Feemmâ-lleżîne âmenû bi(A)llâhi va'tasamû bihi feseyudḣiluhum fî rahmetin minhu vefadlin veyehdîhim ileyhi sirâtan mustekîmâ(n)
Allah'a iman edip ona sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir.
Allah'a inanıp O'na sımsıkı sarılanları (Allah), kendisinden bir rahmet ve lutfa sokacak ve kendisine varan dosdoğru yola iletecektir.
Nisâ 175. ayet, Allah'a iman eden ve O'na sarılanların ilahi rahmet, lütuf ve doğru yola erişeceğini vurgulamaktadır. Ayet, iman, sarılma, rahmet, lütuf ve doğru yol kavramları üzerinden kurtuluşun temel dinamiklerini dilbilimsel bir derinlikle sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İman (أمن), kalbin tasdikiyle birlikte emniyet ve güven duygusunu ifade eder. Ayetteki 'âmenû' (ءَامَنُوا۟) fiili, Allah'a karşı tam bir güven ve teslimiyetle O'nun varlığını ve birliğini kabul etmeyi, O'nun emirlerine boyun eğmeyi ve O'ndan gelecek her şeye razı olmayı içerir. Bu, sadece sözlü bir ikrar değil, aynı zamanda kalbî bir tasdiktir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İman (أمن) kavramı Kur'an'da sadece 'inanmak' değil, aynı zamanda 'güvenmek' ve 'emniyette olmak' anlamlarını da taşır. Allah'a iman edenler, O'nun koruması altında emniyette hissederler. Bu ayetteki kullanımı, Allah'a tam bir teslimiyetle güvenerek O'nun vaatlerine inanmayı ve bu inançla hareket etmeyi ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İ'tisam (اعتصام), bir şeye tutunmak, ona sarılmak ve onunla korunmak demektir. Ayetteki 'va'tasamû bihi' (وَٱعْتَصَمُوا۟ بِهِۦ) ifadesi, Allah'ın ipine, yani Kur'an'a ve O'nun dinine sıkıca sarılmayı, böylece günahlardan ve sapkınlıklardan korunmayı mecazi olarak anlatır. Bu, Allah'ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmakla gerçekleşir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İ'tisam (اعتصام), bir şeyden korunmak için ona tutunmaktır. Allah'a sarılmak (اعتصام بالله), O'nun dinine, kitabına ve peygamberine tutunmak, O'nun emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak suretiyle O'nun korumasına sığınmaktır. Bu ayette, iman edenlerin Allah'ın rahmetine ve lütfuna erişebilmeleri için O'na sıkıca sarılmaları gerektiği vurgulanır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İ'tisam (اعتصام), bir şeye tutunarak ondan güç almak ve korunmaktır. Ayetteki 'va'tasamû bihi' (وَٱعْتَصَمُوا۟ بِهِۦ) ifadesi, Allah'ın dinine, Kur'an'a ve sünnete sıkıca bağlanmayı, böylece dünya ve ahiret sıkıntılarından korunmayı ifade eder. Bu, sadece bir tutunma değil, aynı zamanda bir sığınma ve güvenme eylemidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahmet (رحمة), acımayı ve iyilik yapmayı gerektiren bir incelik ve şefkat halidir. Allah'ın rahmeti ise, O'nun kullarına yönelik lütfu, ihsanı ve bağışlamasıdır. Ayetteki 'fî rahmetin minhu' (فِي رَحْمَةٍ مِّنْهُ) ifadesi, Allah'ın iman eden ve O'na sarılan kullarını kuşatacak olan geniş lütfunu ve merhametini ifade eder ki bu, cennet ve ahiret nimetlerini de kapsar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Rahmet (رحمة), Allah'ın kullarına yönelik lütuf ve ihsanıdır. Bu, O'nun yaratıklarına karşı duyduğu şefkatin bir tezahürüdür. Ayetteki bağlamda, Allah'a iman eden ve O'na sarılanların, O'nun özel rahmetine nail olacakları, yani dünya ve ahirette iyilik ve nimetlerle karşılaşacakları belirtilmektedir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Fazl (فضل), bir şeyin aslından fazla olması, yani bir lütuf ve ihsan demektir. Allah'ın fazlı, O'nun kullarına hak etmedikleri halde verdiği nimetler ve ihsanlardır. Ayetteki 've fadlin' (وَفَضْلٍ) ifadesi, Allah'ın rahmetine ek olarak, iman edenlere bahşedeceği ekstra lütuf ve nimetleri, yani cennetteki dereceleri ve diğer güzellikleri ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fazl (فضل), bir şeyin diğerinden üstün olması veya birine karşılıksız olarak verilen ihsan ve lütuftur. Allah'ın fazlı, O'nun cömertliğinin ve kereminin bir göstergesidir. Bu ayette, iman eden ve Allah'a sarılanların sadece rahmete değil, aynı zamanda O'nun sınırsız lütfuna ve ihsanına da mazhar olacakları vurgulanır ki bu, onların ahiretteki konumlarını yüceltecektir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sırat (صراط), açık ve geniş yol demektir. Kur'an'da genellikle 'sırat-ı müstakim' (صراط مستقيم) olarak geçer ve Allah'ın dini, yani İslam yolu kastedilir. Ayetteki 'sıraten müstakîmen' (صِرَٰطًا مُّسْتَقِيمًا) ifadesi, Allah'ın iman edenleri ve O'na sarılanları, kendilerine ulaştıracak olan dosdoğru, sapmaktan uzak, hak ve adalet yoluna ileteceğini mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sırat (صراط), geniş ve açık yol demektir. Kur'an'da 'sırat-ı müstakim' (صراط مستقيم) olarak geçtiğinde, Allah'ın razı olduğu, insanı cennete ulaştıran, hak ve adalet üzere kurulu İslam dinini ifade eder. Bu ayette, Allah'ın iman edenleri ve O'na sarılanları, dünya ve ahirette başarıya götürecek olan bu doğru yola hidayet edeceğini belirtir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Müstakim (مستقيم), eğriliği olmayan, dosdoğru demektir. 'Sırat-ı müstakim' (صراط مستقيم) terkibinde, Allah'ın yolunun hiçbir sapma veya eğrilik içermediğini, hak ve adaletten ayrılmadığını vurgular. Bu ayette, Allah'ın iman edenleri ve O'na sarılanları, şüphe ve sapkınlıktan uzak, apaçık ve doğru olan İslam yoluna ileteceği anlatılır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Müstakim (مستقيم) kelimesi, 'kavm' (ق و م) kökünden türeyerek 'doğruluk, istikamet' anlamlarını taşır. Kur'an'da 'sırat' kelimesiyle birlikte kullanıldığında, Allah'ın belirlediği, hiçbir eğriliği ve sapması olmayan, insanı hedefe ulaştıran mükemmel yolu ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın, iman edenleri dünya ve ahirette kurtuluşa götürecek olan bu dosdoğru yola yönlendireceğini belirtir.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(175) (Feemmellezîne âmenu Billâhi va'tesamu Bihi feseyüdhıluhüm fiy rahmetin minHU ve fadlin ve yehdîhim ileyHİ sıratan müstekîmâ;)
“Allah'a inanıp O'na sımsıkı sarılanları (Allah), kendisinden bir rahmet ve lutfa sokacak ve kendisine varan dosdoğru yola iletecektir.”