Fe-emmâ ‘âdun festekberû fî-l-ardi biġayri-lhakki ve kâlû men eşeddu minnâ kuvve(ten)(s) eve lem yerav enna(A)llâhe-lleżî ḣalekahum huve eşeddu minhum kuvve(ten)(s) ve kânû bi-âyâtinâ yechadûn(e)
Ad kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, "Bizden daha güçlü kim var?" demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi inkar ediyorlardı.
Âd kavmine gelince onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar ve: "Bizden daha kuvvetli kim vardır?" dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Fussilet 15. ayet, Ad kavminin kibir, haksızlık ve Allah'ın kudretini inkar etme hallerini dilbilimsel olarak ele almaktadır. Ayet, 'istekberû', 'kuvvet' ve 'yecḥadûn' gibi temel kavramlar üzerinden bu kavmin akıbetine işaret ederken, Allah'ın yaratıcı gücünü vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kebîr kelimesi, hem maddî hem de manevî büyüklüğü ifade eder. İstikbâr ise, kişinin kendisini büyük görmesi, başkalarına karşı üstünlük taslamasıdır. Ayetteki 'istekberû' ifadesi, Ad kavminin Allah'ın emirlerine karşı gelerek, kendilerini yeryüzünde hak sahibi ve üstün görme halini, yani kibir ve gururlarını açıkça ortaya koymaktadır. Bu, hakka karşı bir direniş ve haddi aşmadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İstikbâr, kişinin kendisini büyük göstermesi, başkalarına karşı üstünlük iddia etmesidir. Ad kavminin 'yeryüzünde istikbâr etmesi', onların Allah'ın kendilerine verdiği nimetlere şükretmek yerine, bu nimetleri kendi güçlerine yorarak hadlerini aşmaları ve zulmetmeleri anlamındadır. Bu, mecazi olarak onların azgınlıklarını ve isyanlarını ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kibir (istikbâr), Kur'an'da genellikle Allah'a karşı gelme, O'nun ayetlerini ve peygamberlerini reddetme ile ilişkilendirilen olumsuz bir kavramdır. Ad kavminin istikbârı, onların Allah'ın kudretini ve hükmünü tanımayarak, kendi güçlerine aşırı güvenmelerini ve bu güvenle yeryüzünde bozgunculuk yapmalarını ifade eder. Bu, onların dinî ve ahlakî yozlaşmalarının bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kuvvet, bir şeyin fiili gerçekleştirmeye muktedir olmasıdır. Ad kavminin 'Bizden daha kuvvetli kim vardır?' sözü, onların fiziksel güçlerine ve maddi imkanlarına güvenmelerini, bu güçle kimsenin kendilerine karşı gelemeyeceğini düşünmelerini ifade eder. Ancak ayet, Allah'ın yaratıcı gücünün onlarınkinden çok daha üstün olduğunu vurgulayarak bu iddiayı çürütür.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kuvvet, bir şeyin kendi varlığını sürdürme ve başkaları üzerinde etki etme yeteneğidir. Ad kavminin kuvvet iddiası, onların kendi bedenî ve askerî güçlerine olan aşırı güvenlerini gösterir. Ayet, bu beşerî kuvvetin, Allah'ın yaratma ve yok etme kudreti karşısında hiçbir değerinin olmadığını, Allah'ın kuvvetinin mutlak ve sınırsız olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an'da 'kuvvet' kelimesi, genellikle fiziksel güç, kudret ve dayanıklılık anlamlarında kullanılır. Ad kavminin bu kelimeyi kullanması, onların kendi fiziksel üstünlüklerine ve savaşçı yapılarına olan inançlarını yansıtır. Ancak ayet, bu beşerî kuvvetin, her şeyi yaratan ve her şeye gücü yeten Allah'ın kudreti karşısında ne kadar zayıf kaldığını vurgulayarak, kavramın bağlamını ilahi kudretle ilişkilendirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Halk (yaratma), bir şeyi yoktan var etmek veya bir şeyi belirli bir ölçü ve düzen içinde meydana getirmektir. Ayetteki 'halakahum' ifadesi, Ad kavminin varoluşunun Allah'a ait olduğunu, onların kendi güçlerini Allah'tan aldıklarını ve dolayısıyla Allah'ın kudretinin onlarınkinden üstün olduğunu kanıtlar. Bu, onların 'Bizden daha kuvvetli kim vardır?' iddialarına karşı getirilen en güçlü delildir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Halk, bir şeyi örneksiz ve benzersiz bir şekilde icat etmektir. Allah'ın Ad kavmini yaratması, onların varlıklarının başlangıcını ve devamlılığını Allah'ın kudretine borçlu olduklarını gösterir. Bu, onların kendi güçlerine dayanarak kibirlenmelerinin anlamsızlığını ortaya koyar, çünkü varlıkları dahi Allah'ın yaratma fiilinin bir sonucudur.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cuhûd, bir şeyi bildiği halde inkar etmek, reddetmektir. Ad kavminin 'ayetlerimizi yecḥadûn' ifadesi, onların Allah'ın varlığına ve kudretine dair açık delilleri görmelerine rağmen, bunları bile bile ve kasıtlı olarak inkar ettiklerini gösterir. Bu, sadece bir bilgisizlik değil, aynı zamanda bir direniş ve isyandır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cuhûd, kalben bildiği bir şeyi dille inkar etmektir. Ayetteki 'yecḥadûn' kelimesi, Ad kavminin Allah'ın ayetlerinin hak olduğunu bilmelerine rağmen, kibirleri ve dünya sevgileri yüzünden bunları açıkça reddetmelerini ifade eder. Bu, onların sadece inkarcı değil, aynı zamanda gerçeği gizleyen ve çarpıtan bir topluluk olduklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cuhûd (inkar), Kur'an'da genellikle Allah'ın varlığına, birliğine ve peygamberlerin getirdiği mesajlara karşı gösterilen bilinçli bir ret tavrını ifade eder. Ad kavminin ayetleri inkar etmesi, onların sadece Allah'ın kudretini değil, aynı zamanda O'nun gönderdiği delilleri ve uyarıları da göz ardı ettiklerini gösterir. Bu, onların helak olmalarına yol açan temel ahlaki ve dini sapmalarından biridir.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Feemmâ âdun, Ad kavmine gelince, festekberû, büyüklük tasladılar. fil ardı yer yüzünde biğayril hakkı haksız yere.
عَادٌ Ayn-ı, göz, gözenek, kaynak, demektir. Önünde ki, elifi ise ahadiyyet demektir. Sondaki (d)-dal ise, delil demektir, yani (ad)ın aslının, ayn 70 yani nefs mertebe-lerinin yaşantısının içinde açık seçik, gören göz, tarafın-dan görüleceği ifade edilmiştir. Ve elif 1 ve 13 tür, ve bütün mertebeler kendinde mevcud olduğundan, ayn-ı her mertebede destekleyerek onlara azamet ve son vermiştir. (d-dal) olan (4) ile de dört mertebeden zuhuruna delil olmuştur, ancak “âd” kavmi bu hakikatleri tamamen nefsi kullanarak kendilerinde asaleten bulunan kâdir ve muktedir, sıfatlarını nefislerine kaptırarak bunları beşeriyetleri ile sahiplenerek tekebbür ederek
kendilerini büyük ve güçlü addererek yer yüzünde ve beden arzlarında haksız yere büyüklendiler, ve “âd” ın dalı delilleri iken dalâletleri oldu.
ve kâlû, dediler, “men/kim,” diyerek hem kendileri ne hemde başkalarına Hakk’tan ayrı birer kimlik vererek, kesrete ve nefsi benliğe düştüler. “Kim” daha güçlü, kuvvetli.
eşeddu minnâ kuvveten, bizden daha şiddetli, kuvvetli diyerek, Hakk’ın kâdir, kudret ve kuvvet sıfatla-rını kendilerine mâl ederek, ve kendilerini Hakk’ın karşı-sında ayrı birer varlık görerek, ve ayrıca böyle bir iddiada da bulunarak, şirk ve benlik davasında bulundular.
e ve lem yerav, görmedilermi? Göremediler, çünkü gözlerinde ve kâlplerinde beşeriyet, ve benlik perdeleri vardı. Ennallâhe, şüphesiz ve muhakkak ki, Allah, ellezî, öyle bir Allah ki. Halekahum, onları halketti, evvelâ onların a’yân-ı sâbite/kaza, onların programlarını düzenledi, sonra onları oradan âlemi ervaha nüzül ettirdi, oradan da âlemi melekûta, “rububiyyet” e nüzül ettirdi, oradan da, Anne Baba vasıtası ile, ef’âl şehâdet âleminde zuhura çıkardı ve onlara birer beşeri vücûd ve nefs verdi. İşte onlar bu aşamaları unttular, kendilerini, kendileri meydana getirmiş zannettiler.
Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını kendi güçleri ve malları gibi kullanarak, hayali! Ancak çok kuvvetli birer nefsi benlik oluşturdular.
Huve, o hüvenin “he” si hüvviyyeti mutlaka, ve hüvviyyeti mukayyede dir. Yani burada “he” iki gözlüdür, bir gözü zâtının hüvviyyetini, diğer gözü ise mahlûkunun o mahal kadar, zuhura gelen hüvviyyetini ifade ederki, mahlûk görünümündeki sayı değeri beş’tir, ve her mertebeyle bağlantısı vardır, bu bağlantıyı ise “vav” ile kurmaktadır, o da velâyettir. Sayı değeri altı’dır. Ve altı cihettende zuhur etmektedir. İkisini toplarsak, (5+6=11)
eder ki, Hazret-i Muhammed’dir. İşte “hüve” diğer şekli ile “huu” bâtında “O” olan Hakk, zâhirde ise “huu/o” nun temsil yeri ve zuhur mahalli olan, ve bu âlemde ismi a’zam olan Rasûl Muhammed aleyhisselâmdır ki, hükmü bütün âlemlerde geçerlidir.
eşeddu minhum, İşte bu yüzden O her bir esmâ cihetinden faaliyette onlardan daha şiddetli ve hükmünü yürütücüdür. kuvveten, kudret ve kuvvet yönüyle de.
Buraya kadar Rahmâniyyet mertebesinden tarif ile verilen bilgilerdir.
ve kânû, idiler/oldular, biâyâtinâ, âyetlerimizi, yec-hadûn, cehaletleri yüzünden inadına inkâr ediyorlar.
Bölümü ise Hakk’ın kendisi tarafından, ve hâl ifadesi ile belirtilmektedir. Yani normalde, inkâr ediyorlar. Yerine inkâr ettiler, geçmiş zaman kullanılması lâzım gelirken, inkâr edyorlar, e ve lem yerav, görmedilermi? Hükmü ilede maziden geçmişten değil yaşanan halken bahsedilmektedir, bu husus ise açık olarak görüldüğü gibi zamanımızda ve her zamanda olabilecek gizli “Âd” kavimlerinden bahsedilmekte, ayrıca içimizde olan nefislerimizin de her an bu tür ahlâk ve benlik üzere ortaya çıkıp, büyüklük davasında bulunabileceğinden, Cenâb-ı Hakk bu hususta, bizleri zâtından ve hâl mertebesi üzerinden bu misal ile ikaz etmektedir,
41.16*************فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رٖيحًا صَرْصَرًا فٖى اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذٖيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْىِ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ
(41/16) – (Feerselnâ aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nehısâtin linuzîkahum azâbel hızyi fil hayâtid
dunyâ, ve leazâbul âhırati ahzâ ve hum lâ yunsarûn.)
(41/16) – “Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o mutsuz kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azâbı elbette daha rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.”