Vesîka-lleżîne keferû ilâ cehenneme zumerâ(an)(s) hattâ iżâ câûhâ futihat ebvâbuhâ ve kâle lehum ḣazenetuhâ elem ye/tikum rusulun minkum yetlûne ‘aleykum âyâti rabbikum veyunżirûnekum likâe yevmikum hâżâ(c) kâlû belâ velâkin hakkat kelimetu-l'ażâbi ‘alâ-lkâfirîn(e)
İnkar edenler grup grup cehenneme sevk edilirler. Cehenneme vardıklarında oranın kapıları açılır ve cehennem bekçileri onlara şöyle derler: "Size içinizden, Rabbinizin ayetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" Onlar da, "Evet geldi" derler. Fakat inkarcılar hakkında azap sözü gerçekleşmiştir.
İnkâr edenler bölük bölük cehenneme sevkedilmektedir. Nihayet oraya vardıklarında kapıları açılır ve bekçileri onlara: "İçinizden size Rabbinizin âyetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?" derler. Onlar da: "Evet geldi" derler. Fakat kâfirler üzerine azab kelimesi hak oldu.
Zümer Suresi 71. ayet, kıyamet gününde inkarcıların cehenneme sevk edilişini ve orada karşılaşacakları sorgulamayı tasvir eder. Ayet, 'sevk edilme', 'bölükler halinde olma', 'inkar etme', 'kapıların açılması', 'uyarıcıların gelmesi' ve 'azap sözünün gerçekleşmesi' gibi temel kavramlar üzerinden ahiret inancının önemli bir veçhesini sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sevḳ' kelimesinin bir şeyi arkasından iterek veya çekerek götürmek olduğunu belirtir. Ayetteki 'vesîka' (sürüldü) ifadesi, inkarcıların kendi istekleriyle değil, zorla ve şiddetle cehenneme doğru itildiğini, sevk edildiğini vurgular. Bu, onların akıbetlerinden kaçamayacaklarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'sâka' fiilinin mecazi olarak bir şeyi bir yere yönlendirmek, sevk etmek anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'vesîka' pasif formuyla, inkarcıların iradeleri dışında, ilahi bir hükümle cehenneme doğru yönlendirildiğini ve bu sevk edilişin kaçınılmaz olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'daki temel anlamının 'hakikati örtmek', 'nankörlük etmek' ve 'Allah'ın nimetlerini inkar etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'kefarû' ifadesi, sadece inanmamayı değil, aynı zamanda Allah'ın gönderdiği peygamberlerin getirdiği mesajı ve uyarıları bilerek ve isteyerek reddetmeyi, üzerini örtmeyi ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu, çiftçinin tohumu toprağa örtmesi gibi. Dini bağlamda ise, Allah'ın birliğini, peygamberliğini veya ahiret gününü inkar etmek, yani hakikati örtmek anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'kefarû' bu genel inkar ve hakikati örtme eylemini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfr'ün Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, ancak temelinde 'gerçeği gizleme, nankörlük etme ve ilahi mesajı reddetme' anlamlarının yattığını belirtir. Ayetteki 'kefarû' ifadesi, peygamberlerin getirdiği açık delillere rağmen inkarda ısrar edenlerin durumunu anlatır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'zümer' kelimesinin 'zümre'nin çoğulu olduğunu ve 'cemaat' veya 'fırka' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'zümeran' ifadesi, inkarcıların cehenneme dağınık bir şekilde değil, belirli gruplar halinde, belki de benzer günahları işleyenlerin bir araya toplanarak sevk edildiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'zümre' kelimesinin 'topluluk, cemaat' anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki 'zümeran' ifadesi, kıyamet gününde inkarcıların cehenneme sevk edilişinin kaotik bir bireysel dağılım değil, belirli düzen ve gruplar halinde gerçekleşeceğini, bu durumun onların çaresizliğini ve kaderlerini paylaştıklarını vurguladığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'feth' kelimesinin 'kapalı olan bir şeyi açmak' olduğunu belirtir. Ayetteki 'futihat' (açıldı) ifadesi, cehennem kapılarının inkarcılar için özel olarak açıldığını, onların oraya girmelerinin kaçınılmaz olduğunu ve bu açılışın bir karşılama değil, bir mahkumiyet eylemi olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'feth'in bir engeli kaldırmak ve bir şeyi görünür kılmak anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki 'futihat ebvâbuhâ' (kapıları açıldı) ifadesi, cehennemin inkarcılar için hazırlandığını, onların kaçış yollarının olmadığını ve bu açılışın ilahi bir hükmün tecellisi olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'inzâr' kavramının Kur'an'da 'gelecekteki bir tehlikeye karşı uyarıda bulunmak' ve 'korkutmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'yünzirûneküm' ifadesi, peygamberlerin inkarcıları sadece bilgilendirmekle kalmayıp, aynı zamanda onları bu dünyanın geçiciliği ve ahiretteki azabın şiddeti konusunda ciddi bir şekilde uyardıklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'inzâr'ın 'korkutmak' ve 'bir tehlikeye karşı uyarmak' olduğunu, bu uyarının genellikle bir delil veya işaretle birlikte yapıldığını açıklar. Ayetteki 'yünzirûneküm' ifadesi, peygamberlerin inkarcıları 'bugüne kavuşma' yani kıyamet ve hesap günü konusunda açık delillerle uyardıklarını, ancak onların bu uyarılara kulak asmadıklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hakk' kelimesinin 'doğruluk, gerçeklik' ve 'bir şeyin sabit olması, gerçekleşmesi' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'hakkati kelimetü'l-azâbi' (azap sözü gerçekleşti) ifadesi, Allah'ın inkarcılar hakkındaki azap vaadinin kesinleştiğini, geri dönülemez bir hüküm haline geldiğini ve artık kaçışın mümkün olmadığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'hakk'ın 'bir şeyin sabit olması, vacip olması' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'hakkati' fiili, Allah'ın azap sözünün inkarcılar için kaçınılmaz bir gerçeklik haline geldiğini, onların inkar ve isyanları sonucunda bu hükmün üzerlerine vacip olduğunu gösterir.
Zümer Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(39-71) Ve sîkallezîne keferû ilâ cehenneme zumerâ, hattâ izâ câûhâ futihat ebvâbuhâ ve kâle lehum hazenetuhâ e lem ye'tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ, kâlû belâ ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alâl kâfirîn.
Bu âyet-i kerîme bizlere Rahmâniyyet mertebesinden okunmaktadır.
Bir önceki âyette her nefse yaptığının karşılığının eksiksiz verileceği beyân edilmişti. Sûrenin bundan sonraki âyetleri, o ilkenin sahneye dönüşmüş hâlidir: İnsânlar, dünyâda hangi esmânın rengine büründülerse (ne tür ameller işledilerse), o esmânın hükmünce zümrelere ayrılır ve âkıbetlerine sevk edilirler.
Bu âyet ile yetmiş üçüncü âyet, cehennem ve cennet ehlinin âkıbetini mukâyeseli olarak anlatır. Burada kâfirlerin cehenneme sevki, yetmiş üçüncü âyette ise muttakîlerin cennete sevki tasvîr edilecektir.
"Keferû" (Kâfirler): "Küfr" örtmektir. Bu kavram, otuz yedinci âyetin yorumunda tafsilâtıyla îzâh edilmişti. Burada vurgulanan husûs ehl-i küfürün âkıbetidir.
"Sîkallezîne" (Sevk edilirler): Burada sevk edenin (fâilin) kim olduğu belirsizdir. Hakîkî fâil Hakk'tır, ancak zâhiren sevk melekler eliyle olur. Bâtınen ise kendi a'yân-ı sâbitesinin ve amellerinin netîcesi olarak kişi kendi kendisini sevk eder.
"İlâ cehenneme" (Cehenneme doğru): Cennet ve cehennemin hakîkati hakkında Ahmed Avni Konuk'un Fusûsu'l-Hikem şerhinde yaptığı îzâhı (Mukaddime, Cilt I, s. 77-81) burada kısaca özetleyelim:
Farklı Âlemlerde Cennet ve Cehennem Tecellîsi Cennet ve cehennem yalnızca öldükten sonra gidilecek mekânlar değildir; bunların her varlık mertebesinde tezâhürleri vardır. Önce ilâhî ilimde sâbit hakîkatleri (a'yân-ı sâbite), sonra misâl âleminde sûretleri, ardından şehadet âleminde iç içe geçmiş hâlleri mevcuttur. İnsân âleminde ise rûh ve kalp makâmı cennetin, nefs ve hevâ makâmı ise cehennemin ta kendisidir. Güzel ahlâkla vasıflananlar çeşitli nîmetlerle nîmetlenirken, nefsinin arzularına esîr olanlar türlü belâlarla azap çekerler. "Şüphesiz ki cehennem kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır" âyeti (Ankebût 29/54) bu ma'nâya işâret eder.
Âhiret Cennet ve Cehenneminin Mâhiyeti Âhiretteki cennet ve cehennem ruhânî değil cismânî olmakla birlikte, orada ruhâniyet gâliptir. Bu dünyâdan kıyas yaparak oraları anlamaya çalışmak yanıltıcıdır; zîrâ her âlemin kendine özgü kuralları vardır. Nasıl rü'yâda havada uçan insân buna şaşırmaz ve uyanınca garipserse, berzah ve âhiret hâlleri de öyledir. Hadîs-i kudsîde "Sâlih kullarım için göz görmemiş, kulak işitmemiş, kalbe hutur etmemiş şeyler hazırladım" buyurulması, cennetin tasavvur sınırlarımızı aştığını gösterir.
Cennetin Mertebeleri Cennet üç ana mertebede ele alınır: Birincisi, güzel amellerin karşılığı olan ef'al cennetidir ve dereceleri amellerin niceliğine göre farklılaşır. İkincisi, kulun ilâhî sıfâtlarla vasıflanması olan sıfât cennetleridir. Üçüncüsü ve en yücesi ise kulun kendi benliğinin Zât'ta mahv olmasıyla gerçekleşen Zât cennetleridir. Hakk Teâlâ'nın kendisi için de üç cennet vardır: a'yân-ı sâbite cenneti, ervâh cenneti ve şehadet âlemi—bunların hepsinde Hakk muhtelif perdeler ardında gizlenmiştir.
Cehennem Ehli ve Rahmetin Kuşatıcılığı Cehennem ehli iki kısımdır: Günâhkâr mü'minler geçici olarak cezalandırılıp sonra cennete girerler. Şirk ve küfür ehli ise ebediyen cehennemde kalır. Ancak İbnü'l-Arabî Hazretleri'nin bu ebedîliğin mâhiyeti hakkındaki işârî yorumu, kırkıncı âyetin yorumunda tafsilâtıyla ele alınmıştı: Azâbın nihâyetinde cehennem ehlinin mizâcı o ortama uyum sağlar ve rahmet-i ilâhiyye onları da kuşatır. Nihâyetinde "Erhamü'r-râhimîn"in rahmeti her şeyi kapsar.
"Zumerâ" (Bölük bölük (zümreler hâlinde)): "Zümer", "zümre"nin çoğuludur; "topluluk, grup, bölük" demektir. Sûrenin adı da bu kelimeden gelir. Sûre başından beri işlenen bütün temalar (tevhîd ile şirk, takvâ ile kibir, ihlâs ile riyâ) burada somut neticeleriyle karşımıza çıkmaktadır: Her insân, dünyâda hâkim olan ma'nevî hâline göre bir zümreye dâhil olarak haşr edilir. "Kişi sevdiğiyle berâberdir" (Buhârî, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 6168; Müslim, el-Câmiu's-Sahîh, hadîs no. 2640) hadîsi bu hakîkate işâret eder. Zümrelere ayrılma, rastgele değil, kişinin a'yân-ı sâbitesine, onu zuhûra getiren esmânın hükmüne ve dünyâ hayâtında işlediği amellere göredir.
"Hattâ izâ câûhâ futihat ebvâbuhâ" (Nihâyet oraya geldiklerinde, kapıları açılır): Cehennemin kapılarının çoğul olarak zikredilmesi, Hicr Sûresi 15/44 "Lehâ seb'atu ebvâb, li-kulli bâbin minhum cuz'un maksûm" (Onun yedi kapısı vardır; her kapıya onlardan bir grup ayrılmıştır) âyetine işâret eder. Bu yedi kapı, farklı günâh türlerine ve dolayısıyla farklı hicâb mertebelerine tekâbül eder. Her zümre cehenneme kendi hâline uygun, o hâle tahsîs edilmiş kapıdan girer.
Bâzı müfessirler yedi kapıyı, nefs-i emmâreden nefs-i sâfiyeye uzanan yedi nefs mertebesinin zıttı olarak yorumlamışlardır. Bâzılarıysa, yedi kapının, nefs-i emmârenin yedi temel hastalığına (kibir, haset, gadab, cimrilik, şehvet, obûrluk ve tembellik) tekâbül ettiğini ifâde etmiştir.
Bâtınî yönden ise her kapı, kişinin ism-i hâss'ına tekâbül eder. Her varlığın Hakk'a dönüşü kendi Rabb-i Hâss'ının kapısından olur ve orada ezelî hakîkatiyle yüzleşir.
"Ve kâle lehum hazenetuhâ" (Cehennem bekçileri onlara derler ki): Bu bekçiler, Allâh'ın Kahhâr, Müntakîm, Adl gibi celâli isimlerinin tecellîleridir; ilâhî adâletin ve düzenin görevlileridir.
"Hazenetuhâ e lem ye'tikum rusulun minkum yetlûne aleykum âyâti rabbikum ve yunzirûnekum likâe yevmikum hâzâ" (Size, aranızdan (içinizden) Rabbinizin âyetlerini okuyan ve sizi bu gününüze kavuşmakla uyaran bir resûl gelmedi mi?): Zâhiren, "size kavminizden, sizin dilinizi konuşan bir peygamber gelmedi mi?" demektir.
Bâtınen ise "minkum" (sizden, içinizden) ifâdesi bilhâssa dikkat çekicidir: Burada dışarıdan değil içeriden (kişinin nefsinden) gelen bir Resûl'den bahsediyor. Nitekim Tevbe Sûresi 9/128'de daha açık bir şekilde: "Lekad câekum resûlun min enfusikum azîz" (Andolsun ki size nefsinizden azîz bir Resûl geldi) buyrulmuştur. Bu âyet insânda Risâlet mertebesinin var olduğunun açık bir Kur'ânî delîlidir. Bu risâlet mertebesinin şehâdet âlemindeki tezâhürleri vicdân, ilhâm ve firâset gibi bâtınî uyarıcılardır. İnsânda ayrıca Ulûhiyyet mertebesi de vardır ve onun da delîllerinden birisi de "Ve nefahtu fîhi min rûhî" (ona ruhûmdan üfledim) (Hicr 15/29; Sâd 38/72) âyetidir. Özetle, insânda Abdiyyet, Risâlet ve Ulûhiyyet mertebeleri cem' olmuş hâldedir. İşte bu sebeple, "Ve lekad kerremnâ benî âdeme" (Andolsun ki Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık) (İsrâ 17/70) buyurulmuştur.
"Kâlû belâ " (Onlar: "Evet, geldi" derler"): Bu i'tirâf, elli dokuzuncu âyetteki "Belâ kad câetke âyâtî" (Hayır! Âyetlerim sana gelmişti) ifâdesinin karşılığıdır. Orada "fe'tekberte" (büyüklendin) denmişti; işte o kibrin âkıbeti burada zuhûr etmektedir. Artık mâzeret kapısı tamamen kapanmıştır.
"Ve lâkin hakkat kelimetul azâbi alâl kâfirîn" (Fakat azap sözü kâfirlerin üzerine hak olmuştur): "Azap kelimesinin hak olması", Allâh'ın onlara zulmetmesi değil, onların ezelî isti'dâdlarının gerektirdiği hükmün zuhûra gelmesidir. İbnü'l Arabî Hazretlerine göre "kelime", varlığın ezelî hakîkatini (a'yân-ı sâbitesini) ifâde eder. "Kelimetül azâb"ın hak olması, o kimselerin ezelî hakîkatlerinde yazılı olan hükmün, dünyâdaki fiilleri aracılığıyla tahakkuk etmesidir. Hakk Teâlâ hiç kimseye isti'dâdının ötesinde bir şey yüklememiştir; her nefs, kendi "kelime"sinin gereğiyle muâmele görür.