Ve kayyadnâ lehum kuranâe fezeyyenû lehum mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum ve hakka ‘aleyhimu-lkavlu fî umemin kad ḣalet min kablihim mine-lcinni vel-ins(i)(s) innehum kânû ḣâsirîn(e)
Biz onların başına birtakım arkadaşlar sardık da bu arkadaşlar onlara geçmişlerini ve geleceklerini süslü gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan toplulukları ile ilgili o söz (azap), onlar için de gerçekleşti. Çünkü onlar ziyana uğrayanlardı.
Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar kendilerine önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini güzel gösterdiler. Böylece kendilerinden önce gelip, geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki, azab sözü onlar için de hak oldu. Doğrusu onların hepsi de kendilerine yazık etmişlerdir.
Bu ayet, inkarcıların ahiretteki durumunu, onlara musallat olan kötü arkadaşların (kurenâ') etkisiyle geçmiş ve geleceklerinin nasıl süslendiğini ve nihayetinde hüsrana uğrayacaklarını dilbilimsel bir derinlikle ifade etmektedir. Özellikle 'kayyadnâ', 'kurenâ'' ve 'hakk' kelimeleri, ilahi takdirin ve sonuçlarının kaçınılmazlığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kayd, bir şeyi bir şeye mukabil kılmak, bir şeyi bir şeyin yerine koymak veya bir şeyi bir şeye musallat etmek demektir. Ayetteki 'kayyadnâ' ifadesi, Allah'ın inkarcılara kötü arkadaşları musallat etmesini, onların bu arkadaşlıklar vasıtasıyla sapkınlığa sürüklenmelerini takdir etmesini ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kayd, bir şeyi bir şeye mukabil kılmak, bir şeyi bir şeyin yerine koymak veya bir şeyi bir şeye musallat etmek demektir. Ayetteki 'kayyadnâ' ifadesi, Allah'ın inkarcılara kötü arkadaşları musallat etmesini, onların bu arkadaşlıklar vasıtasıyla sapkınlığa sürüklenmelerini takdir etmesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kayd' kökünden türeyen fiiller, genellikle ilahi bir takdiri veya bir şeyin kaçınılmaz sonucunu ifade eder. Burada, Allah'ın inkarcılara kötü arkadaşları musallat etmesi, onların kendi seçimlerinin bir sonucu olarak ilahi bir takdirin tecellisidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Karin, bir şeye eşlik eden, onunla birlikte olan demektir. Ayetteki 'kurenâ'' kelimesi, inkarcılara musallat olan, onları saptıran şeytanları veya kötü insan arkadaşları ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Karin, bir şeye eşlik eden, onunla birlikte olan demektir. Ayetteki 'kurenâ'' kelimesi, inkarcılara musallat olan, onları saptıran şeytanları veya kötü insan arkadaşları ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Karin kelimesi, Kur'an'da hem iyi hem de kötü anlamda arkadaşlık ve eşlik etme bağlamında kullanılır. Bu ayette ise, inkarcıları saptıran, onlara kötü fiilleri güzel gösteren olumsuz bir arkadaşlığı ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Zeyyenû, bir şeyi güzel göstermek, süslemek demektir. Ayetteki 'fuzeyyenû' ifadesi, kötü arkadaşların inkarcılara yaptıkları yanlışları, geçmiş ve geleceklerini güzel göstererek onları aldatmalarını mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zeyyene, bir şeyi güzel kılmak, süslemek demektir. Bu ayette, şeytanların veya kötü arkadaşların, inkarcıların gözünde günahları ve sapkınlıkları cazip hale getirmesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'zeyn' kökü, genellikle dünya hayatının geçici güzelliklerini veya şeytanın insanlara günahları süslemesini ifade eder. Burada, kötü arkadaşların inkarcılara yanlışlarını güzel göstermesi, onların aldanışını pekiştiren bir eylemdir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Hakk, bir şeyin sabit olması, gerçekleşmesi demektir. Ayetteki 've hakka aleyhimu'l-kavlu' ifadesi, Allah'ın azap vaadinin veya hükmünün inkarcılar üzerinde kesinleştiğini, kaçınılmaz olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hakk, bir şeyin sabit olması, gerçekleşmesi demektir. Ayetteki 've hakka aleyhimu'l-kavlu' ifadesi, Allah'ın azap vaadinin veya hükmünün inkarcılar üzerinde kesinleştiğini, kaçınılmaz olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): 'Hakk' kelimesi, Kur'an'da hem 'gerçek' hem de 'vacip olan, gerçekleşen' anlamlarında kullanılır. Bu ayette, ilahi hükmün ve azabın inkarcılar için kesinleştiğini, artık geri dönüşü olmadığını vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hasir, zarara uğrayan demektir. Ayetteki 'hâsirîn' ifadesi, inkarcıların dünya ve ahiretteki tüm çabalarının boşa gittiğini, ebedi bir kayba uğradıklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Husr, sermayeyi kaybetmek, zarara uğramak demektir. Ayetteki 'hâsirîn' ifadesi, inkarcıların iman ve salih amel sermayesini yitirerek ahiretteki kurtuluşlarını kaybettiklerini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'husr' kavramı, genellikle ahiret bağlamında kullanılır ve insanın ebedi kurtuluşu kaybetmesini, yani en büyük zarara uğramasını ifade eder. Bu ayette, inkarcıların nihai akıbetinin hüsran olduğunu vurgular.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ve kayyadnâ lehum, Bu âyet-i kerîme de görüldüğü gibi açık olarak (nâ) biz diye ifade ederek fâil’in (Biz) ifadesi ile Hakk olan kendi olduğunu açık olarak bildir-mektedir.
Lehum, “onlar için” demek sureti ile de onların kimliklerini kabul ettiğini göstermektedir. Ayrıca bu ifade ile hadisenin zamanının mazi/geçmişi ve halide içine aldığını görüyoruz.
Biz onların başına birtakım arkadaşlar sardık.
Demek sureti ile ne kadar açık olarak hayatın içinde olduğunu “hum” olarak “onlar”ı muhatap aldığını ap açık olarak belirtmektedir. Ancak bunları anlayabilmesi için, kişinin mutlak irfân-i tevhid ehli olması lâzımdır. Tenzih ağırlıklı yaşayan kimselerin bu anlatılanları anlaması biraz zor olur. Tabî bu husus bizim işimiz değil kişilerin kendi halleridir.
“hum/onlar” olarak bildirilen kimselerin, aslında hakikat-i İlâhiyyeden Nur-u Muhamediyye’den haberi olmayan kimseler olduğu ve bunların nefislerinin hükmü altında yaşayan kimseler olduğu anlaşılmaktadır.
Kuranâe, işte bahsedilen “hum/onlar” a gene kendileri gibi ve onlara muhabbet duyacakları (karin/yakın) kimseleri arkadaş olarak verdik ki ısrarla yaşadıkları bu hallerinden dışarı çıkamasınlar.
Eğer bir kimsenin karini/yakını kendi düşündüğü hayat anlayışı üzere ise bulunduğu yerden tasdik görmüş ve güç almış olduğundan, bu halin dışına çıkmasına çok büyük bir manidir. Kişiyi bulunduğu kötü halde kalmasına sebeb olan karin/yakın arkadaş, arkadaş değil adeta kişinin yanında dost gözüken gizli düşmanıdır.
İşte Cenâb-ı Hakk onlara inkârları yüzünden onları bulundukları halde kalmalarını güçlendirici yakın arka-daşlar gönderir yani onları onlara sevdirir. Ancak bu sevgi Hakk üzere olmayıp nefs asıllı olduklarından devam etmesi mümkün değildir. Gerçek meydana çıkınca karin/çok yakın olanlar daha sonra akıbetleri yüzünden can düşmanları olurlar.
fezeyyenû lehum, mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum bu arkadaşlar onlara geçmişlerini ve gelecek-lerini süslü gösterdiler.
Ve onlara geçici hayatlarında yaptıkları nefsi emmâ-renin halleri ile yaşamalarını ve gelecekte de böyle güzellikler ile yaşayacaklarını telkin ettiler, onlarada bu geçici yaşantı ve nefsin hayvanlık mertebesinden, kontrolsuz aldıkları yasak lezzetleri, kendilerine hak’mış gibi gösterip onlarında kendileri gibi yaşamalarına sebeb oldular.
ve hakka aleyhimul kavlu. Dikkat edersek buradaki ifade değişmekte ve bahsedilen kişilerin halleri bir başka mertebe “rububiyyet” ten tarif edilmektedir.
o söz (azap), onlar için de gerçekleşti.
Bunların benzerleri daha evvelki kavimlerden de çıktığı için bu hüküm onlar içinde kıyas Hak oldu.
fî umemin kad halet min kablihim, Böylece kendilerinden önce gelip geçmiş olan
Bu yaşantı ve onların hallerini daha evvelde benzer şekilde yaşayanlar var idi, bunlar.
minel cinni vel ins, cin ve insan toplulukları ile ilgili, Görüldüğü gibi insan ve cin topluluklarının bazı benzer davranışları olduğu anlaşılmaktadır, bunlar ise esmâ-ül hüsnâ’nın Celâli ve mudil isimlerini kendi nefislerine mâl ederek nefisleri istikametinde kullanmaları yönündendir.
innehum kânû hâsirîn, Çünkü onlar ziyana uğra-yanlardı. Belirtildiği gibi. Onlar kendilerinde bulunan, nefsi nefisleri üzerine, hayat anlayışlarını kurup, ilâhi nefsin hükümlerine uymadıklarından, ebedi ziyana oğrayanlardan oldular.
41.26*************وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا فٖيهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ
(41/26) – (Ve kâlellezîne keferû lâ tesmeû lihâzel kur'âni velğav fîhi leallekum tağlibûn.)
(41/26) - İnkâr edenler dediler ki: "Bu Kur'an'ı dinlemeyin. Baskın çıkmak için o okunurken yaygara koparın."