İçeriğe atla
Fussilet 44Cüz 24 · Sayfa 481

Fussilet Sûresi 44. Âyet

فصلت

Sohbete sor

Velev ce'alnâhu kur-ânen a'cemiyyen lekâlû levlâ fussilet âyâtuh(u)(s) e-a'cemiyyun ve 'arabiy(yun)(k) kul huve lilleżîne âmenû huden ve şifâ/(un)(s) velleżîne lâ yu/minûne fî âżânihim vakrun ve huve ‘aleyhim ‘amâ(en)(c) ulâ-ike yunâdevne min mekânin ba'îd(in)

Eğer biz onu başka dilde bir Kur'an yapsaydık onlar mutlaka, "Onun ayetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber öyle mi?" derlerdi. De ki: "O, inananlar için bir hidayet ve şifadır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar)."

Fussilet Sûresi

Terzibaba - Necdet Ardıç

Ve lev cealnâhu. Eğer biz dileseydik? Görüldüğü gibi bu âyet-i kerîme de zâtî’dir. Cenâb-ı Hakk buradan zâtının kelîm sıfatı ve diğer sıfatları ile bir şey dilediğini ifade etmektedir. Kur'ânen a’cemiyyen, yabancı dilde bir kur’ân olarak, içinde anlaşılmaz şeyler olsaydı kişile-rin hakikatlerinin âlemin hakikatlerinin ne olduğunu anlatmadan indirseydik, Lekâlû levlâ fussılet âyâtuhu, o zaman, nolaydı bu âyetler açıklanmış olmalı değilmiydi? Derlerdi, ea’cem-iyyun, yabancı dildenmi? ve arabiyyun, oysa gönderi-len Peygamber Araptan.

Acemi, yani Hakk ve hakikat yönlerinden habersiz olanların düşünceleridir. Görüldüğü gibi âyeti kerîme’nin zâti ifadeleri burada bitip, gene tarif ve izaha geçilmek-tedir.

kul huve lillezîne âmenû, de ki o imân etmiş kendi varlıklarında Hakk’ın varlığı olduğuna yakîn idraki olanlar için, huden ve şifâun, hidayet, Hakk yolunda sırat-ı müstakîm üzere, beden ve nefs sahalarına kâlp ve gönül âlemlerine şifa’dır.

Vellezîne lâ yu'minûne, o kimselerki yukarıda bahsedilen hususlara, âfak ve enfüste Hakk’ın varlığına inanmayanların, fî âzânihim vakrun, kulaklarında bir ağırlık vardır. Biri dünya ya sadece madde ağırlığından baktıkları için bunun ağırlığı vardır, diğeri de Rahmani olan kur’ân’ın ve içindeki Hakk sözlerinin nefislerine ağır gelmesinden onları duymamalarıdır. Ve huve aleyhim a’men, ve onların üzerlerinde bir körlük vardır. Yani hakikati görme kabiliyetleri kalmamıştır. Görebilmeleri için evvelâ kendilerini hakikatleri itibari ile görmeleri, daha sonra da, âlemde mevcud olan her mertebedeki o mertebenin gereği olan Hakk’ın isimlerinden birinin zuhurda olduğunu idrak edememekten meydana gelen zulmet, a’mâ’ iyyet/körlükleridir.

Ulâike yunâdevne min mekânin beîd, işte onlara sanki çok uzak bir yerden anlaşılmaz bir şekilde sesle-niliyormuş gibi zannediyorlar. Aslında onlara kendi içlerin den sesleniliyor, çünkü herkezde olduğu gibi onlarında özlerinde mevcud Hakk’ın varlığından başka bir şey yok-tur ancak onlar, Hakk’ın varlığını ciddiye almadıklarından veya inanmadıklarından bu yüzden, kendilerine en uzak olan, aslında bütün âlemde mevcud olmasına rağmen kendilerine idrak ve imân yoksunluğundan en uzak olan, ancak kendi içlerinde bulunan Rabb’ları’dır. Bunu görme-yerek kör olan insan oğluna yakışacak bir şey değildir.


41.45*************وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فٖيهِ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِىَ بَيْنَهُمْ وَاِنَّهُمْ لَفٖى شَكٍّ مِنْهُ مُرٖيبٍ

(41/45) – (Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe fahtulife fîhi, ve lev lâ kelimetun sebekat min rabbike lekudıye beynehum, ve innehum lefî şekkin minhu murîb.)

(41/45) – “Andolsun! Biz, Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) vermiştik de, onda ayrılığa düşmüşlerdi. Eğer (azabın ertelenmesi ile ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi. Şüphesiz onlar Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler.”