İllâ-lmustad'afîne mine-rricâli ve-nnisâ-i velvildâni lâ yestatî'ûne hîleten velâ yehtedûne sebîlâ(n)
Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.
Ancak gerçekten aciz ve zayıf olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç...
Bu ayet, hicret edemeyen, zayıf ve çaresiz bırakılmış kişilerin durumunu ele almaktadır. Anahtar kavramlar, bu kişilerin güçsüzlüğünü, bir çıkış yolu bulamama hallerini ve genel olarak zayıf bırakılmışlıklarını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'da'f' (ضعف) kelimesinin bedensel veya akli güçsüzlüğü ifade ettiğini belirtir. 'İstid'âf' (استضعاف) ise birini zayıf ve güçsüz bulmak veya zayıf düşürmek anlamına gelir. Ayetteki 'el-müstad'afîn' (المستضعفين) ifadesi, başkaları tarafından zayıf düşürülmüş, ezilmiş ve çaresiz bırakılmış kişileri tanımlar. Bu bağlamda, hicret etme gücüne sahip olmayan, baskı altında tutulan kimseleri ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'da'f'ın (ضعف) zıddının 'kuvvet' (قوة) olduğunu ve hem maddi hem de manevi anlamda güçsüzlüğü kapsadığını belirtir. 'İstid'âf' (استضعاف) ise bir kişinin kendi iradesi dışında zayıf bırakılması, başkaları tarafından güçsüzleştirilmesi durumudur. Ayetteki kullanımı, hicret etme imkanından mahrum bırakılan, fiziki veya sosyal engeller nedeniyle hareket edemeyen kişileri işaret eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'da'f' (ضعف) kökünden türeyen kelimelerin genellikle insanın acizliğini, güçsüzlüğünü ve Allah'a muhtaçlığını vurguladığını belirtir. 'Müstad'af' (مستضعف) kavramı ise, toplumda ezilen, baskı altında tutulan ve kendi kaderini tayin etme gücünden yoksun bırakılan kesimleri ifade eder. Ayette, bu kavram, hicret gibi önemli bir dini görevi yerine getiremeyen, dışsal faktörler nedeniyle engellenen kişilerin durumunu açıklar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'tav'' (طوع) kökünün itaat etmek, boyun eğmek ve bir şeye gücü yetmek anlamlarına geldiğini belirtir. 'İstita'a' (استطاعة) ise bir şeyi yapmaya güç yetirmek, muktedir olmak demektir. Ayetteki 'lâ yestatî'ûne' (لا يستطيعون) ifadesi, bu kişilerin hicret etmek veya bir çıkış yolu bulmak için gerekli güce ve imkana sahip olmadıklarını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'istita'a' (استطاعة) kelimesinin 'güç yetirmek' ve 'yapabilmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'lâ yestatî'ûne hîleten' (لا يستطيعون حيلة) ifadesi, onların herhangi bir çareye veya çıkış yoluna güçlerinin yetmediğini, yani bu konuda tamamen aciz olduklarını mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'tav'' (طوع) kökünün temel anlamının 'boyun eğmek, itaat etmek' olduğunu, ancak 'istita'a' (استطاعة) kalıbında 'bir işi yapmaya gücü yetmek, muktedir olmak' anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, müstaz'afların hicret etme veya kendilerini kurtarma konusunda fiziksel, maddi veya sosyal engeller nedeniyle güçsüz olduklarını belirtir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'havl' (حول) kökünün 'değişmek, dönüşmek' ve 'bir yerden başka bir yere geçmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Hîle' (حيلة) ise bir durumu değiştirmek, bir zorluktan kurtulmak için başvurulan yol veya çare demektir. Ayetteki 'hîleten' (حيلة) kelimesi, müstaz'afların içinde bulundukları zor durumdan kurtulmak için herhangi bir çıkış yolu veya çözüm bulamadıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hîle' (حيلة) kelimesinin, bir şeyi elde etmek veya bir zararı defetmek için kullanılan zekice bir yol veya tedbir olduğunu açıklar. Ayetteki 'lâ yestatî'ûne hîleten' (لا يستطيعون حيلة) ifadesi, bu kişilerin hicret etme imkanına sahip olmamaları nedeniyle, mevcut durumlarını değiştirecek veya kendilerini kurtaracak hiçbir çareye güçlerinin yetmediğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'hîle' (حيلة) kelimesinin Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, yani bir aldatma veya hilekarlık anlamında kullanılabileceğini, ancak bu ayetteki bağlamda 'çare, çözüm yolu' anlamında olduğunu belirtir. Burada, müstaz'afların içinde bulundukları sıkıntıdan kurtulmak için meşru bir yol bulamadıklarını ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hedy' (هدي) kökünün 'yol göstermek' ve 'doğru yolu bulmak' anlamlarına geldiğini belirtir. 'İhtidâ'' (اهتداء) ise doğru yolu bulmak, rehberlik edilmek demektir. Ayetteki 'lâ yehtedûne sebîlen' (لا يهتدون سبيلا) ifadesi, müstaz'afların hicret etmek için bir yol bulamadıklarını, yani bu konuda bir rehberlikten veya imkandan yoksun olduklarını mecazi bir anlatımla ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hedy' (هدي) kelimesinin 'lütuf ve incelikle yol göstermek' anlamına geldiğini açıklar. 'İhtidâ'' (اهتداء) ise bu yol gösterme sonucunda doğru yolu bulmaktır. Ayetteki 'lâ yehtedûne sebîlen' (لا يهتدون سبيلا) ifadesi, bu kişilerin hicret etmek için ne bir yol bulabildiklerini ne de bu konuda kendilerine yol gösteren bir rehberleri olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hedy' (هدي) kavramının Kur'an'da hem maddi (fiziki yol gösterme) hem de manevi (doğru inanca ve ahlaka yönlendirme) anlamlarda kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'lâ yehtedûne sebîlen' (لا يهتدون سبيلا) ifadesi, müstaz'afların hicret için fiziksel bir yol bulamadıkları gibi, bu konuda kendilerine yol gösterecek bir rehberlikten de mahrum olduklarını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'sebîl' (سبيل) kelimesinin 'yol' anlamına geldiğini ve hem maddi hem de manevi yolları kapsadığını belirtir. Ayetteki 'lâ yehtedûne sebîlen' (لا يهتدون سبيلا) ifadesi, müstaz'afların hicret etmek için herhangi bir fiziksel yol veya imkan bulamadıklarını açıklar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sebîl' (سبيل) kelimesinin 'yol' anlamına geldiğini ve genellikle bir amaca ulaşmak için takip edilen güzergahı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, müstaz'afların hicret gibi dini bir görevi yerine getirmek için gerekli olan fiziksel veya lojistik bir yolu bulamadıklarını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sebîl' (سبيل) kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda 'yol, yöntem, din, cihad' gibi anlamlara geldiğini belirtir. Bu ayetteki 'sebîlen' (سبيلا) ifadesi, müstaz'afların hicret etmek için bir çıkış yolu, bir imkan veya bir yöntem bulamadıklarını, yani tamamen çaresiz kaldıklarını ifade eder.
Nisâ Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(98) (İllel müstad'afîne minerRicali ven nisâi vel vildâni lâ yestetî'une hîleten ve lâ yehtedune sebîlâ ;)
“Ancak gerçekten aciz ve zayıf olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç...”