Fe-in yasbirû fe-nnâru meśven lehum(s) ve-in yesta'tibû femâ hum mine-lmu'tebîn(e)
Şimdi eğer dayanabilirlerse, artık cehennem onların yeridir! Eğer Allah'ın rızasını kazandıracak amelleri işlemeye izin isteseler, onlara izin verilmez.
Şimdi eğer dayanabilirlerse onların yeri ateştir. Yok eğer hoşnutluğa dönmek isterlerse bile artık onlar hoşnut edileceklerden değildirler.
Bu ayet, inkarcıların ahiretteki durumunu ve çaresizliğini vurgulamaktadır. Sabırlarının veya af dilemelerinin onlara bir fayda sağlamayacağı, nihai duraklarının ateş olacağı ve artık hoşnut edilmeyecekleri dilbilimsel olarak güçlü ifadelerle anlatılmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabır, nefsi hoşlanmadığı şeylerden alıkoymak ve tahammül etmektir. Ayetteki 'ister sabretsinler' ifadesi, onların ateşe karşı gösterdikleri sabrın veya dünyadaki sabırlarının ahirette bir fayda sağlamayacağını, aksine azaplarının devam edeceğini belirtir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sabır, burada azaba dayanma anlamındadır. Ayet, onların azaba ne kadar dayanırlarsa dayansınlar, bu durumun değişmeyeceğini, azabın sürekli olacağını mecazi bir dille ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da sabır, genellikle Allah'ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma bağlamında olumlu bir erdem olarak kullanılır. Ancak bu ayette, inkarcıların azaba karşı gösterdikleri 'sabır'ın anlamsızlığına ve faydasızlığına işaret edilerek kavramın olumsuz bir bağlamda kullanıldığı görülür; bu, onların çaresizliğini vurgular.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Nâr kelimesi, bilinen ateş anlamında olup, burada ahiretteki azap yeri olan cehennemi ifade eder. Ayetteki kullanımı, inkarcıların nihai ve kaçınılmaz akıbetini net bir şekilde ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nâr, ışık ve ısı veren madde olup, Kur'an'da genellikle cehennem azabını ifade etmek için kullanılır. Bu ayette, inkarcıların 'durağı' olarak nitelendirilmesi, cehennemin onların ebedi ikametgahı olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Mesvâ, bir kimsenin ikamet ettiği, yerleştiği yerdir. Ayette 'ateş onların durağıdır' ifadesi, cehennemin inkarcılar için geçici değil, kalıcı bir ikametgah olduğunu, oradan çıkışlarının olmadığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Mesvâ, bir şeyin yerleştiği ve kaldığı yerdir. Bu ayetteki kullanımı, cehennemin inkarcılar için ebedi bir ikametgah olduğunu, oradan ayrılma imkanlarının bulunmadığını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İsti'tâb, birinden hoşnutluk ve rıza talep etmektir. Ayetteki 'hoş tutulmalarını isteseler de' ifadesi, inkarcıların ahirette Allah'ın rızasını veya affını dilemelerinin artık bir fayda sağlamayacağını, çünkü bu fırsatı dünyada kaçırdıklarını mecazi bir dille anlatır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İsti'tâb, bir kimsenin kendisinden hoşnut olunmasını istemesi, af dilemesidir. Ayetteki bu kullanım, inkarcıların ahiretteki pişmanlıklarını ve Allah'tan af dileme çabalarını ifade eder, ancak bu çabaların sonuçsuz kalacağını belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): İsti'tâb fiili, 'taleb-i utbâ' yani 'hoşnutluk talebi' anlamındadır. Kur'an'da bu fiil, genellikle ahiretteki inkarcıların çaresizliğini ve Allah'tan af dilemelerinin kabul edilmeyeceğini ifade etmek için kullanılır. Bu ayette de aynı bağlamda, onların artık hoşnut edilmeyecekleri vurgulanır.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mu'teb, kendisinden hoşnut olunan, rızası kazanılan kimsedir. Ayetteki 'onlar hoş tutulmazlar' ifadesi, inkarcıların artık Allah'ın rızasını veya affını kazanamayacaklarını, dünyadaki fırsatlarını kaybettiklerini kesin bir dille belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsti'tâb eden kimsenin isteğinin kabul edilmesi durumunda 'mu'teb' olur. Ancak bu ayette, inkarcıların isti'tâb etmelerine rağmen 'mu'tebîn'den olmayacakları, yani hoşnut edilmeyecekleri vurgulanarak, onların ahiretteki ümitsiz durumları pekiştirilir.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Fein yasbirû, eğer dayanabilirlerse, yani kendile-rinde var olan “sabır” ismine yönelip ondan yardım isterlerse kendilerinde ki dayanma gücü artacaktır. Ancak bu kolay olmayacaktır. fen nâru, işte ateş, aslında bu ateş onların kendi götürdükleri ve kendilerinin ürettikleri nefs ateşidir. Bir yandan da “levm”
pişmanlık ateşidir. mesven lehum, işte bu anlayış onların yeri olacaktır. Ve uzun seneler bu halin pişmanlık ateşi ile yanacaklardır, daha sonra hayali benlikleri azaldıkça oraya uyum sağlamaya başlayacaklar ve artık orası onların mizaçlarına uygun bir yer olacaktır.
Çünkü cehennemde bir oturulacak yerdir ve bir yerde oturan o yerin hükmü ile korunma altındadır. Dünyada bile, “semendel” isminde, yanar dağların lâv ağızlarında yaşayan varlıklar vardır. Ayrıca ateşte yanmayan malzeme de üretilmiştir.
Ancak dışarıdan bakanlar için orası gene bakanların idraklerinde, bilgileri itibari ile nasıl bir yer ise, onlar için onlara gene öyle görünecektir.
Ve in yestağtibû, Ancak onlar oradan tekrar eski hallerine dönmek isterlerse, femâ hum minel muğtebîn, o hallerinden geriye döndürülmezler. Çünkü kendileri hakkında İlâh-i hüküm yeni bir program uygulamasına başlamıştır, yaşamda ise geriye dönüş yoktur, o halde onların bu istekleri ilâhi sistem içinde zâten mümkün değildir. Bu yüzden geriye döndürül-mezler. Yapacakları şey yukarıda bahsedildiği gibi. Fein yasbirû, eğer dayanabilirlerse, dir. Ve bu hallerine sabır etmelerinden başka yapacak bir şeyleri yoktur. Bu ve benzeri İlâh-i ikazlara daha bu günden kulak açmamız gerekir ki, onların bu durumuna bizlerde düşmeyelim. İşte bu ve benzeri İlâh-i ikazlar bizler için daha şimdiden şefaat-ı İlâhiye ve “nezir” olarak şefeat-i peygamberiyye dir.