Ve eşrakati-l-ardu binûri rabbihâ ve vudi'a-lkitâbu vecî-e bi-nnebiyyîne ve-şşuhedâ-i ve kudiye beynehum bilhakki vehum lâ yuzlemûn(e)
Yeryüzü, Rabbinin nuruyla aydınlanır. Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Peygamberler ve şahitler getirilir ve haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hüküm verilir.
Yer, Rabbinin nuru ile parlamıştır. Kitap konmuş, peygamberler ve şahitler getirilmiş ve aralarında hak ile hüküm verilmektedir. Hem onlara hiç haksızlık yapılmaz.
Zümer Suresi 69. ayet, kıyamet günündeki yargılama sahnesini tasvir ederken, ilahi adaletin tecellisini ve her şeyin açıklığa kavuşmasını vurgular. Ayet, yeryüzünün ilahi nurla aydınlanması, amellerin kaydedildiği kitabın ortaya konulması ve peygamberler ile şahitlerin huzura getirilmesi gibi temel unsurlarla ahiret gününün dehşetini ve hakkaniyetini gözler önüne serer.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ş-r-q kökü, güneşin doğuşu ve ışık saçması anlamlarına gelir. Ayetteki 'eşrakat' fiili, yeryüzünün ilahi bir nurla aydınlanmasını, karanlığın dağılmasını ve her şeyin görünür hale gelmesini ifade eder. Bu, kıyamet gününde ilahi adaletin tecellisiyle hakikatlerin ortaya çıkışına bir işarettir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Buradaki 'eşrakat', mecazi olarak yeryüzünün Rabbinin adaleti ve hükmüyle aydınlanması, yani her şeyin açığa çıkması ve gizli kalmaması anlamındadır. Sanki yeryüzü, ilahi nurla acellerini ve hakikatleri ortaya koymaktadır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): El-Arz kelimesi, bilinen yeryüzü demektir. Ayetteki kullanımı, kıyamet gününde bu dünyanın, Rabbinin nuruyla aydınlanarak, hesap ve yargılamanın gerçekleşeceği bir sahneye dönüşeceğini gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Arz, yeryüzü ve dünya anlamlarına gelir. Ayetteki bağlamda, bu dünya hayatının son bulduğu ve ahiret hayatının başladığı bir geçiş noktasında, yeryüzünün ilahi bir tecelli ile aydınlanmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nur, hem maddi ışık hem de manevi aydınlık, hidayet ve hakikat anlamlarına gelir. Ayetteki 'Rabbinin nuru' ifadesi, kıyamet gününde ilahi adaletin ve hakikatin tüm açıklığıyla tecelli etmesini, hiçbir şeyin gizli kalmamasını simgeler. Bu nur, aynı zamanda ilahi kudretin ve azametin bir göstergesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'nur' kavramı, genellikle Allah'ın kendisiyle özdeşleştirilen, hidayet ve doğru yolu gösteren ilahi bir ışık olarak kullanılır. Zümer 69'daki 'Rabbinin nuru', kıyamet gününde tüm gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayan, şüpheleri gideren ve adaleti tesis eden ilahi bir aydınlanmayı ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Kitap, burada insanların dünya hayatında yaptıkları amellerin kaydedildiği defterdir. Kıyamet gününde bu kitabın açılması, her ferdin kendi yaptıklarını görmesi ve buna göre yargılanması anlamına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): El-Kitab, Kur'an'da farklı bağlamlarda ilahi vahyi, kaderi veya amel defterini ifade edebilir. Bu ayetteki 'vudi'a el-kitab' ifadesi, insanların amellerinin yazılı olduğu defterlerin ortaya konulması ve herkesin hesabının görülmesi için hazır hale getirilmesi anlamındadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nebî, 'nebe'' kökünden türemiş olup, haber veren, Allah'tan haber getiren demektir. Ayetteki 'nebiyyîn' ifadesi, kıyamet gününde peygamberlerin şahit olarak getirileceğini ve ümmetlerine tebliğ ettikleri mesajın doğruluğuna şahitlik edeceklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'nebî' kavramı, Allah'ın elçisi ve insanlığa rehberlik eden kişi olarak merkezi bir role sahiptir. Zümer 69'da peygamberlerin getirilmesi, onların tebliğ görevini yerine getirdiklerine dair şahitlik etmeleri ve ilahi adaletin bir parçası olarak yerlerini almaları anlamına gelir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Ş-h-d kökü, hazır bulunmak, görmek ve şahitlik etmek anlamlarına gelir. 'Şühedâ' kelimesi, kıyamet gününde peygamberlerin tebliğlerine, meleklerin amellere ve hatta ümmetlerin birbirlerine şahitlik edeceklerini ifade eder. Bu, yargılamanın tam bir adaletle gerçekleşeceğinin bir göstergesidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Şehitler, Kur'an'da hem Allah yolunda can verenler hem de hakikate şahitlik edenler anlamında kullanılır. Zümer 69'daki 'şühedâ', genel olarak kıyamet gününde hakikatin ortaya çıkmasına ve adaletin tecellisine katkıda bulunacak tüm şahitleri kapsar. Bu, melekler, peygamberler ve hatta bazı müminler olabilir.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Bir evvelki âyette Sûr'a üflenmesi ve ölülerin kıyâm etmesi anlatılmıştı; burada ise o kıyâmın ardından yaşanacak hâller tasvîr ediliyor.
"Ve eşrakatil ardu bi nûri rabbihâ" (yeryüzü, Rabbinin nûruyla aydınlanacak): Zâhiren, dirilişin ardından mahşer yerinin Allâh'ın nûruyla parlayacağını bildirmektedir. Bâtınen ise, bakâ'ya ulaşan kişinin arzının, ya'nî maddî ve ma'nevî varlığının Zâtî tecellîyle nûrlanacağı, artık o mahalde vehmî benlik ve nefsâniyet karanlığından eser kalmayacağı beyân edilmektedir.
"Eşrakat" kelimesi "şark" (doğu) ile aynı kökten olup, güneşin doğuşu gibi bir parlayışı ifâde eder. Nasıl ki güneş doğduğunda karanlık kalmaz, Zâtî tecellî zuhûr ettiğinde de vehmî benlik karanlığı kalmaz. Ancak maddi güneş batmaya mahkûmdur; Rabbin nûruyla aydınlanan gönülde ise artık gece ve batış yoktur.
Bir önceki âyette güneş doğduğunda yıldızların sönmesi ile fenâ tasvîr edilmişti; şimdi güneşin arzı aydınlatmasıyla bakâ tasvîr ediliyor. Fenâ'da yıldızlar (ya'nî izâfî benlikler) söner; bakâ'da arz (ya'nî sâlikin varlık sahası) Rabbin nûruyla aydınlanır.
Âyette "bi nûrillâh" değil "bi nûri Rabbihâ" buyrulması dikkat çekicidir. Her varlık, Allâh isminin altında birleşmekle birlikte, kendi Rabb-i Hâss'ının nûruyla aydınlanır.
"Ve vudıal kitâbu" (ve kitap ortaya konur): Müfessirler "kitap" kelimesini genelde amel defteri olarak yorumlamışlar ve mahşerde kişinin âkıbeti hakkında bu defterde yazılanlara göre hüküm verileceğini bildirmişlerdir. Nitekim "Kitap ortaya konmuştur; suçluları, onda yazılı olanlardan korkuya kapılmış görürsün" (Kehf 18/49) âyeti de bunu te'yîd eder.
Bâtınen ise "kitâbın ortaya konması", kulun hakîkatinin açığa çıkmasıdır. Bakâ billâha ulaşan kimsenin ahlâkı Kur'ân olmuştur. O kişi artık yaşayan bir Kur'ân, "Kur'ân-ı Nâtık"tır.
"Ve cîe bin nebiyyîne veş şuhedâi" (peygamberler ve şâhitler getirilecek): Zâhiren, mahşerde kurulacak mahkeme-i kübrâda insânlara Hakk'ın dâvetini getiren nebîlerin ve buna şâhit olan kimselerin hazır bulunacağını bildirmektedir.
"Nebî", Hakk'tan haber getiren demektir. "Şühedâ" ise hem "şâhitler" hem de "şehîtler" ma'nâsına gelir. Ehlullâh, hem nebîlerin getirdiği kitaplardaki hakîkatleri müşâhede eden şâhitler, hem de o uğurda izâfî benliğini fedâ eden şehîtlerdir.
"Ve kudıye beynehum bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn" (aralarında adâletle hükmedilecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir): Zâhiren, mahkeme-i kübrâda her konuda adâletle ve hikmetle hükmedilir ve hiç kimseye zulmedilmez. Bâtınen ise; bakâ'ya ulaşmış kimsenin varlığında Allâh "Hakk" ismiyle tecellî eder ve hükmeder. Böylece, esmâ-i ilâhiyye o kişiden dengeli ve kemâlli şekilde zuhûr eder, esmâların hepsinin hakkı verilir, hiçbirisine onları nefsânî yönden kullanmak sûretiyle zulmedilmez.
Zîrâ zulüm, bir şeyi âit olduğu yerin gayrına koymaktır. Adâlet ve hikmet ise her şeyi yerli yerine koymaktır. İrfân ehli, Celâl gereken yerde Celâl ile, Cemâl gereken yerde Cemâl ile muamelesini yapar. Gazap gereken yerde yumuşak davranmak veya rahmet gereken yerde sertleşmek zulümdür. İşte "Hakk ile hükmetmek" bu dengeyi ve mîzânı korumaktır.
Bu âyette dikkat çekici bir özellik vardır: Fiillerin fâilleri meçhûldür. Bu, bütün fiillerin hakîkî fâilinin Hakk olduğuna işârettir. Mahşer sahnesinde insân fâil değil münfail (fiili kabul eden)dir. Kitâbı koyan da, nebîleri getiren de, hükmü veren de O'dur. Bu meçhûl yapı silsilesi, "Lâ fâile illallâh" hakîkatinin Kur'ânî bir ifâdesidir.
Âyet 70
وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ
(39-70) Ve vuffiyet kullu nefsin mâ amilet ve huve a'lemu bi mâ yef'alûn.
(39-70) Her nefse, yaptığının karşılığı tastamam verilecektir. O, onların yaptıklarını en iyi bilendir.