İçeriğe atla
Fussilet 37Cüz 24 · Sayfa 480

Fussilet Sûresi 37. Âyet

فصلت

Sohbete sor

Vemin âyâtihi-lleylu ve-nnehâru ve-şşemsu velkamer(u)(c) lâ tescudû lişşemsi velâ lilkameri vescudû li(A)llâhi-lleżî ḣalekahunne in kuntum iyyâhu ta'budûn(e)

Gece, gündüz, güneş ve ay Allah'ın varlığının delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer gerçekten Allah'a kulluk ediyorsanız, onları yaratan Allah'a secde edin.

Fussilet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Görüldüğü gibi bu âyet-i kerime’de tarif âyetlerinden dir, yani sıfat mertebesinden hakk’ı anlatmaktadır. Ve min âyâtihi, “âyetlerinden,” bilindiği gibi âyet işaret demektir, bir şeye dikkat çekip onu hakikat-i üzere idrak etmeye yarayan anlatım biçimi demektir. Kur’an âyetleri ise, zât-ı işaret eden ve anlatan, ve bu şekilde kadiri mutlak hakkında tanıtıcı bilgi ve açıklayıcı konuları, gözlere ve oradan idraklere, oradan gönle, aktarmak-tadır. Ancak bunlardan gerçek ma’nâ da idrak ve irfan ehilleri faydalanırlar.

Diğer zâhir ehli ilim sahipleri ise, âyetleri lâfzi tenzih üzere değerlendirdiklerinden, ve Hakk’ı ötelere zaman ve mekân üzerine yükselltiklerinden, bu âlemdeki Hakk’ın gerçek faaliyetlerini, takdir edemediklerinden, bu âyetleri sadece okurlar, ancak âyetlerin içlerinde bulunan gerçek ma’nâ’larını nüfüz edemeyip zâhir anlatımları üzere kalırlar ve bu da onlara zâten yetmektedir.

leylu ven nehâru, gece ve gündüz, aslında böyle bir mutlak iki varlık yoktur, hayali olarak var kabul edilen iki isimdir. Çünkü ikisininde kendilerine ait devamlı kalıcı bir varlıkları ve mekânları yoktur, hep gezicidirler. Yuvarlak olarak dönen dünyanın, güneş tarafına gelen yerleri göneşin ışıklarının kendisinde yansıması ile oluşan ışık cümbüşü, orayı aydınlatmakta, ve biz dünyanın bu haline gündüz diyoruz. Bu aydınlatılmanın arkasında kalan karanlık bölüme de gece diyoruz. Yani hayatımızın akışı içerisinde, aslında olmayan, ancak şartlandığımız bu iki kelimenin ifade ettiği suri oluşuma, biz bir vücûd verdiği-mizden onları gerçek zannediyoruz. Bir şeyin gerçek olması için, kendinin kendine ait bir mekânı, ve geçicide olsa, istikrarlı bir kimliği, ve o kimliğe ait bir varlığı olası lâzımdır.

Oysa gece ve gündüz, dediğimiz bu ifadelerin, ikisinin de kendilerine ait sabit ve kalıcı birer mekân ve varlıkları yoktur. Güneş ve dünya ikilisinin oluşturduğu geçici ve onları koruyucu iki evlâtlıklarıdır. Kendilerinin dönüşüm-leri ile, bu dönüşüm ile hayat bulmuş olan, bu iki üvey evlâdında sonu gelmiş olacaktır, çünkü kendilerine ait bir varlıkları yoktur. varlıkları bunlara bağlıdır.

Aslı itibari ile güneşin batması ve doğması, diye bir şey söz konusu değildir. Güneş ve dünya varlıklarının oluşumları sırasında, bir defa doğmuşlar, ve fesad/bozu-lacakları günde de ölecekler, yani eczaları dağılıp yokluk âlemine intikâl edeceklerdir, bu da kıyamet olarak tabir edilmektedir. Eğer hepimizin imkânı oluverse de, fezadan yukarıdan, dünya ve güneşin dönmesini bir seyrede bil-sek ve bu seyrimizide o, gün ve gece çizgisinden ve hep bizde o istikamette dönerek seyretsek, devamlı olarak yarısı karanlık yarısı aydınlık olmak üzere hep devam eden bir manzarayı seyretmiş oluruz.

Böylece gündüz ve gecenin aslında kendilerine ait bir vücûd/varlıkları olmadığını iki varlığın dönme tesiri ile

izâfi bir oluşumun ortaya çıktığını şuhuden görmüş oluruz. Ve bu gece gündüz çizgisinin de devamlı değiş-ken olduğunu ve sonuna kadar hiç bir şekilde bir yerde, bir salise bile duramayacağını durduğu anda, hemen yok olacağını idrak etmemiz zor olmayacaktır.

İşte gece ve gündüz ismi verilen, bu izâfi oluşumun ikisine birden, “bir gün” demişler ve bunların sayıları üzerine, hafta ay sene dehr, gibi birçok zaman tanımı yapmışlardır, Bu zamanın aslı olarak görülen dayandığı ölçü birimi “gün ve gece” sadece bir isimden ibaret ise, bütün diğer zaman ölçüleride asılda sadece birer isimden ibaret olmaktadır. O halde gerçek zaman ölçüsü nedir ve nasıldır. Kur’an ve hadis-i şeriflerde bunlar anlatılmıştır. Yeri olmadığı için o sahaya fazla girmeyelim, ancak toplu olarak, genelde “asr, dehr, an” olarak, ifade edilmekte dir. Epey evvel “nedir bu” ismi ile yazmış olduğum bir şiir benzeri yazımdan, mevzu ile ilgili, iki satır ilâve etmekle yetinelim.

Zaman içre zaman vardır, muammayı zamandır, bu.

Zaman denilen bir an’dır, gelir geçer değildir bu.

veş şemsu vel kamer, “güneş ve kamer” in ise kendilerine has bir varlık ve görüntüleri vardır. Aslında bunlar dahi hayaldir ancak cesetleri ve varlıkları olan hayellerdir. Gece ve gündüz ise tamamen hayaldir çünkü biri gider biri gelir. Gidip gelen şey’in ise kendine has bir varliği yoktur.

Tasavvufta güneş, Hakikat-i İlâhiyyeye, Kamer/ay ise hakikat-i muhammediyyeye misal gösterilmiştir. Bunlar kendi hakikatleri ile var olan asli hakikatlerdir. Sabit ve gerçektirler.

Gece ve gündüz ise, geçici/değişken olduklarından gece fenâfillâh/yokluğa, gündüz ise bakabillâh/varlığa, işaret edilmiştir bunlar birer mertebedir, ve kişinin idrak ve yaşantısına görede bunlarda değişici geçicidirler.

İşte böylece iki değişik halkıyyeti “hayal ve gerçek” olarak halketmesi ve bizlerin hizmetine vermesi onun büyük âyetlerinden dir ancak bu “fiili ve tafsili kur’ân âyetlerini ancak irfan ehli ve hamale-i kur’ân olan gönül hafızları okurlar.” lâ tescudû lişşemsi ve lâ lilkameri. Bunlar Hâlik-ı mutlakın, kudret eli ile halkettiği, filler mertebesi mahlû-katından olduğundan, onların fiziken yukarıda olduğuna bakıpta, onlara ilâhlık payesi verip tapmayın. Zâten Cenâb-ı Hakk sizleri Zât-i zuhuru olarak halkettiğinden bütün âlemleri size musahhar/teshir, kıldığından onlar da size hörmeten secde etmektedirler. Hâl böyle iken ( 53/1 vennecmi iza heva) kişinin nefsi emmaresi, kendinin heva yıldızı oldu ise, işte o zaman o kişi, hayal kamerine, ve zan güneşine, secde eder.

Ancak kendilerini halkeden ve onda mahv ve gark olan, hakikat ehline vescudû lillâhillezî haleka hunne, buyurularak gerçek secdenin nereye yapılması gerektiği bildirilmiştir.

in kuntum iyyâhu ta’budûn. Bu hakikatleri idrak ettiğinizde sizde nefsinize değil, ona kulluk ve secde etmiş olursunuz.

(37.) Âyet, secde ayetidir. Secde (3+7=10) İse-viyyettir, Fenâfillâh Hakk’ta fani yok olmaktır. Secdeden kalkıp ayakta ve oturuşta olmak baka’billâh, Hakikat-i Muhammediyye’dir.


41.38*************فَاِنِ اسْتَكْبَرُوا فَالَّذٖينَ عِنْدَ رَبِّكَ يُسَبِّحُونَ لَهُ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَهُمْ لَا يَسْپَمُونَ
(41/38) – (Feinistekberû fellezîne ınde rabbike yusebbihûne lehû bil leyli ven nehâri ve hum lâ yes'emûn.)

(41/38) – “Eğer onlar büyüklük taslarlarsa, bilsinler ki Rabbinin yanında bulunanlar (melekler), gece gündüz hiç usanmadan O'nu tespih ederler.”
-------------------