Lâ yuhibbu(A)llâhu-lcehra bi-ssû-i mine-lkavli illâ men zulim(e)(c) vekâna(A)llâhu semî'an ‘alîmâ(n)
Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz. Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.
Nisâ 148. ayet, Allah'ın kötülüğün açıkça dile getirilmesini sevmediğini, ancak zulme uğrayanların bu konuda istisna olduğunu vurgular. Ayet, Allah'ın her şeyi işiten ve bilen olduğunu belirterek bu ilahi prensibin temelini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hubb (حبّ), nefsin bir şeye meyletmesi ve onu güzel görmesidir. Allah'ın 'yuhıbbü' (يُحِبُّ) ifadesi, O'nun bir fiilden razı olması, onu beğenmesi ve ona mükafat vermesi anlamına gelir. Ayetteki 'lâ yuhıbbü' (لَا يُحِبُّ) ise, Allah'ın kötülüğün açıkça söylenmesinden razı olmadığını, onu hoş görmediğini ve buna karşılık ceza vereceğini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Hubb (حبّ), bir şeye karşı duyulan şiddetli meyil ve arzu halidir. Allah Teâlâ'nın 'hubb'u, O'nun bir şeye rızası ve onu övmesidir. Ayetteki olumsuz kullanımı, Allah'ın 'cehr bi's-sû'' (kötülüğü açıkça söyleme) fiilini tasvip etmediğini, ondan hoşlanmadığını ve bu fiilin O'nun rızasına aykırı olduğunu gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cehr (جهر), bir şeyi gizlemeden, açıkça ve yüksek sesle söylemektir. Ayetteki 'el-cehr bi's-sû'' (الْجَهْرَ بِالسُّوٓءِ), kötülüğü, yani başkasına yapılan zulmü veya bir şikayeti açıkça dile getirmeyi ifade eder. Allah, zulme uğrayanlar hariç, bu tür bir açıklığı sevmez.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Cehr (جهر), bir şeyi ortaya çıkarmak, açığa vurmaktır. 'Cehr bi's-sû'' (جهر بالسوء) ifadesi, kötülüğü veya şikayeti gizlemeden, herkesin duyacağı şekilde söylemek anlamına gelir. Ayet, bu tür bir açıklığın genel olarak hoş karşılanmadığını, ancak zulme uğrayanların durumunun farklı olduğunu belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cehr (جهر), bir şeyin görünür ve işitilir hale gelmesidir. 'Cehr bi's-sû'' (جهر بالسوء) ise, kötülüğün veya bir şikayetin sözle açıkça ifade edilmesidir. Ayet, bu açıklığın, zulme uğrayan kişinin hakkını arama bağlamında bir istisna teşkil ettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sû' (سوء), insanı üzen, kederlendiren her şeydir. Bu, hem fiil hem de söz olabilir. Ayetteki 'bi's-sû'' (بالسُّوٓءِ), sözle ifade edilen kötülüğü, yani başkasına yönelik kötü sözü, hakareti veya zulmü şikayet etmeyi ifade eder. Allah, zulme uğrayanlar dışında, bu tür sözlü kötülüğün açıkça dile getirilmesini sevmez.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sû' (سوء), her türlü çirkin, kötü ve zararlı şeydir. Ayetteki 'el-cehr bi's-sû'' (الْجَهْرَ بِالسُّوٓءِ) ifadesi, zulme uğrayan kişinin maruz kaldığı haksızlığı, kötü muameleyi veya zararı sözle ifşa etmesi anlamındadır. Bu, genel olarak hoş görülmese de, zulme uğrayan için bir ruhsat olarak sunulur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zulm (ظلم), bir şeyi yerinden başka yere koymak, hakkı sahibine vermemek veya haksızlık etmektir. Ayetteki 'men zulime' (مَن ظُلِمَ), kendisine haksızlık yapılan, hakkı gasp edilen veya eziyet gören kişiyi ifade eder. Bu kişi, maruz kaldığı zulmü açıkça dile getirme konusunda istisna tutulmuştur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Zulm (ظلم) kavramı, Kur'an'da genellikle 'sınırı aşmak', 'haksızlık etmek' ve 'bir şeyi ait olmadığı yere koymak' anlamlarında kullanılır. 'Men zulime' (مَن ظُلِمَ) ifadesi, bu kavramın pasif formunu temsil eder ve haksızlığa uğrayan, mağdur olan kişiyi işaret eder. Ayet, bu mağdurun, maruz kaldığı zulmü ifşa etme hakkına sahip olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Zulm (ظلم), bir kimsenin hakkına tecavüz etmek, ona haksızlık etmek veya haddi aşmaktır. 'Men zulime' (مَن ظُلِمَ) ifadesi, kendisine zulmedilen, haksızlığa uğrayan kişiyi tanımlar. Ayet, bu kişinin, uğradığı zulmü dile getirmesinin, genel olarak kötülüğün açıkça söylenmesinin hoş görülmemesi ilkesinden istisna tutulduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Semî' (سميع), işiten demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun her sesi, her sözü, gizli veya açık, işittiğini ifade eder. Ayetteki 'semî'an' (سَمِيعًا) sıfatı, Allah'ın zulme uğrayanların feryatlarını ve zulmedenlerin sözlerini işittiğini, dolayısıyla her şeyden haberdar olduğunu vurgular. Bu, hem bir uyarı hem de bir güvencedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Semî' (سميع), işitme duyusuna sahip olan demektir. Allah Teâlâ'nın 'Semî'' sıfatı, O'nun tüm sesleri, fısıltıları ve açıkça söylenenleri idrak ettiğini gösterir. Ayetteki 'semî'an' (سَمِيعًا) ifadesi, Allah'ın zulme uğrayanların şikayetlerini ve zulmedenlerin eylemlerini işittiğini, bu bilginin O'nun katında olduğunu ve buna göre hükmedeceğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Alîm (عليم), bilen demektir. Allah için kullanıldığında, O'nun her şeyi, geçmişi, şimdiyi ve geleceği, görüneni ve görünmeyeni bildiğini ifade eder. Ayetteki 'alîman' (عَلِيمًا) sıfatı, Allah'ın hem zulme uğrayanların durumunu hem de zulmedenlerin niyetlerini ve eylemlerini tam olarak bildiğini vurgular. Bu bilgi, O'nun adaletinin temelini oluşturur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İlm (علم) kavramı, Kur'an'da 'bilgi', 'idrak' ve 'gerçeği kavrama' anlamlarında kullanılır. Allah'ın 'Alîm' (عليم) sıfatı, O'nun mutlak ve sınırsız bilgiye sahip olduğunu gösterir. Ayetteki 'alîman' (عَلِيمًا) ifadesi, Allah'ın zulmün tüm boyutlarını, sebeplerini ve sonuçlarını bildiğini, dolayısıyla zulme uğrayanların durumunu en iyi şekilde değerlendireceğini belirtir.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(148) (Lâ yuhıbbullahul cehre Bissui minel kavli illâ men zulime* ve kânAllahu Semî'an Alîmâ;)
“Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz. Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.”