Ve emmâ śemûdu fehedeynâhum festehabbû-l'amâ ‘alâ-lhudâ feeḣażet-hum sâ'ikatu-l'ażâbi-lhûni bimâ kânû yeksibûn(e)
Semud kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.
Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler. Bunun üzerine kazandıkları kötülük yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarpıverdi.
Fussilet 17. ayet, Semud kavminin hidayeti reddederek dalaleti tercih etmesini ve bu tercihin sonucunda uğradıkları cezayı dilbilimsel bir derinlikle anlatmaktadır. Ayet, hidayet, tercih, körlük ve azap gibi temel kavramlar üzerinden insanın iradi seçimlerinin akıbetini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hidayet' kelimesini 'lütuf ve incelikle doğru yola iletmek' olarak tanımlar. Ayetteki 'hedaynâhum' ifadesi, Allah'ın Semud'a peygamberler ve mucizeler aracılığıyla hak yolu açıkça gösterdiğini, ancak onların bu rehberliği kabul etmediklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hidayet'i Kur'an'da 'Allah'ın insanı doğru yola iletmesi, ona rehberlik etmesi' olarak ele alır. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın Semud'a irşadını, yani doğru yolu gösterme çabasını ifade eder, ancak bu irşadın zorlayıcı değil, seçime dayalı olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'istihbâb' fiilini 'bir şeyi diğerine tercih etmek, daha çok sevmek' olarak açıklar. Ayetteki 'festahabbû' ifadesi, Semud'un bilinçli bir tercih yaparak hidayet yerine dalaleti, yani körlüğü seçtiğini mecazi bir anlatımla ortaya koyar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'istihbâb'ın 'bir şeyi diğerine tercih etmek, onu daha güzel ve sevimli bulmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, Semud'un hidayetin güzelliğini ve faydasını görmezden gelerek, kendi heva ve heveslerine uygun olan körlüğü tercih etmelerini ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'amâ' kelimesini hem gözlerin görmemesi hem de kalbin hakikati idrak edememesi olarak açıklar. Ayetteki 'el-amâ' ifadesi, Semud'un fiziksel körlükten ziyade, Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerinin getirdiği hidayeti idrak edememe, yani manevi körlük içinde olmalarını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'amâ' kelimesinin Kur'an'da genellikle 'basiret körlüğü, hakikati görememe, sapkınlık' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette, Semud'un hidayeti reddederek içine düştüğü manevi karanlığı ve doğru yolu görememe halini ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'sâika' kelimesini 'gökten inen şiddetli ses ve ateşle birlikte gelen azap' olarak tanımlar. Ayetteki 'sâikatü'l-azâbi'l-hûni' ifadesi, Semud'a gelen azabın ani, şiddetli ve helak edici bir doğaya sahip olduğunu, tıpkı bir yıldırım gibi çarptığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'sâika'nın 'şiddetli ses ve yıkıcı bir güçle gelen azap' olduğunu ifade eder. Bu ayette, Semud'un işledikleri günahlar ve hidayeti reddetmeleri sebebiyle, Allah'tan gelen ani ve yok edici bir ceza olarak tasvir edilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'kesb' kelimesini 'bir şeyi çaba sarf ederek elde etmek' olarak açıklar. Ayetteki 'yeksibûn' ifadesi, Semud'un kendi iradeleriyle işledikleri kötü amelleri, günahları ve hidayeti reddetme tercihlerini ifade eder ki bu da azabın sebebi olmuştur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kesb'in 'insanın kendi iradesiyle yaptığı ve sonucuna katlandığı fiiller' için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'bimâ kânû yeksibûn' ifadesi, Semud'un uğradığı azabın, onların kendi elleriyle kazandıkları, yani işledikleri günahların ve yanlış tercihlerinin bir karşılığı olduğunu vurgular.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ve emmâ semûdu. Semûd kavmine gelince. Evvelâ “ثَمُودُ/semud” un nsayı değerlerine bakalım. ث/se, 500 م/mim, 40 و/vav, 6 /د/dal, 4 . Bu sayıların sıfırlarını kaldıp toplarsak, (5+4+6+4=19) insân-ı Kâmildir ki, kendi bulundukları isyanın kemâlâtını yaşamışlardır.
Böylece onlar da bâtınen de Hazret-i Muhammed’e
bağlıdırlar, ancak yaptıklarında müstakil olduklarından sorumlulukları kendilerine aittir. Bu âyet-i kerime’de görüldüğü gibi zât-i dir.
Fehedeynâhum, onlara biz hidayet verdik demek sureti ile, zat cihetinden haber verildiği bildirilmektedir. Bu yüzden kendilerinde “Hâdi” ismi oranının daha fazla olduğu anlaşılmaktadır. Ancak onlar bunu davranışları yüzünden “mudil” e çevirdiler.
festehabbul a’mâ, Ancak onlar körlüğü sevmek istediler, yani nefs ve benlik perdeleri ile kendi kendilerini perdelenmiş olduklarından, kendilerine de bu gaflet hali, Hakk’tan ayrı kayıtsız ve müstakil yaşamak güzel geldiğinden Hakk’ı görmeme, körlüğünü sevdiler. Çünkü bu suretle emri İlâh-i/İlâh-î emirleri duymayıp görmediklerine, kılıf uydurmuş olacaklardır. İşte bu yüzden. alel hudâ, hidayet üzere oldukları halde, körlü-ğü sevmek istediler ve öyle yaşamaya devam ettiler.
Feehazethum, işte bu yüzden onları tuttu, sâıkatul, bir yıldırım, azâbil hûni, hor ve hakir eden bir azap, bimâ kânû yeksibûn. Yapmış oldukları kötülüklerin neticesinde.
Kendilerine tanınan imkânları yerinde kullanmayıp, Hâdi’yi Mudil-e döndürdükleri için, ve bütün esmâ-i İlâhiye ve sıfat-ı zâtiyyeyi tam tersi istikamette kullan-dıkları için, daha bu dünyada iken hor ve hakir bir azaba düçar oldular. Ahret ise daha çetin ve zordur.
41.18*************وَنَجَّيْنَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
(41/18) – (Ve necceynellezîne âmenû ve kânû yettekûn.)
(41/18) – “İnananları ve Allah'a karşı gelmekten sakınanları kurtardık. “