Kîle-dḣulû ebvâbe cehenneme ḣâlidîne fîhâ(s) febi/se meśvâ-lmutekebbirîn(e)
Onlara şöyle denir: "İçinde ebedi kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların kalacağı yer ne kötüdür!"
(Onlara): "Ebedî olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından" denir. Bak, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!
Zümer Suresi 72. ayet, cehennemin kapılarından girme emrini ve kibirlilerin kötü akıbetini vurgulamaktadır. Ayet, 'duhûl' (girme), 'ebvâb' (kapılar), 'cehennem' (cehennem), 'hâlidîn' (ebedi kalma), 'meşvâ' (durağı) ve 'mütekebbirîn' (kibirliler) gibi temel kavramlar üzerinden ahiret azabının şiddetini ve kibirin kötü sonucunu dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Duhûl (دخول), bir şeyin içine girmek, dahil olmak demektir. Ayetteki 'udhulû' (girin) emri, cehennemin kapılarından içeriye nüfuz etmeyi, oraya yerleşmeyi ifade eder. Bu, sadece fiziksel bir giriş değil, aynı zamanda o mekanın hükmü altına girmeyi de içerir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'udhulû' ifadesini mecazi bir anlamda değil, doğrudan bir emir olarak ele alır. Cehennemin kapılarından girmek, azabın başlangıcı ve kaçınılmazlığıdır. Bu, Allah'ın emrinin kesinliğini ve muhatapların bu emre uymak zorunda kalacaklarını gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ebvâb (أبواب), 'bâb' kelimesinin çoğuludur ve kapılar demektir. Cehennemin kapılarının zikredilmesi, onun farklı kısımları veya her bir günahkar grubun gireceği ayrı girişleri olduğuna işaret eder. Bu, azabın çeşitliliğini ve her bir kapının belirli bir günahkar zümreye tahsis edildiğini düşündürür.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Bâb (باب), bir yere giriş veya çıkış yeridir. Kur'an'da 'ebvâb' kelimesi, hem somut kapılar hem de mecazi olarak bir şeye ulaşma yolları için kullanılır. Ayetteki 'ebvâb' ifadesi, cehennemin çok katmanlı yapısını ve her bir kapının belirli bir azap türüne açıldığını ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cehennem (جهنم), ahirette azap yeri olan ateşin özel ismidir. Bu kelimenin kökeni hakkında farklı görüşler olmakla birlikte, Kur'an'da genellikle derinlik, karanlık ve şiddetli azap ile ilişkilendirilir. Ayetteki kullanımı, bu azap yerinin kesinliğini ve oraya girmenin kaçınılmazlığını vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Cehennem' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve ahiret inancının temel bir parçası olduğunu belirtir. Cehennem, sadece bir ceza yeri değil, aynı zamanda Allah'ın adaletinin tecelligahıdır. Ayetteki bağlamda, kibirlilerin hak ettiği nihai sonu temsil eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hulûd (خلود), bir şeyin uzun süre kalması veya ebediyen devam etmesi demektir. 'Hâlidîn' (kalıcılar) ifadesi, cehennemdeki azabın kesintisiz ve sonsuz olduğunu vurgular. Bu, azabın geçici değil, sürekli bir durum olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Hulûd, bir yerde uzun süre ikamet etmek ve oradan ayrılmamak anlamına gelir. Ayetteki 'hâlidîne fîhâ' (orada temelli kalacaklar) ifadesi, cehennem ehlinin azaptan kurtuluş umudunun olmadığını, azabın sürekli ve kesintisiz olacağını kesin bir dille ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Mesvâ (مثوى), 'sevâ' (ثوى) fiilinden türemiş olup, bir kişinin ikamet ettiği, kaldığı yer demektir. Ayette 'bî'se mesvâ' (ne kötü bir durak) ifadesi, cehennemin kibirliler için ne kadar kötü ve istenmeyen bir ikametgah olduğunu vurgular. Bu, oranın bir dinlenme veya huzur yeri değil, aksine bir azap ve ıstırap yeri olduğunu gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mesvâ, bir şeyin nihai durağı ve yerleştiği mekandır. Kur'an'da genellikle cennet veya cehennem için kullanılır. Ayetteki 'mesvâ' kelimesi, kibirlilerin son durağının cehennem olduğunu ve bu durağın kötülüğünü ifade ederek, onların akıbetinin vahametini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Tekebbür (تكبر), kişinin kendisini büyük görmesi, başkalarına karşı üstünlük taslamasıdır. 'Mütekebbirîn' (kibirliler), bu sıfatı taşıyan kimselerdir. Ayetteki kullanımı, cehennemin özellikle kibirliler için hazırlandığını ve kibirin Allah katında ne kadar büyük bir günah olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kibir' (tekebbür) kavramını Kur'an'da Allah'a karşı gelmenin ve O'nun büyüklüğünü inkar etmenin bir tezahürü olarak inceler. Mütekebbirler, Allah'ın ayetlerini ve emirlerini küçümseyen, kendilerini üstün gören kişilerdir. Bu ayet, kibirin ahiretteki en kötü sonuçlarından birine yol açtığını açıkça belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Tekebbür, kişinin hakkı kabul etmemesi ve insanları hor görmesidir. Mütekebbir, bu kötü ahlakı benimseyen kişidir. Ayetteki 'mütekebbirîn' ifadesi, bu kötü sıfatın sahiplerinin cehennemle cezalandırılacağını ve bu cezanın onların kibirlerine karşılık olduğunu vurgular.
Zümer Sûresi
Bu âyet-i kerîme bir önceki âyetin devâmıdır ve bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Bir önceki âyette cehennem ehli hakîkatlerini i'tirâf etmişlerdi; artık hüküm bildiriliyor:
"Kîle" (Onlara … denir): Burada sözü söyleyenin kim olduğu belirsizdir. Cehenneme girme emrinin Hakk'tan mı, meleklerden mi, yoksa kişinin kendi hakîkatinden mi geldiğini mübhem bırakılmıştır. Hakîkatte hepsi aynı kaynaktandır.
"Dhulû ebvâbe cehenneme" (Cehenneme kapılarından girin): Bu ifâdeler bir önceki âyette îzâh edilmişti.
Enfüsî yönden, sâlikin de sülûkü esnâsında cehennemî hâllerden geçmesi kaçınılmazdır. Nefsin hastalıklarıyla yüzleşmek, bir bakıma cehennemin kapılarından geçmektir. Ancak sâlik ile kâfir arasındaki fark, sâlikin bu kapılardan bilinçli olarak ve irşâd altında geçmesidir; o, cehennemden geçer ama orada kalmaz, zîrâ hedefi, bu hâllerden arınarak Hakk'a ulaşmaktır.
"Hâlidîne fîhâ" (Ebedî kalmak üzere): Bu, sonsuz bir zaman diliminden daha çok, cehennem ehlinin ma'nevî hâllerinin ve idrâklerinin artık sâbitlendiğini ve kalıcı hâle geldiğini ifâde etmektedir. Nitekim "hulûd" kökü, bir şeyin kendi tabîatı üzere kalması demektir. Dünyâ, değişim ve tekâmül yurdu; âhiret ise tahakkuk yurdudur. Orada artık dünyâdaki gibi bir tekâmül ve yeni kâbiliyyet kazanma imkânı yoktur.
Bir önceki âyet-i kerîmenin yorumunda Fusûsu'l-Hikem Ahmed Avni Konuk şerhinden bir alıntı yapılmış ve orada cehennem ehlinin muvakkat (geçici) ve müebbed (ebedî) olmak üzere iki ayrı zümre olduğu bildirilmişti. Geçici olanlar, ehl-i îmân olup günâhlarının ağır basması sebebiyle bunların bedelini ödeyip temizlenene kadar cehennemde kalacak olanlardır. Ebedî kalacak olanlar ise şirk ve küfür ehli ile münâfıklardır. Bu âyette ikinci gruptan bahsedilmekte, onların "kibir" vasfına vurgu yapılmaktadır.
"Mutekebbirîn" (Kibirlenenler): "Mütekebbir" zâhiren, "kibirlenen, büyüklenen" anlamındadır. Bâtınen ise, kendini Allâh'tan ayrı ve müstakil bir varlık olarak gören, onun emânet olarak verdiği vasıf ve kâbiliyetlerin kendine âit olduğunu iddiâ eden kişidir.
"Kibriyâ" yalnızca Hakk'a mahsûs olup, kula nispetle zemmedilmiş bir sıfâttır. Altmışıncı âyetin yorumunda geniş olarak işlendiği üzere, kulun kibirlenmesi ilâhî bir elbiseyi gasp etmeye kalkışmaktır. Kibrin en uç örnekleri İblîs'in kibri sebebiyle secde etmeye direnmesi (Bakara 2/34) ve Fir'avn'ın "Ene rabbukumul a'lâ" (Ben sizin en yüce rabbinizim) (Nâzi'ât 79/24) iddiâsıdır.
"Fe bi'se mesvel" (Kalacağı yer ne kötüdür): "Mesvâ" kelimesi geçici konaklama yeri değil, kalıcı ikâmetgâh demektir. "Bi'se mesvel mutekebbirîn" ifâdesiyle, kibir ehlinin artık değişiklik kabûl etmez bir sâbitliğe ulaştığı, firâk ve hicâb hâli üzere ebedî kalacağı beyân edilmektedir. İrfân ehline göre en büyük azap, ateşin yakması değil, Hakk'tan perdelenmenin kendisidir.
Âyet 73
وَسٖيقَ الَّذٖينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ اِلَى الْجَنَّةِ زُمَراًؕ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدٖينَ
(39-73) Ve sîkallezînettekav rabbehum ilel cenneti zumerâ, hattâ izâ câûhâ ve futihat ebvâbuhâ ve kâle lehum hazenetuhâ selâmun aleykum tıbtum fedhulûhâ hâlidîn.
(39-73) Rablerinden sakınanlar da bölük bölük (zümreler halinde) cennete sevk edilir. Nihâyet oraya vardıklarında, kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara derler ki: "Selâm size! Tertemiz geldiniz! Haydi, ebedî kalmak üzere buraya girin."