Vemâ kuntum testetirûne en yeşhede ‘aleykum sem'ukum velâ ebsârukum velâ culûdukum velâkin zanentum enna(A)llâhe lâ ya'lemu keśîran mimmâ ta'melûn(e)
"Siz (günahları işlerken) kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Lakin, yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz."
Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden korkarak kötülükten sakınmıyordunuz. Fakat yaptıklarınızdan birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini zannediyordunuz.
Bu ayet, kıyamet gününde azaların şahitliğini ve insanların Allah'ın ilmini küçümsemesini ele almaktadır. Anahtar kavramlar, gizlenme, şahitlik etme, zan ve amel gibi temel fiilleri ve bunların Kur'anî bağlamdaki derin anlamlarını ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ستر' (setr) kelimesinin bir şeyi örtmek, gizlemek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'تَسْتَتِرُونَ' ifadesi, insanların günahlarını işlerken, azalarının kendilerine şahitlik edeceğinden çekinmeyerek, yani bu gerçeği göz ardı ederek gizlenmeye çalışmadıklarını, aksine pervasızca davrandıklarını vurgular. Bu, onların Allah'ın her şeyi bildiği gerçeğini idrak edememelerinden kaynaklanan bir gaflettir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'تَسْتَتِرُونَ' kelimesini 'gizlenmiyordunuz' şeklinde açıklar. Ayetteki bağlamda, insanlar günah işlerken, azalarının kendilerine şahitlik edeceğinden korkarak gizlenmiyorlardı, yani bu gerçeği umursamıyorlardı. Bu, onların ahiret inancındaki zayıflıklarını ve Allah'ın ilmine karşı gösterdikleri küstahlığı ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'setr' kökünün Kur'an'daki kullanımının, genellikle bir şeyi örtme, gizleme ve bazen de Allah'ın günahları örtmesi (setr-i avret) anlamlarına geldiğini belirtir. Bu ayette ise, insanların kendi günahlarını azalarından gizleme çabası içinde olmamaları, aksine bu gerçeği göz ardı etmeleri eleştirilmektedir. Bu, onların Allah'ın mutlak ilmini ve ahiretteki hesaplaşmayı hafife almalarının bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'شهادة' (şehâde) kelimesinin, bir şeyi gözlemleyerek veya bilgi sahibi olarak haber vermek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'يَشْهَدَ' fiili, kulakların, gözlerin ve derilerin, işlenen günahlara bizzat tanık olmaları ve kıyamet günü bu tanıklıklarını dile getirmeleri anlamında kullanılmıştır. Bu, Allah'ın adaletinin tecellisi ve insanların kendi amelleriyle yüzleşmesi gerçeğini vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'شهادة' kelimesinin hem hazır bulunma hem de tanıklık etme anlamlarını içerdiğini ifade eder. Ayetteki 'يَشْهَدَ' fiili, azaların işlenen günahlara bizzat şahit olmaları ve bu şahitliklerini Allah katında dile getirmeleri demektir. Bu, insanların günahlarını işlerken yalnız olmadıklarını, kendi bedenlerinin bile onlara karşı delil olacağını gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'ş-h-d' kökünün Kur'an'da genellikle 'şahitlik etmek', 'tanık olmak', 'hazır bulunmak' anlamlarında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki kullanımı, azaların, insanların işlediği fiillere bizzat tanık olmaları ve bu tanıklıklarını ahirette dile getirmeleri şeklinde mecazi bir anlatımdır. Bu, Allah'ın her şeyi kuşatan ilmini ve insanların amellerinin kaydedildiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ظن' (zann) kelimesinin, bir şey hakkında kesin bilgiye dayanmayan bir kanaat veya tahmin olduğunu belirtir. Ayetteki 'ظَنَنتُمْ' ifadesi, insanların Allah'ın ilmi hakkında yanlış bir kanaate sahip olduklarını, O'nun her şeyi bilmediğini sandıklarını ifade eder. Bu zan, onları günah işlemeye sevk eden temel yanılgıdır ve ahiretteki pişmanlıklarının kaynağı olacaktır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'ظن' kelimesinin hem kesin bilgiye yakın bir kanaat hem de şüphe ve tereddüt içeren bir tahmin anlamına gelebileceğini açıklar. Bu ayetteki 'ظَنَنتُمْ' ifadesi, insanların Allah'ın ilmi konusunda kesin olmayan, yanlış ve batıl bir inanca sahip olduklarını gösterir. Bu zan, onların Allah'ın kudretini ve ahiret hesabını hafife almalarına yol açmıştır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zann' kavramının Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, yani gerçeğe aykırı, temelsiz bir inanç veya tahmin olarak kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'ظَنَنتُمْ' ifadesi, insanların Allah'ın ilmi hakkında besledikleri bu yanlış zannın, onların ahlaki yozlaşmalarının ve ahiretteki azabın temel nedeni olduğunu vurgular. Bu, Allah'ın mutlak ilmine karşı bir cehalet ve küstahlıktır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'عمل' (amel) kelimesinin, bir irade ve kasıtla yapılan her türlü fiil anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'تَعْمَلُونَ' ifadesi, insanların dünyada bilinçli olarak işledikleri iyi veya kötü tüm fiilleri kapsar. Bu fiiller, kıyamet günü azaların şahitliğiyle ortaya konacak ve insanlar bu amellerinin karşılığını göreceklerdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'amel' kelimesinin, bir maksat ve irade ile yapılan iş olduğunu, 'fiil' kelimesinden daha özel bir anlam taşıdığını belirtir. Ayetteki 'تَعْمَلُونَ' ifadesi, insanların Allah'ın ilmini hiçe sayarak işledikleri günahları ve diğer tüm fiilleri ifade eder. Bu, her amelin kaydedildiği ve karşılığının verileceği gerçeğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'a-m-l' kökünün Kur'an'da genellikle 'yapmak', 'işlemek', 'icra etmek' anlamlarında kullanıldığını ve insanın iradesiyle gerçekleştirdiği her türlü eylemi ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki 'تَعْمَلُونَ' ifadesi, insanların Allah'ın ilmini göz ardı ederek işledikleri günahları ve diğer tüm fiilleri kapsar. Bu, amellerin ahiretteki önemini ve hesabını vurgular.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ve mâ kuntum siz olmadınız, yani hayal ve nefsi beşeriyyeden kurtulup insan olmadınız. testetirûne, bu yüzden hayal ve benlik perdesi altında saklanıyordunuz, gizlenmeye çalışıyordunuz, en yeşhede, şahitlik yapma-sından, aleykum, sizin üzerinize ve aleyhinize, sem'u-kum, kulağınız. Bilindiği gibi kulak dilin müşterisidir ve oradan içeriye beden mülküne/varlığına her türlü ses
ve söz girer ve kişi buradan gelen/giren bilgileri ve sözleri ve sesleri kendi beşeriyeti ve şartlanmaları istikametinde ise onları alır ve tatbik eder.
Eğer aksi ma’nâ da ise kulak kapısından içeriye sokmaz, işte bahsedilen halde olan kişiler ise nefisleriyle yaşadıklarından, peygamberler vasıtası ile kendi varlıkla-rına tebliğ edilen, akl-ı küll’den gelen tebliğleri işlerine gelmediği için kulaklarını tıkayıp dinlemediler. Bu yüzden onların kulaklarıda bu hakikatlerden mahrum kaldığından kendilerine emâneten verilip Hakk sözlerini bu kulaklar vasıtası ile dinlemeleri lâzım geldiğinden, ancak onlar bu kulaklar ile sadece nefsani ses, söz ve sadaları dinledik-lerin den onlar üzerinde haksızlık yapmalarından dolayı o kulaklarda onların aleyhinde şahitlik yapmışlar/yapa-caklardır.
ve lâ ebsârukum, sizin gözlerinizde yok. Gerçi gözlerini açık ve var zannederler, eşyayı görürler, ama eşyanın gerçek yüzünü göremediklerinden, a’mâ hükmündedirler, işte bu yüzden, (17/72) “Bu dünyada kalbi kör olan, ahirette de kör ve daha şaşkındır.” Bu gün Hakk’ı bu gözle bu âlemde göremeyenler yarın ahrette de göremeyecekler, ve işte bu yüzden, bu ma’nâ da. aslında gözleri yok hükmündedir.
Yegâne vasıta-i ruyet iken, göremez kendini dide bile.
Denmiştir. Yani yegâne/tek görme vasıtamız olan gözümüz dahi her şeyi görür ancak sadece kendisini göremez. Çünkü, kendisini görmesi için karşısında bir ayna olması lâzımdır. Bu da bir’in ikiliğidir, bir ise kendini ancak (ente/sen/men/kim) olan ikide görür, bir bir oldukça kendini göremez. Sadece kendi kendinde olur, bu oluş ise kendinde olan bir oluştur, işte bu yüzden (bilinmekliğini) istemesi kendine bir ayna olması ve orada kendini seyretmesini istemesidir.
Hakk, halk âleminde/aynasında isim ve sıfatlarını, Âdem aynasında ise zâtını seyretmeyi murad etmiştir. Bu yüzden Âdem/insân-ı Kâmil, âlemin göz bebeğidir, ve bu âlemde kendinden başkasını görmez bu yüzden onların hayali gözleri yoktur, her yerleri göz olmuştur.
Ehli gaflete gelince, onlar bakar körlerdir, bu yüzden gözleri yok hükmünde dir.
ve lâ culûdukum, ciltlerinizin de aleyhinizde şahitlik yapmalarından saklanıyordunuz. Bir bakıma insanın cildi/derisi bedeninin tamamını kapladığı için en büyük göz hükmündedir ve en geniş ma’nâ da dokunma ve algılama duygu sahasıdır. Bedenle ve yaşamı ile ilgili her şeyinden haberi vardır, bu yüzden şahit olduğu hadiseler çoktur, bu yüzden şahitliği daha çok sahada geçerlidir. Ve sahibide bu yüzden onun şahitliğinden korkup ondan saklanmaya çalışır ancak bu mümkün değildir nereye saklansa, oda onun üstünde olduğu için, her nerede olursa olsun onu ihbar eder, bu yüzden bedeni cildinin şahitliğinden korkup saklanır.
ve lâkin zanentum, ancak siz zannetmiştiniz. Bu sadece sizin canınızın istediği ama aslı olmayan cahilce bir zandı, bunlar biz dünyada nasıl gizledi isek ahrette de gizleriz diye zan kurarak düşünmüştünüz. Ve bu yüzden.
ennallâhe lâ yağlemu kesîran, Allah çoğunu bilmez, mimmâ tağmelûn, yaptıklarımızın, diye düşünmüştünüz. Ancak işin aslı öyle değildir. O sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da mutlaka bilir.
NOT= Buraya kadar, yazılanlar (2015) umresi süresi içinde yazılmaya devam edilmiştir. Sonrasına da vakit bulundukça devam edilmiştir. T.B.
41.23*************وَذٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذٖى ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ اَرْدٰیكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرٖينَ
(41/23) – (Ve zâlikum zannukumullezî zanentum birabbikum erdâkum feasbahtum minel hâsirîn.)
(41/23) - "İşte bu sizin, Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınızdır. O, sizi mahvetti de ziyâna uğrayanlardan oldunuz."