Vemen yuşâkiki-rrasûle min ba'di mâ tebeyyene lehu-lhudâ veyettebi' ġayra sebîli-lmu/minîne nuvellihi mâ tevellâ venuslihi cehennem(e)(s) vesâet masîrâ(n)
Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü'minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.
Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.
Nisâ 115. ayet, peygambere muhalefet etmenin ve müminlerin yolundan sapmanın vahim sonuçlarını dilbilimsel bir kesinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'şakaka' fiiliyle ayrılığı, 'hüdâ' ile doğru yolu ve 'sebîl' ile takip edilen yolu vurgulayarak, bu sapmanın ilahi cezaya yol açacağını bildirmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şakk (شق) kelimesi, bir şeyi ikiye ayırmak, yarmak anlamına gelir. 'Şikak' (شقاق) ise, iki tarafın birbirinden ayrılması, muhalefet etmesi demektir. Ayetteki 'yüşâkık' (يُشَاقِقِ) fiili, Peygamber'e karşı gelerek, onun yolundan ayrılmayı ve ona muhalefet etmeyi ifade eder. Bu, sadece fiziki bir ayrılık değil, aynı zamanda inanç ve amel noktasında bir karşıtlık ve düşmanlıktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Şikak (شقاق), düşmanlık ve muhalefet anlamındadır. 'Yüşâkık er-Resûl' ifadesi, Peygamber'e düşmanlık etmek, onun getirdiği dine ve sünnetine karşı çıkmak demektir. Bu, mecazi olarak, bir yolun ikiye ayrılması gibi, Peygamber'in yolundan ayrı bir yol tutmaktır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Şikak (شقاق), münafıklık ve düşmanlık manasına gelir. Ayetteki 'yüşâkık' (يُشَاقِقِ) fiili, Peygamber'e karşı gelmek, onunla ihtilafa düşmek ve ona muhalefet etmek suretiyle, müminlerin birliğinden ayrılmayı ve düşmanlık sergilemeyi ifade eder. Bu, kişinin kendi iradesiyle doğru yoldan sapmasıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Beyân (بيان), bir şeyin açıklığa kavuşması, netleşmesi demektir. 'Tebeyyene' (تَبَيَّنَ) fiili, bir şeyin kendiliğinden veya başkası tarafından açıklanarak, şüpheye yer bırakmayacak şekilde belirginleşmesini ifade eder. Ayetteki 'mâ tebeyyene lehu'l-hüdâ' (مَا تَبَيَّنَ لَهُ ٱلْهُدَىٰ) ifadesi, doğru yolun, yani İslam'ın ve Peygamber'in getirdiği hakikatlerin, o kişiye apaçık bir şekilde belli olması, şüpheye mahal bırakmayacak kadar netleşmesi anlamına gelir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Beyân (بيان), bir şeyin zihinde veya dış dünyada açıklığa kavuşmasıdır. 'Tebeyyene' (تَبَيَّنَ) ise, bir şeyin açıklık kazanması, ortaya çıkmasıdır. Ayetteki kullanımı, hidayetin, yani doğru yolun, kişinin idrakine sunulmuş ve onun için anlaşılır hale gelmiş olduğunu vurgular. Bu, kişinin artık mazeretinin kalmadığı bir durumu ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Beyân kökünden türeyen kelimeler, genellikle açıklık, netlik ve delil sunma anlamlarını taşır. 'Tebeyyene' (تَبَيَّنَ) fiili, bir bilginin veya gerçeğin, muhatap tarafından tam olarak kavranacak ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıklığa kavuştuğunu gösterir. Ayetteki bağlamda, hidayetin, yani doğru yolun, kişinin zihninde ve kalbinde hiçbir belirsizlik kalmayacak şekilde netleştiği anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hüdâ (هدى), lütuf ve ihsan yoluyla doğru yola iletmek demektir. Ayetteki 'el-hüdâ' (ٱلْهُدَىٰ) kelimesi, Allah tarafından gönderilen vahiy, Peygamber'in sünneti ve İslam dininin kendisi olarak anlaşılır. Bu, insanı dünya ve ahiret saadetine ulaştıran, şaşkınlıktan kurtaran ilahi rehberliktir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Hüdâ (هدى) kavramı, Kur'an'da genellikle 'doğru yol' veya 'Allah'ın doğru yolu' anlamında kullanılır ve 'dalâlet' (sapıklık) kavramının zıttıdır. Ayetteki 'el-hüdâ' (ٱلْهُدَىٰ), Allah'ın insanlara gönderdiği ilahi rehberliği, yani İslam dinini ve onun prensiplerini ifade eder. Bu, insanın hayatını düzenleyen ve onu doğru istikamete yönlendiren temel ilahi kılavuzdur.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Hüdâ (هدى), doğru yolu göstermek, irşat etmek demektir. Kur'an'da 'el-hüdâ' (ٱلْهُدَىٰ) kelimesi, Allah'ın insanlara peygamberler ve kitaplar aracılığıyla gönderdiği, onları karanlıklardan aydınlığa çıkaran, hakikate ulaştıran ilahi nuru ve yolu ifade eder. Ayetteki bağlamda, bu hidayet, kişinin artık inkar veya sapıklık için bir mazereti kalmayacak kadar açık ve net bir şekilde kendisine ulaşmıştır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Sebîl (سبيل), yol demektir. Ayetteki 'sebîli'l-mü'minîn' (سَبِيلِ ٱلْمُؤْمِنِينَ) ifadesi, müminlerin takip ettiği yolu, yani onların inançlarını, amellerini, ahlaklarını ve genel yaşam tarzlarını ifade eder. Bu, sadece bir fiziksel yol değil, aynı zamanda bir yaşam felsefesi ve metodolojisidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sebîl (سبيل), yürünülen yol anlamına gelir. Kur'an'da hem maddi hem de manevi yollar için kullanılır. 'Sebîli'l-mü'minîn' (سَبِيلِ ٱلْمُؤْمِنِينَ) ifadesi, müminlerin inanç, ibadet ve ahlak konularında takip ettikleri ortak yolu, yani İslam'ın genel prensiplerini ve cemaatin ittifak ettiği hükümleri ifade eder. Bu yoldan sapmak, cemaatten ayrılmak anlamına gelir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Sebîl (سبيل) kavramı, Kur'an'da genellikle 'yol' veya 'tarz' anlamında kullanılır ve belirli bir hedefe ulaşmak için izlenen yöntemi ifade eder. 'Sebîli'l-mü'minîn' (سَبِيلِ ٱلْمُؤْمِنِينَ) ifadesi, müminler topluluğunun ortaklaşa benimsediği ve uyguladığı inanç ve yaşam biçimini, yani İslam'ın ana akımını ve şeriatını temsil eder. Bu yoldan sapmak, toplumsal ve dini bir ayrılık anlamına gelir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Velâye (ولاية) ve tevelli (تولي), bir şeye yakın olmak, onu üstlenmek veya ona yönelmek demektir. 'Nüvellihî' (نُوَلِّهِۦ) fiili, Allah'ın, Peygamber'den ve müminlerin yolundan sapan kişiyi, kendi seçtiği sapık yola bırakması, onu o yöne döndürmesi anlamına gelir. Bu, ilahi bir ceza olarak, kişinin kendi tercihinin sonucunu yaşamasına izin vermektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Tevelli (تولي), bir şeye yönelmek, onu benimsemek demektir. 'Nüvellihî mâ tevella' (نُوَلِّهِۦ مَا تَوَلَّىٰ) ifadesi, Allah'ın, kişinin kendi isteğiyle yöneldiği, benimsediği sapık yolu ona kolaylaştırması, onu o yolda bırakması demektir. Bu, mecazi olarak, kişinin kendi tercihinin sonuçlarına katlanmasıdır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Velâye (ولاية), bir işi üstlenmek, bir şeye sahip olmak veya bir şeye yönelmek demektir. 'Nüvellihî' (نُوَلِّهِۦ) fiili, Allah'ın, doğru yoldan sapan kişiyi, kendi seçtiği yanlış yola yönlendirmesi, onu o yolda yalnız bırakması ve o yolun sonuçlarına maruz bırakması anlamına gelir. Bu, ilahi adaletin bir tecellisi olarak, kişinin özgür iradesiyle yaptığı seçimin karşılığını görmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Salâ (صلى) kelimesi, ateşe girmek veya ateşte yanmak demektir. 'Nuslihî' (نُصْلِهِۦ) fiili, Allah'ın o kişiyi cehennem ateşine sokacağını, onu orada yakacağını ifade eder. Bu, ahiretteki nihai cezayı ve azabı belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Salâ (صلى), ateşe girmek veya ateşte yanmak anlamına gelir. 'Nuslihî' (نُصْلِهِۦ) fiili, Allah'ın, Peygamber'e muhalefet eden ve müminlerin yolundan sapan kişiyi, cehennem ateşine atacağını ve onu orada azaplandıracağını açıkça belirtir. Bu, ilahi gazabın ve cezanın kesinliğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Salâ (صلى), ateşe girmek ve onun sıcaklığını hissetmek demektir. 'Nuslihî Cehennem' (نُصْلِهِۦ جَهَنَّمَ) ifadesi, Allah'ın o kişiyi cehenneme sokacağını ve orada ateşin azabına maruz bırakacağını bildirir. Bu, dünya hayatında yapılan yanlış seçimlerin ahiretteki kaçınılmaz sonucudur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sayr (صير), bir halden başka bir hale dönüşmek demektir. 'Masîr' (مَصِيرًا) ise, dönüş yeri, varış noktası veya akıbet anlamına gelir. Ayetteki 've sâet masîrâ' (وَسَآءَتْ مَصِيرًا) ifadesi, cehennemin, Peygamber'e ve müminlerin yoluna muhalefet edenler için ne kadar kötü bir dönüş yeri olduğunu, yani onların son durağının ne kadar feci olduğunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Masîr (مَصِيرًا), gidilecek yer, varılacak son nokta demektir. Ayetteki 'masîrâ' (مَصِيرًا) kelimesi, cehennemin, Allah'ın emirlerine karşı gelenler için nihai ve kötü bir akıbet olduğunu belirtir. Bu, kişinin dünya hayatındaki amellerinin sonucunda ulaşacağı son duraktır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Masîr (مَصِيرًا), bir şeyin nihai olarak varacağı yerdir. Ayetteki 'masîrâ' (مَصِيرًا) kelimesi, cehennemin, Peygamber'e ve müminlerin yoluna karşı çıkanlar için ne kadar kötü bir son olduğunu, onların varacağı yerin azap ve pişmanlık dolu olduğunu ifade eder. Bu, ilahi uyarının şiddetini gösterir.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(115) (Ve men yuşakıkırRasûle min ba'di mâ tebeyyene lehül hüdâ ve yettebı' ğayre sebîlil mu'minîne nüvellihi mâ tevellâ ve nuslihi cehennem* ve sâet mesîrâ;)
“Kim kendisine doğru yol besbelli olduktan sonra Peygamber'e karşı çıkar, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir gidiş yeridir.”