İçeriğe atla
Zümer 69Cüz 24 · Sayfa 466

Zümer Sûresi 69. Âyet

الزمر

Sohbete sor

Ve eşrakati-l-ardu binûri rabbihâ ve vudi'a-lkitâbu vecî-e bi-nnebiyyîne ve-şşuhedâ-i ve kudiye beynehum bilhakki vehum lâ yuzlemûn(e)

Yeryüzü, Rabbinin nuruyla aydınlanır. Kitap (amel defterleri) ortaya konur. Peygamberler ve şahitler getirilir ve haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hüküm verilir.

Zümer Sûresi

Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.

Bir evvelki âyette Sûr'a üflenmesi ve ölülerin kıyâm etmesi anlatılmıştı; burada ise o kıyâmın ardından yaşanacak hâller tasvîr ediliyor.

"Ve eşrakatil ardu bi nûri rabbihâ" (yeryüzü, Rabbinin nûruyla aydınlanacak): Zâhiren, dirilişin ardından mahşer yerinin Allâh'ın nûruyla parlayacağını bildirmektedir. Bâtınen ise, bakâ'ya ulaşan kişinin arzının, ya'nî maddî ve ma'nevî varlığının Zâtî tecellîyle nûrlanacağı, artık o mahalde vehmî benlik ve nefsâniyet karanlığından eser kalmayacağı beyân edilmektedir.

"Eşrakat" kelimesi "şark" (doğu) ile aynı kökten olup, güneşin doğuşu gibi bir parlayışı ifâde eder. Nasıl ki güneş doğduğunda karanlık kalmaz, Zâtî tecellî zuhûr ettiğinde de vehmî benlik karanlığı kalmaz. Ancak maddi güneş batmaya mahkûmdur; Rabbin nûruyla aydınlanan gönülde ise artık gece ve batış yoktur.

Bir önceki âyette güneş doğduğunda yıldızların sönmesi ile fenâ tasvîr edilmişti; şimdi güneşin arzı aydınlatmasıyla bakâ tasvîr ediliyor. Fenâ'da yıldızlar (ya'nî izâfî benlikler) söner; bakâ'da arz (ya'nî sâlikin varlık sahası) Rabbin nûruyla aydınlanır.

Âyette "bi nûrillâh" değil "bi nûri Rabbihâ" buyrulması dikkat çekicidir. Her varlık, Allâh isminin altında birleşmekle birlikte, kendi Rabb-i Hâss'ının nûruyla aydınlanır.

"Ve vudıal kitâbu" (ve kitap ortaya konur): Müfessirler "kitap" kelimesini genelde amel defteri olarak yorumlamışlar ve mahşerde kişinin âkıbeti hakkında bu defterde yazılanlara göre hüküm verileceğini bildirmişlerdir. Nitekim "Kitap ortaya konmuştur; suçluları, onda yazılı olanlardan korkuya kapılmış görürsün" (Kehf 18/49) âyeti de bunu te'yîd eder.

Bâtınen ise "kitâbın ortaya konması", kulun hakîkatinin açığa çıkmasıdır. Bakâ billâha ulaşan kimsenin ahlâkı Kur'ân olmuştur. O kişi artık yaşayan bir Kur'ân, "Kur'ân-ı Nâtık"tır.

"Ve cîe bin nebiyyîne veş şuhedâi" (peygamberler ve şâhitler getirilecek): Zâhiren, mahşerde kurulacak mahkeme-i kübrâda insânlara Hakk'ın dâvetini getiren nebîlerin ve buna şâhit olan kimselerin hazır bulunacağını bildirmektedir.

"Nebî", Hakk'tan haber getiren demektir. "Şühedâ" ise hem "şâhitler" hem de "şehîtler" ma'nâsına gelir. Ehlullâh, hem nebîlerin getirdiği kitaplardaki hakîkatleri müşâhede eden şâhitler, hem de o uğurda izâfî benliğini fedâ eden şehîtlerdir.

"Ve kudıye beynehum bil hakkı ve hum lâ yuzlemûn" (aralarında adâletle hükmedilecek ve onlara asla zulmedilmeyecektir): Zâhiren, mahkeme-i kübrâda her konuda adâletle ve hikmetle hükmedilir ve hiç kimseye zulmedilmez. Bâtınen ise; bakâ'ya ulaşmış kimsenin varlığında Allâh "Hakk" ismiyle tecellî eder ve hükmeder. Böylece, esmâ-i ilâhiyye o kişiden dengeli ve kemâlli şekilde zuhûr eder, esmâların hepsinin hakkı verilir, hiçbirisine onları nefsânî yönden kullanmak sûretiyle zulmedilmez.

Zîrâ zulüm, bir şeyi âit olduğu yerin gayrına koymaktır. Adâlet ve hikmet ise her şeyi yerli yerine koymaktır. İrfân ehli, Celâl gereken yerde Celâl ile, Cemâl gereken yerde Cemâl ile muamelesini yapar. Gazap gereken yerde yumuşak davranmak veya rahmet gereken yerde sertleşmek zulümdür. İşte "Hakk ile hükmetmek" bu dengeyi ve mîzânı korumaktır.

Bu âyette dikkat çekici bir özellik vardır: Fiillerin fâilleri meçhûldür. Bu, bütün fiillerin hakîkî fâilinin Hakk olduğuna işârettir. Mahşer sahnesinde insân fâil değil münfail (fiili kabul eden)dir. Kitâbı koyan da, nebîleri getiren de, hükmü veren de O'dur. Bu meçhûl yapı silsilesi, "Lâ fâile illallâh" hakîkatinin Kur'ânî bir ifâdesidir.


Âyet 70

وَوُفِّيَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُوَ اَعْلَمُ بِمَا يَفْعَلُونَ

(39-70) Ve vuffiyet kullu nefsin mâ amilet ve huve a'lemu bi mâ yef'alûn.

(39-70) Her nefse, yaptığının karşılığı tastamam verilecektir. O, onların yaptıklarını en iyi bilendir.


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)