İż câet-humu-rrusulu min beyni eydîhim vemin ḣalfihim ellâ ta'budû illa(A)llâh(e)(s) kâlû lev şâe rabbunâ le-enzele melâ-iketen fe-innâ bimâ ursiltum bihi kâfirûn(e)
Hani onlara peygamberler önlerinden ve arkalarından gelmiş, "Allah'tan başkasına ibadet etmeyin" demişler, onlar da, "Eğer Rabbimiz dileseydi (Peygamber olarak) melekler indirirdi. Bu sebeple, biz sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz" demişlerdi.
Onlara Allah'tan başkasına kulluk etmeyin diye önlerinden ve arkalarından peygamberler geldiği zaman: "Eğer Rabbimiz dileseydi mutlaka melekler indirirdi. Biz sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeylere inanmayız." dediler.
Fussilet Suresi 14. ayet, peygamberlerin tebliğ ettiği tevhid mesajına karşı çıkan inkarcıların tavrını ve itirazlarını dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Ayet, 'peygamberler', 'kulluk', 'melekler' ve 'inkar' gibi temel kavramlar üzerinden tevhid mücadelesinin dinamiklerini gözler önüne sermektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'رسل' kökünden türeyen 'resul' kelimesini, 'bir şeyi bir yere göndermek' anlamından hareketle, Allah'ın emirlerini insanlara ulaştıran elçiler olarak tanımlar. Ayetteki 'er-Rusul' ifadesi, tevhid mesajını getiren peygamberlerin genelini ifade eder ve onların tebliğ görevine vurgu yapar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'resul' kavramını, 'bir haberle gönderilen kimse' olarak açıklar ve özellikle ilahi bir görevle gönderilen peygamberler için kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanım, bu peygamberlerin Allah'tan gelen bir mesajı insanlara ulaştırma misyonunu vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'عبد' kökünü 'boyun eğmek, zelil olmak' anlamlarıyla açıklar. Ayetteki 'tâ'budû' fiili, peygamberlerin insanları sadece Allah'a boyun eğmeye, O'na ibadet etmeye ve O'nun emirlerine itaat etmeye çağırdığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'abd' ve 'ibadet' kavramlarını Kur'an'ın merkezi kavramlarından biri olarak ele alır. Ona göre 'ibadet', sadece ritüelistik eylemlerden ibaret olmayıp, aynı zamanda Allah'a tam bir teslimiyet ve itaat halini ifade eder. Ayetteki 'illâ Allah'a kulluk etmeyin' ifadesi, tevhidin özünü, yani yalnızca Allah'a yönelme ve O'na teslim olma çağrısını yansıtır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'melek' kelimesini 'elçi' anlamında kullanır ve onların Allah'ın mesajlarını ileten varlıklar olduğunu belirtir. Ayette inkarcıların 'eğer Rabbimiz dileseydi melekler indirirdi' demesi, onların peygamberlerin insan olmasını yadırgadıklarını ve ilahi elçiliğin ancak melekler aracılığıyla olabileceğine dair yanlış bir anlayışa sahip olduklarını gösterir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'melek' kelimesinin 'elçilik' anlamından geldiğini ve Allah'ın emirlerini yerine getiren, görünmeyen varlıklar olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamda, inkarcılar peygamberlerin insan olmasını küçümseyerek, ilahi bir mesajın ancak melekler tarafından getirilebileceği yanılgısına düşmüşlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' kelimesinin asıl anlamının 'örtmek' olduğunu, dolayısıyla 'kafir'in de hakkı örten, gizleyen kimse olduğunu belirtir. Ayetteki 'kâfirûn' ifadesi, peygamberlerin getirdiği tevhid mesajını ve Allah'ın birliğini bile bile reddeden, inkar eden kimseleri tanımlar.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'küfr' kavramının Kur'an'da geniş bir anlam yelpazesine sahip olduğunu, ancak temelinde 'hakkı örtme, nankörlük etme ve inkar etme' anlamlarının yattığını vurgular. Ayetteki 'biz sizinle gönderileni inkar ederiz' ifadesi, inkarcıların peygamberlerin tebliğ ettiği ilahi hakikatlere karşı açıkça bir reddiye içinde olduklarını gösterir.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İz câethumur rusulu, O vakti hatırlaki hani onlara min beyni eydîhim ve min halfihim, önlerinden ve arkalarından peygamber gelmişti, onlardan daha önce ve daha sonra, ayrıca önlerinden yani hazırda karşı karşıya nasihat ettiler, arkalarından yani peygamber-lerinin sözleri onlara bazen daha sonra anlatılarak nasihat edildi.
ellâ tagbudû illallâh, kendi akıllarınız ile ilâh kabul ettiğiniz, ve nefislerinizin muhabbet ettiği, mahlûk cinsinden olan sûretlere gönül verip tapmayasınız. Ancak bütün bu âlemleri ve içinde bulunanları ve sizleri de halkeden kadiri mutlak olan Allah’a kulluk ediniz.
kâlû lev şâe rabbunâ, eğer Rabb’ımız dileseydi, demek sûreti ile Rabb’ı kabul etmekteler leenzele melâiketen, bunu yapabileceğini de biliyorlardı ancak rabb’ın yaptığı işlerini beğenmediklerini ifade ediyorlardı.
feinnâ bimâ ursiltum bihî kâfirûn Çünkü peygamberi meleklerden bekliyorlar idi, veya inkâr sebeblerini böyle perdeliyor idiler, bu yüzden peygamberlerini inkâr ediyorlar idi bu yüzden inkârcı, ehli küfürden oldular.
41.15*************فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِى الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذٖى خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ
(41/15) – (Feemmâ âdun festekberû fil ardı biğayril hakkı ve kâlû men eşeddu minnâ kuvveh, e ve lem yerav ennallâhellezî halekahum huve eşeddu minhum
kuvveten, ve kânû biâyâtinâ yechadûn.)
(41/15) – “Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, "Bizden daha güçlü kim var?" demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı.”
NOT= Bu âyet-i kerime’ye başlamadan, عَادٌ/ âd kelimesinin sayı değerlerine bir göz atalım. ع/Ayn, (70) ا/ elif (1-13) د/dal (4) tür, tek sayılar olarak toplarsak, (7+1+4=12) eder ki, hakikat-i Muhammed-i’dir. Ayrıca elif (13) tür. O da hakikat-ül Ahadiyyet-ül Ahmediyye’dir. Bu durumda ad kavminin bağlı olduğu yer bellidir.