Ve-iżâ darabtum fî-l-ardi feleyse ‘aleykum cunâhun en taksurû mine-ssalâti in ḣiftum en yeftinekumu-lleżîne keferû(c) inne-lkâfirîne kânû lekum ‘aduvven mubînâ(n)
Yeryüzünde sefere çıktığınız vakit kafirlerin size saldırmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızdan ötürü size bir günah yoktur. Şüphesiz kafirler sizin apaçık düşmanınızdır.
Yeryüzünde sefere çıktığınızda kâfirlerin size bir kötülük yapacağından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Kuşkusuz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.
Nisâ 101. ayet, yolculuk ve korku durumunda namazın kısaltılmasına (kasr) ruhsat veren bir hükümdür. Ayet, 'darabe' fiilinin 'yolculuk etmek' anlamında mecazi kullanımını, 'cunah' kavramının 'günah/sakınca' anlamındaki fıkhî boyutunu ve 'kasr'ın namaz özelindeki tatbikini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayrıca 'küfr' ve 'adüv' kavramları, kafirlerin müminlere karşı tutumunu semantik olarak vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'darabe fi'l-ard' (ضَرَبَ فِي الْأَرْضِ) ifadesinin Arap dilinde 'yolculuk etmek' anlamına geldiğini belirtir. Bu, bir yerden bir yere hareket etme, seyahat etme manasındadır ve ayetteki 'yolculuk ettiğinizde' bağlamına tam olarak uyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'darabe fi'l-ard' ifadesini Kur'an'daki mecazi kullanımlardan biri olarak ele alır. Fiilin asıl anlamı 'vurmak' olmakla birlikte, 'yeryüzünde vurmak' tabiri, yolculuk esnasında ayakların yere vurulması metaforuyla 'yolculuk yapmak' anlamını kazanmıştır. Ayetteki 'darabtum' da bu mecazi anlamda kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'darb' kelimesinin çok çeşitli anlamlara geldiğini ve 'darabe fi'l-ard'ın 'yeryüzünde dolaşmak, seyahat etmek' manasına geldiğini açıklar. Bu kullanım, bir yerden başka bir yere intikal etmeyi ifade eder ve ayetteki namazı kısaltma ruhsatının yolculuk şartına bağlı olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cunah' kelimesinin 'meyletmek, eğilmek' kökünden geldiğini ve 'haktan sapma, günah işleme' anlamını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'feylese aleykum cunahun' (فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ) ifadesi, namazı kısaltmanın bir günah veya sakınca olmadığını, aksine caiz olduğunu ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'cunah'ın 'haktan sapma' veya 'günah' anlamına geldiğini ve fıkıh dilinde bir şeyin yapılmasında bir sakınca olmaması durumunu ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, yolculuk ve korku halinde namazı kısaltmanın şer'an bir mahzur teşkil etmediğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kasr' kelimesinin 'bir şeyi eksiltmek, azaltmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'takṣurū mine's-salāti' (تَقْصُرُوا۟ مِنَ ٱلصَّلَوٰةِ) ifadesi, namazın rekat sayısını kısaltmak, yani dört rekatlı namazları iki rekat olarak kılmak manasına gelir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kasr'ın lügatte 'eksiltme' olduğunu ve fıkıh terimi olarak namazın rekatlarını kısaltma ruhsatını ifade ettiğini açıklar. Ayet, bu ruhsatın yolculuk ve düşman korkusu gibi belirli şartlara bağlı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'kasr' kavramının Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını ancak 'namazı kısaltma' (kasru's-salât) teriminin özel bir fıkhi anlam kazandığını belirtir. Bu, Allah'ın kullarına tanıdığı bir kolaylık ve ruhsattır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'havf' kelimesinin 'bir şeyden dolayı endişe duymak, korkmak' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'in hıftum' (إِنْ خِفْتُمْ) ifadesi, kafirlerin bir fenalık yapmasından duyulan korkuyu şart koşarak namazı kısaltma ruhsatının temelini oluşturur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'havf'ın gelecekteki bir zarardan veya tehlikeden dolayı duyulan endişe olduğunu açıklar. Ayetteki 'korkarsanız' ifadesi, kafirlerin saldırı ihtimaline karşı bir tedbir olarak namazın kısaltılabileceğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda 'hakkı örtmek, inkar etmek' manasına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ellezîne keferû' (ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟) ifadesi, Allah'ın birliğini ve peygamberliğini inkar edenleri, yani müslüman olmayan düşmanları ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece inançsızlığı değil, aynı zamanda nankörlüğü ve Allah'ın nimetlerini reddetmeyi de içerdiğini vurgular. Bu ayette ise 'kafirler', müslümanlara karşı düşmanca tavır sergileyen, inançsız toplulukları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'adüv' kelimesinin 'sınırı aşmak, düşmanlık etmek' kökünden geldiğini ve 'düşman' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'adüvven mübînen' (عَدُوًّا مُّبِينًا) ifadesi, kafirlerin müslümanlara karşı açık ve belirgin bir düşmanlık içinde olduğunu vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): el-Kefevî, 'adüv'ün karşıtlık ve zıtlık ifade ettiğini, bir şeye karşı duran ve zarar vermek isteyen kimse olduğunu açıklar. Ayetteki 'kafirler size apaçık düşmandırlar' ifadesi, namazı kısaltma ruhsatının arkasındaki gerekçeyi, yani düşman tehlikesini pekiştirir.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(101) (Ve izâ darebtüm fîl Ardı feleyse aleyküm cünahun en taksuru mines Salâti, in hıftüm en yeftinekümüllezîne keferu* innel kafirîne kânu leküm adüvven mübînâ;)
“Yeryüzünde sefere çıktığınızda kâfirlerin size bir kötülük yapacağından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir vebal yoktur. Kuşkusuz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır.”