Kitâbun fussilet âyâtuhu kur-ânen ‘arabiyyen likavmin ya'lemûn(e)
Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur'an olarak ayetleri genişçe açıklanmış bir kitaptır.
Bu, Arapça bir Kur'an olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır.
Fussilet Suresi'nin 3. ayeti, Kur'an'ın 'fussilet' yani ayrıntılı bir şekilde açıklandığını ve 'Arabiyyen' yani Arapça bir okunuşla 'ya'lemûn' yani bilen bir topluluk için indirildiğini vurgular. Bu ayet, Kur'an'ın dilsel yapısının ve açıklayıcılığının önemini ortaya koymaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kitâb' kelimesinin 'yazmak' kökünden geldiğini ve hem yazılı metni hem de Allah'ın takdirini ifade ettiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah'ın kelamının yazılı bir formda insanlara ulaştırılmasını vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'kitâb'ın Kur'an için kullanılışını, onun yazılı ve toplanmış bir metin olmasıyla açıklar. Ayetteki 'kitâb', ilahi vahyin somutlaşmış halini işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'fussilet' kelimesini 'açıklandı, beyan edildi, birbirinden ayrıldı' anlamında kullanır. Ayetteki 'fussilet âyaatuhu', Kur'an ayetlerinin muğlak bırakılmayıp, her birinin kendi içinde ve birbiriyle bağlantılı olarak net bir şekilde açıklandığını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'fasl' kökünün 'ayırmak, açıklamak, hükmetmek' anlamlarına geldiğini belirtir. 'Fussilet' fiili, Kur'an ayetlerinin hem birbirinden ayrılarak konulara göre tasnif edildiğini hem de anlamlarının detaylı bir şekilde izah edildiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'ın 'açıklayıcı' (mufassal) niteliğine dikkat çeker. 'Fussilet' kelimesi, Kur'an'ın sadece bir metin değil, aynı zamanda hakikatleri açıklayan, detaylandıran ve netleştiren bir rehber olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'âyet' kelimesinin 'alamet, işaret, delil' anlamlarına geldiğini ve Kur'an bağlamında Allah'ın kelamının her bir parçasını ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'âyâtuhu', Kur'an'ın her bir cümlesinin ilahi bir işaret ve delil olduğunu vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'âyet'in hem Kur'an'ın bölümlerini hem de Allah'ın kudretini gösteren evrensel işaretleri kapsadığını ifade eder. Burada 'âyâtuhu', Kur'an'ın kendisinin bir mucize ve deliller bütünü olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Kur'an' kelimesinin 'okumak, toplamak' kökünden geldiğini ve Allah'ın kelamının hem okunan hem de toplanmış bir kitap olduğunu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'Kur'ânen', bu ilahi metnin okunmak ve anlaşılmak üzere indirildiğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'Kur'an'ın 'kıraat' kökünden türediğini ve 'çok okunan' anlamına geldiğini belirtir. Aynı zamanda 'toplamak' anlamını da içerdiğini, çünkü ayetleri ve sureleri bir araya getirdiğini ifade eder. Ayetteki kullanımı, bu ilahi metnin okunarak tebliğ edildiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Arabiyyen' kelimesinin Kur'an'ın Arapça bir dille indirildiğini ve bu dilin Araplar tarafından kolayca anlaşılabileceğini ifade ettiğini belirtir. Bu, mesajın muhataplarına açık ve net bir şekilde ulaşmasını sağlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, Kur'an'ın 'Arabiyyen' olmasının, onun Arap dilinin tüm inceliklerini ve belagatini taşıdığını gösterdiğini belirtir. Ayetteki bu ifade, Kur'an'ın dilsel mükemmelliğini ve Arapça konuşanlar için anlaşılırlığını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, Kur'an'ın 'Arabiyyen' vasfının, onun sadece Arapça yazılmış olmasından öte, Arap dilinin en fasih ve beliğ şekliyle indirildiğini ifade ettiğini belirtir. Bu, Kur'an'ın dilsel mucizevi yönünü ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ilm' kelimesinin 'bir şeyi olduğu gibi idrak etmek' anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ya'lemûn', Kur'an'ın mesajını ancak düşünen, araştıran ve hakikati idrak etmeye çalışan kimselerin anlayabileceğini vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ilm'in 'bir şeyin hakikatini kavramak' olduğunu ifade eder. 'Ya'lemûn' fiili, Kur'an'ın derin anlamlarını ve hikmetlerini ancak ilim ve idrak sahibi olanların kavrayabileceğini, dolayısıyla bu kitabın onlara hitap ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'ilim' kavramının sadece bilgi edinmek değil, aynı zamanda bu bilgiyi doğru bir şekilde yorumlama ve hayata geçirme yeteneğini de içerdiğini belirtir. 'Ya'lemûn', Kur'an'ın mesajını sadece duyan değil, aynı zamanda anlayan ve üzerinde düşünen bir topluluğa hitap ettiğini gösterir.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Kitabun. Bu kitap zât-ı mutlakta Ümmül kitap olarak mevcud iken. Fussılet. Fasıl fasıl, ayrılarak (Levhi mahfuz) ismi ile sıfat mertebesinden nazil olmaya başla-mıştır. Âyâtuhû. Onun âyetleri de esmâ mertebesinde daha da açıklanmıştır. Oradan da ef’al mertebesine kur'ânen arabiyyen. Arapça olarak tafsil edilerek indirilmiştir. Likavmin. Bir kavm için ki, yaglemûn. Bu hakikatleri idrak ederler, aksi halde diğerleri sadece okurlar, okumak ise bilmel değildir, ancak okumadan da bilinmez.
Not= İlgisi olması yönünden bu yeri (22/12/Yûsuf sûresi) isimli kitabımızdan aktardım.İnşeallah faydalı olur
إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْءَانًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
(İnnâ enzelnâhu Kûr’ânen Arabiyyen lealleküm te’kılüne)
(12/2) - “şüphe yok ki, biz onu bir Arapça Kûr'ân olarak indirdik, umulur ki, siz güzelce anlarsınız.”
Bilindiği gibi her milletin bir dil-i-lîsân-ı vardır, ve bu lîsân ile aralarında görüşmeler yaparlar, Cenâb-ı Hakk’ta kitabını o kavm-milletin lîsân-ı üzere gönderir ki anlaya-bilsinler. İbrâhîm (a.s.) ın suhufları “Keldâni” ce Musâ
(a.s.) ma gelen Tevrât-ı Şerîfin lîsân-ı nın “İbrânî” ce olduğu gibi, Kûr’ân-ı Kerîm’de “Arap” ça lîsân-ı üzere gönderilmiştir.
Bu hususta akla şöyle bir soru gelebilir. Pekî! Değişik topluluklara gönderilen “Kütübü semâvîye-semâvî kitap-lar” ın değişik lîsânları nasıl düzenlenmişti?
El cevap Zât-ı Ûlûhiyyet-in “Kelâm” sıfatı yönüyle Rububiyyet mertebesinden, gönderileceği toplumun lîsânlarına döndürülmüş-tercüme edilmiş olarak gönde-rilmiş tir, diyebiliriz.
Kütüb-ü semâvîyye’nin tamamı “Ümmül Kitap” ta Ûlûhiyyet lîsân-ı ile kaydedilmiş olarak, Ulûhiyyet metre-besinde duruyor iken oradan bir tecelli ile “Levh-i Mahfuz”a (Hakk’ça) ya sıfat mertebesinde tercüme edilerek “nüzül-indirildi”. Oradan “Kitâb-ül Mübîn” olarak “Rabb’ça” ya tercüme edilerek Esmâ mertebesine “nüzül- indirildi”. Orada “Kitâb-ül Mübîn”in hangi mertebesi han-gi topluluğa gönderilecek ise o topluluğun lîsân-ı üzere kendilerine “İmâm-ül mübîn” i olarak “nüzül-indiril-miştir”.
Bilindiği gibi “Ümm-ül Kitap” (Kitab-ın anası) Zatt’ır Zat mertebe’ si ise “ilmi câmi-a” Ulûhiyyet ilimlerinin toplu hâlidir. Buradan (Levhi Mahfuz)a nüzülü İlm-i İlâhînin Sıfat mertebesine (Furkan) ismiyle indirilmesidir.
Buradan İlm-i İlâhî’nin Kitab-ül Mübîn “açık-açılmış kitap” ismiyle bütün varlıkların açılmış lâtif sûretleri ile Esmâ-isimler mertebesine nüzül-indirilmesi’dir. Buradan da bütün varlıklar, bireysel özellikleri ile zuhura gelebilecekleri “ef’âl-fiiller âlemine” (İmâm-ül mübin-önde olan İmâm” ismiyle var olan her bir varlık istihka-kını-ihtiyacını alarak yeryüzünde veya başka mahallerde zuhura gelmektedirler.
Bir bakıma bu âlem “Seyr-u sülûk” ta Hakk’ın bütün zuhurları itibariyle her mahalde ki, her zuhuru “İmâm-ül Mübîn” dir.
Lügat. Kelime, manâsı ise, “önde olan açık-İmam- önder” demektir. Ayrıca zâhiren şöylede belirtilmektedir.
(İmâm-ı Mübîn) İslâm Dininin kader inancı ile ilgili bir terimdir. Bir nevi kaderin düsturlarını, işleyiş prensiplerini ihtiva eden bir defter mahiyetindedir. Gayb âlemi ile ilgili bir manâdır. Bu günden ziyade geçmiş ve gelecek ile ilgilidir. Bu defterde yazılanlar zamanı gelince gerçekleşir, vücûda gelir. Diye de ifade edilmiştir.
Her varlıkta görülenin, Hakk’ın o mertebedeki zuhuru olduğu anlayışına göre, yapacağımız ilk idrak değerlen-dirmesinin gördüğümüz her varlıkta ilk müşahede ettiğimiz şey’in Hakk’ın o isim altında ki zuhuru olduğu müşahedesi, olacaktır.
Bu itibarla her gördüğümüz şeyde ilk müşahede ettiğimiz şey’in Hakk olduğu anlayışı bizde yerleşince, o anlayıştan sonra baktığımız her şeyde Hakk’ı müşahede ettiğimizde, işte o baktığımız ve müşahede ettiğimiz şey’in Hakk olduğunu şüphesiz anladığımızda o mahalde o gördüğümüz bizim için hakk’ın o mertebe de ki “İmâm”ı önderliğidir. Bunu idrak eden İmâm-ül mübîn-i okumuş ve idrak etmiş olacaktır.
وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ
(Ve külle şey’in ahsaynâhu fî İmâmin mübînin)
36/12 ”Ve zâten herşeyi pek apaçık bildirilen, (İmâm’ül mübîn) de yazmışızdır.” Göstermişizdir.
İşte bu hakikatleri idrak etmek “İmâm’ül mübîn-i okumak demektir. Bunun ana lîsân’-ı ise (Arapça) dır. Ancak (Arapça) iki türlüdür. Biri manâyı bâtıniyye si olan “Rabb’ın Arapçası” diğeri ise, manâyı zâhiriyyesi olan “beşerin kayıtlı Arapçasıdır.”
بلسان عربي مبين
(Bilisânin Arabiyyin mübîn)
26/195. “Pek açık olan Arap lisânı ile.”
İşte Âyette belirtilen (Kûr’ânen Arabiyyen) Arapça (Kûr’ân) Rububiyyet “Esmâ” mertebesinde Ulûhiyyet ilmi, kelâm sıfatı ile Rabb’ça dan İlâhî Arapçaya, eski diğer dillere de yapılan tercümeler gibi tercüme edilmiştir. Bu tercümeye en uygun lisân da zâhiren lisân-ı Arabî olduğundan “Kelâmullah”ın zâhiren, zâhire çıkması da bu lisânla olmuştur. Bâtını da “İlâhi Arapça” olarak bâtınen, ehli için zuhura çıkarılmıştır. Böylece zâhiren ve bâtınen. (İnnâ enzelnâhu) “Biz onu indirdik” Yani, mânâlarını anlayabileceğiniz hale biz getirdik, demekle bu oluşumun zâtına ait bir tatbikat olduğunu açık olarak bildirmştir.
(Lealleküm ta’kılün) umulurki bunları nefsi benliğinizin tesirinde kalmadan gerçek bir idrak ile düşünür-akledersiniz. Bu temennî Hakk’n zâtından kulunun gönlüne’dir. Bu sözün diğer bir açık hâli ise! “Ey kulum ben seni, beni anlayacak şekilde, en güzel bir kıvamda halkettim senden beni ve bunları anlamanı bekliyorum” demektir. Yukarıda anlatılmaya çalışılan hususlara delil istenirse. (Allah tevrât-ı kendi eliyle yazdı) Hadîs-i şerifi yeter ve birazda tefekkür gerekir.
41.4*************بَشٖيرًا وَنَذٖيرًا فَاَعْرَضَ اَكْثَرُهُمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
(41/4) – (Beşîran ve nezîrâ, feagrada ekseruhum fehum lâyesmeûn. ) Diyanet Meali :
28
(41/ 4) – “Müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir.
Fakat onların çoğu yüz çevirmiştir. Artık onlar işitmezler.”