İçeriğe atla
Fussilet 15Cüz 24 · Sayfa 478

Fussilet Sûresi 15. Âyet

فصلت

Sohbete sor

Fe-emmâ ‘âdun festekberû fî-l-ardi biġayri-lhakki ve kâlû men eşeddu minnâ kuvve(ten)(s) eve lem yerav enna(A)llâhe-lleżî ḣalekahum huve eşeddu minhum kuvve(ten)(s) ve kânû bi-âyâtinâ yechadûn(e)

Ad kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, "Bizden daha güçlü kim var?" demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi inkar ediyorlardı.

Fussilet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Feemmâ âdun, Ad kavmine gelince, festekberû, büyüklük tasladılar. fil ardı yer yüzünde biğayril hakkı haksız yere.

عَادٌ Ayn-ı, göz, gözenek, kaynak, demektir. Önünde ki, elifi ise ahadiyyet demektir. Sondaki (d)-dal ise, delil demektir, yani (ad)ın aslının, ayn 70 yani nefs mertebe-lerinin yaşantısının içinde açık seçik, gören göz, tarafın-dan görüleceği ifade edilmiştir. Ve elif 1 ve 13 tür, ve bütün mertebeler kendinde mevcud olduğundan, ayn-ı her mertebede destekleyerek onlara azamet ve son vermiştir. (d-dal) olan (4) ile de dört mertebeden zuhuruna delil olmuştur, ancak “âd” kavmi bu hakikatleri tamamen nefsi kullanarak kendilerinde asaleten bulunan kâdir ve muktedir, sıfatlarını nefislerine kaptırarak bunları beşeriyetleri ile sahiplenerek tekebbür ederek

kendilerini büyük ve güçlü addererek yer yüzünde ve beden arzlarında haksız yere büyüklendiler, ve “âd” ın dalı delilleri iken dalâletleri oldu.

ve kâlû, dediler, “men/kim,” diyerek hem kendileri ne hemde başkalarına Hakk’tan ayrı birer kimlik vererek, kesrete ve nefsi benliğe düştüler. “Kim” daha güçlü, kuvvetli.

eşeddu minnâ kuvveten, bizden daha şiddetli, kuvvetli diyerek, Hakk’ın kâdir, kudret ve kuvvet sıfatla-rını kendilerine mâl ederek, ve kendilerini Hakk’ın karşı-sında ayrı birer varlık görerek, ve ayrıca böyle bir iddiada da bulunarak, şirk ve benlik davasında bulundular.

e ve lem yerav, görmedilermi? Göremediler, çünkü gözlerinde ve kâlplerinde beşeriyet, ve benlik perdeleri vardı. Ennallâhe, şüphesiz ve muhakkak ki, Allah, ellezî, öyle bir Allah ki. Halekahum, onları halketti, evvelâ onların a’yân-ı sâbite/kaza, onların programlarını düzenledi, sonra onları oradan âlemi ervaha nüzül ettirdi, oradan da âlemi melekûta, “rububiyyet” e nüzül ettirdi, oradan da, Anne Baba vasıtası ile, ef’âl şehâdet âleminde zuhura çıkardı ve onlara birer beşeri vücûd ve nefs verdi. İşte onlar bu aşamaları unttular, kendilerini, kendileri meydana getirmiş zannettiler.

Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını kendi güçleri ve malları gibi kullanarak, hayali! Ancak çok kuvvetli birer nefsi benlik oluşturdular.

Huve, o hüvenin “he” si hüvviyyeti mutlaka, ve hüvviyyeti mukayyede dir. Yani burada “he” iki gözlüdür, bir gözü zâtının hüvviyyetini, diğer gözü ise mahlûkunun o mahal kadar, zuhura gelen hüvviyyetini ifade ederki, mahlûk görünümündeki sayı değeri beş’tir, ve her mertebeyle bağlantısı vardır, bu bağlantıyı ise “vav” ile kurmaktadır, o da velâyettir. Sayı değeri altı’dır. Ve altı cihettende zuhur etmektedir. İkisini toplarsak, (5+6=11)

eder ki, Hazret-i Muhammed’dir. İşte “hüve” diğer şekli ile “huu” bâtında “O” olan Hakk, zâhirde ise “huu/o” nun temsil yeri ve zuhur mahalli olan, ve bu âlemde ismi a’zam olan Rasûl Muhammed aleyhisselâmdır ki, hükmü bütün âlemlerde geçerlidir.

eşeddu minhum, İşte bu yüzden O her bir esmâ cihetinden faaliyette onlardan daha şiddetli ve hükmünü yürütücüdür. kuvveten, kudret ve kuvvet yönüyle de.

Buraya kadar Rahmâniyyet mertebesinden tarif ile verilen bilgilerdir.

ve kânû, idiler/oldular, biâyâtinâ, âyetlerimizi, yec-hadûn, cehaletleri yüzünden inadına inkâr ediyorlar.

Bölümü ise Hakk’ın kendisi tarafından, ve hâl ifadesi ile belirtilmektedir. Yani normalde, inkâr ediyorlar. Yerine inkâr ettiler, geçmiş zaman kullanılması lâzım gelirken, inkâr edyorlar, e ve lem yerav, görmedilermi? Hükmü ilede maziden geçmişten değil yaşanan halken bahsedilmektedir, bu husus ise açık olarak görüldüğü gibi zamanımızda ve her zamanda olabilecek gizli “Âd” kavimlerinden bahsedilmekte, ayrıca içimizde olan nefislerimizin de her an bu tür ahlâk ve benlik üzere ortaya çıkıp, büyüklük davasında bulunabileceğinden, Cenâb-ı Hakk bu hususta, bizleri zâtından ve hâl mertebesi üzerinden bu misal ile ikaz etmektedir,


41.16*************فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رٖيحًا صَرْصَرًا فٖى اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذٖيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْىِ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ
(41/16) – (Feerselnâ aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nehısâtin linuzîkahum azâbel hızyi fil hayâtid

dunyâ, ve leazâbul âhırati ahzâ ve hum lâ yunsarûn.)

(41/16) – “Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o mutsuz kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azâbı elbette daha rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.”