenti içinde etraflarına bakındıklarını, kıyamet sahnelerini gözlemlediklerini anlatır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'nazar'ın 'düşünerek bakmak' ve 'bir şeyi gözlemlemek' anlamlarına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, dirilenlerin sadece fiziksel olarak bakmakla kalmayıp, aynı zamanda içinde bulundukları durumu anlamaya çalıştıklarını ve ilahi hükmü beklediklerini ima eder.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Bir önceki âyette arzın kabza'da ve semâvâtın yemîn'de dürülmüş olacağı beyân edilmişti. Bu âyet, o sürecin nasıl başlayacağını tasvîr etmektedir.
"Ve nufiha fîs sûri" (Sûr'a üfürülecek): "Sûr" kelimesinin lügat ma'nâsı "ses çıkaran eğri boynuz"dur. Zâhir tefsîre göre Sûr, İsrâfîl (a.s.) tarafından üfürülecek olan borudur; birinci üflemede bütün canlılar ölecek, ikinci üflemede ise yeniden diriltilecektir. Bu iki üfleme, Kur'ân'da birçok âyette zikredilmiştir (Yâ-Sîn 36/51, Nebe' 78/18).
"Sûr" kelimesi, "sûret" ile aynı kökten gelir. Bu yönüyle Sûr'a üflenmesi, sûretlerin ve formların aslına rücû etmesini de îmâ eder. "Sûr" ve "sûret" kelimelerinin Cenâb-ı Hakk'ın "Musavvir" esmâsı ile de bağlantısı açıktır. Cenâb-ı Hakk "Musavvir" olarak lâtif varlıklara sûret vermiştir, Sûr'a üflenmesiyle o sûretleri aslına döndürecektir. Varlık nasıl "Kün!" emriyle var olduysa, yine ilâhî bir nefha ile hakîkatine rücû edecektir. Bu üfleme, halkiyyetin başlangıcındaki "Ve nefahtü fîhi min rûhî" (Ona ruhumdan üfledim) (Hicr 15/29) nefhasının mukâbilidir.
Sûr'a birinci üfleme, Hakk'ın "Mümît" ve "Kahhâr" esmâlarının tecellîsidir: Mümît ile canlıların hayâtı son bulur, Kahhâr ile mevcûdâtın istiklâl iddiâsı kahr olunur. İkinci üfleme ise "Muhyî" esmâsının tecellîsidir; Muhyî ile Hakk'ın murâd ettiği sûret üzere yeniden hayât bulur.
"Fe sa'ika" (düşüp ölür): "Sa'ika" kelimesi lügatte "bayılma, yıldırımla çarpılma" ma'nâsına gelse de, tefsîrlerde genelde "düşüp ölmek" şeklinde geçer. Bu, zâhiren fiziksel yaşamın sona ermesine, bâtınen ise "fenâ fillâh"a işârettir. Güneş doğduğunda yıldızların ışığı nasıl kaybolursa, Hakk'ın Zât tecellîsiyle beşerî varlık vehmi de "düşüp ölür"; kesret, vahdet deryâsında müstağrak olur.
"Men fîs semâvâti ve men fîl ardı" (göklerde ve yerde kim varsa): Müfessirlere göre "göklerde kim varsa" ifâdesiyle melekler kastedilmiştir. Ancak bu ifâde aynı zamanda, fezâda bizler gibi şuûrlu varlıklar olduğuna işâret ediyor olabilir. (bkz. Terzi Baba'nın Gökyüzü İnsânları Araştırması kitabı).
"İllâ men şâallâh" (Allâh'ın diledikleri dışında): Zâhiren istisnâ edilenlerin kimler olduğu tartışmalıdır; en yaygın kabul dört büyük melektir.
Bâtınen ise istisnâ edilenler, daha evvel fenâ ve bakâ'ya ulaşmış, "Mûtû kable en temûtû" (Ölmeden önce ölünüz) sırrına ermiş kimselerdir. Onlar için yeniden "ölmek" yoktur;
zîrâ zaten ölmüş olanı öldürecek bir nefha bulunmaz.
"Summe nufiha fîhi uhrâ" (Sonra Sûr'a bir daha üfürülecek): İkinci üfleyiş, daha evvelki hâlden yeni bir hâle geçişin işâretidir. Rivâyetlerde iki nefha arasında kırk (sene, ay veya gün; hangisi olduğu açıkça belirtilmemiştir) olduğu bildirilmiştir (Buhârî, Tefsîr, Zümer 3; Müslim, Fiten, 141). Bu ara dönem, seyr ü sülûkte fenâ ile bakâ arasındaki "berzah" hâline tekâbül eder.
"İzâ hum kıyâmun" (Bir de bakarsın ki onlar, ayağa kalkmış): Bu ifâde zâhiren, Sûr'a ilk üflemede ölenlerin ikinci üflemeden sonra dirilip kabirlerinden kalkışını ifâde eder.
"Kıyâm" kelimesi, "kıyâmet" ve "Kayyûm" ile aynı köktendir. Kıyâmet, kalkış ânıdır; kıyâm, kalkıp ayakta durma hâlidir; Kayyûm ise bizâtihî kâim olan, her şeyi ayakta tutan esmâdır. Bu kök birliği şu bâtınî hakîkati barındırır: Kıyâmetten sonra kıyâm eden, artık kendi benliğiyle değil, Kayyûm esmâsının tecellîsiyle kâimdir. Fenâ'dan geçen sâlik, kendi ayaklarıyla değil Hakk ile ayaktadır, bakâ billâh'tadır.
"Yenzurûn" (bakıyorlar): Zâhiren, yeniden dirilip kabirden çıkanların etrâfa "nazar etmesi" ya'nî bakıp incelemesidir. Bâtınen ise bakâ'ya ulaşan kişinin, eskisi gibi zannî ve vehmî olarak değil Hakk'ın gözüyle hayâtı seyretmesidir. Nitekim hadîs-i kudsîde "... Ben onun gören gözü olurum" buyrulmuştur (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6502).
Bu âyetin enfüsî ma'nâsını Terzi Baba özetle şöyle açıklar (geniş îzâhât için bkz. Terzi Baba, Ya'sîn Sûresi, s. 64-65):
Sûr, bâtınen bizim vücût varlığımızdır. İlâhî nefha bu sûra üflendiğinde, nefsânî bütün güçler sökülüp atılır ve nefsin kıyâmeti kopar. Bu, nefs-i emmârenin tasfiyesinin ta kendisidir. İlk adımda "Ve nefahtü fîhi min rûhî" (Hicr 15/29) nefhâ-yı ilâhîyyesi o bedene hayât verir; ardından bu âyetteki nefha ile nefsânî unsurlar oradan çıkarılır. O anda beden kabrinden çıkan nefsânî güçler kendi Rabb-i Hâss'larına dönerler; kırıcılık Kahhâr esmâsına, cebriyet Cebbâr esmâsına döner.
Dolayısıyla, her nefs, dünyâda iken hangi esmânın rengine büründüyse, sûr üflendiğinde de o esmânın hükmüyle haşr olunacaktır.
Âyet 69
وَاَشْرَقَتِ الْاَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا وَوُضِعَ الْكِتَابُ وَجٖٓيءَ بِالنَّبِيّٖنَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
(39-69) Ve eşrakatil ardu bi nûri rabbihâ ve vudıal kitâbu ve cîe bin nebiyyîne veş şuhedâi ve kudıye beynehum bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn.
(39-69) Yeryüzü, Rabbinin nûruyla aydınlanacak, (amel) defterleri konulacak, peygamberler ve şâhitler getirilecek, aralarında adâletle hükmedilecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir.