İçeriğe atla
Fussilet 16Cüz 24 · Sayfa 478

Fussilet Sûresi 16. Âyet

فصلت

Sohbete sor

Fe-erselnâ ‘aleyhim rîhan sarsaran fî eyyâmin nehisâtin linużîkahum ‘ażâbe-lḣizyi fî-lhayâti-ddunyâ(s) vele'ażâbu-l-âḣirati aḣzâ(s) vehum lâ yunsarûn(e)

Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o mutsuz kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı elbette daha rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.

Fussilet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Feerselnâ, Biz gönderdik, ifadesi ile bu âyet-i kerime’nin de, leazâbul âhırati, ye kadar olan kısmı zât-i âyettir. Yani fâil Hakk’tır. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerden öğreniyoruzki, Hakk mülkünde her zaman faâl ve fâil’dir, zât-ı mutlak yönüyle tenzihte olan Allah (c.c.) Bu âlemlerde ise zât-ı mukayyed ve Hakk esmâsı yönüyle her zaman faâliyettedir. Ancak mahlûk perdesi ve halk sıfatı ile zuhur ettiğinden halkın içindeki Hakk’ı müşahede için, irfaniyyet eğitimine ve âriflik gözlüğüne ihtiyaç vardır ki ehli bilir. Bu hususta şöyle denmiştir.

Bir şeye mahlük gözüyle bakarsan, ol mahlûk olur, Hakk gözüyle bak ki, Sırrı Yezdan ordadır.

Yani bir şeyin Hakk veya halk olduğunu, o şeye bakan kimse kendi zannın da onu değerlendirir, ve bu değerlendirme kendisine ait zannıdır. Aslı ise hiçte öyle değildir. Yani kişinin kendi değer yargılarına göre, her şey Hakk veya halk’tır, bu düşünceyi de kişi kendi halketmiştir. Âleme halk olarak bakarsa kendini Hakk’tan perdelemiş olur, ve âleme Hakk olarak bakarsa daha bu günden her mertebesi itibari ile Hakk ile ünsiyet kurmuş demektir, buna ise halkta Hakk’ı müşahede etmek denir.

Bayezid-i Bistami’nin ifade ettiği gibi. Kırk sene var ki, halk ile ünsiyet ederim, onlar beni kendileri ile ünsiyet ederim sanırlar, halbuki ben Rabbım’la ünsiyet ederim,

dediği bu husutur. Cenâb-ı Hakk ondan razı olsun.

Feerselnâ aleyhim, Bu inkârları ve isyanları ve benim isim ve sıfatlarımı kendilerine ve nefislerine mâl etmeleri sonucu onların “üzerlerine hemen gönderdik” rîhan, bir rüzgâr. Nefesi Rahmâniyyeden, kahhar ismiyle, Sarsaran, her şeyi sarsan, yakıp kavuran aşırı soğuk, bir rüzgâr, fî eyyâmin, o günlerde yani isyan ettikleri günlerde, nehısâtin, kendi yaptıkları uğursuz-lukları yüzünden, kendilerine gelen bir uğursuzluk idi.

Linuzîkahum, yaptıklarının neticesini onlara tattıralım diye. Görüldüğü gibi her şey ölüm dahil bir tadıştır. Onlarda nefislerinin yaptığı işleri gene nefisleriyle tatmış oldular. azâbel hızyi, rezillik azabını, bundan daha büyük azab olurmu? Kendilerini âlemin kralı düzeyinde görüyorlar iken, birden bir rüzgâr/fırtına ile perûşan olmaları, hem kendileri yönünden hemde başkalarına ibret yönünden ne kadar mânidar’dır.

fil hayâtid dunyâ, daha dünya haytında iken, ve leazâbul âhırati, âyetin bu bölümü ise rahmâniyyetten tarif bâbında dır. Ve mutlak ahret azabı ise devamlı olacağından, ahzâ, en rezil ebedi rezillik vardır. ve hum lâ yunsarûn, onlar orada yardımda görmezler. Çünkü onlar esmâ ve sıfat özelliklerini kendilerine mâl edip, sahip çıktıklarından, diğer ifade ile, kendilerine Hakk için kullanma karşılığında verilmiş olduğundan, ve onlar onları kendi zimmetlerine geçirip, bir bakıma, Hakk’tan çalmış olduklarından, ve onları kendi nefisleri yönünde kullandıklarından, esmâ-i İlâhiy ye ve sıfat-ı zâtiyyeleri kendilerinden razı olmadıkları için, onlarda merziyye olamadıkları için, kendilerine yardım edecek bir mahal, ve veya makam olmadığından, ahrette hiçbir zaman bunlardan yardım görmezler.

Bu halin tersi ise kendilerine emâneten verilen esmâ-i İlâhiyye ve sıfat-ı zâtiyyeleri, Hakk için kullanarak, onları

razı eden kimseler ise, merziyye/razı olunmuş kimse- lerden oldukları için, ahrette her mahalde ve geçiş yerinde onlardan yardım göreceklerdir. Bir bakıma daha bu dünya da iken, muhacirlere ensârın yardım etmeleri gibi. Muhacirler kendilerinde bulunan esmâ-i İlâhiye yi ve sıfat-ı zâtiyyelerini, âd ve semud kavmi gibi, kendi nefisleri ve beşeriyetleri itibarile kullanmayıp, Hakk yolunda kullanmak için, nefs’ten ruha hicret ettirdik-lerinden kendilerine “ensâr” dan, yani esmâ-i İlâhiyye ve sıfat-ı zâtiyye’den yardım gelmiştir. Onlar ve benzerleri ahrette de, her zorlandıkları yerlerde yardım görecek-lerdir.


41.17*************وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰى عَلَى الْهُدٰى فَاَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

(41/17) – (Ve emmâ semûdu fehedeynâhum festehabbul a’mâ alel hudâ feehazethum sâıkatul azâbil hûni bimâ kânû yeksibûn.)

(41/17) – “Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.”


Bu âyet şu eserlerde de geçiyor(3)