Ve lekad âteynâ mûsâ-lkitâbe faḣtulife fîh(i)(k) ve levlâ kelimetun sebekat min rabbike lekudiye beynehum(c) ve-innehum lefî şekkin minhu murîb(in)
Andolsun! Biz, Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) vermiştik de, onda ayrılığa düşmüşlerdi. Eğer (azabın ertelenmesi ile ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi. Şüphesiz onlar Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler.
Andolsun ki biz Musa'ya Tevrat'ı vermiştik de onda ihtilafa düşmüşlerdi. Eğer Rabbin tarafından azabın ertelenmesine dair bir söz geçmeseydi mutlaka aralarında hüküm verilirdi. Gerçekten onlar Kur'ân hakkında bir şüphe ve tereddüt içindedirler.
Fussilet 45. ayet, Hz. Musa'ya verilen Kitab'a karşı İsrailoğulları'nın düştüğü ihtilafı ve bu ihtilafın ilahi müdahale ile sonuçlanmamasının sebebini ele almaktadır. Ayet, Kitab'ın verilmesi, ihtilafın ortaya çıkışı, ilahi kelimenin rolü ve şüphe kavramları etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İtâ (إيتاء), bir şeyi birine ulaştırmak ve ona sahip kılmaktır. Ayetteki 'âtenâ' (آتينا) fiili, Allah'ın Musa'ya Kitab'ı lütfetmesi, ona vermesi ve onu bu Kitap ile donatması anlamındadır. Bu, sadece bir teslim etme değil, aynı zamanda bir ihsan ve bahşetmedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): İtâ (إيتاء), bir şeyi bir başkasına mülk olarak veya faydalanması için vermektir. Kur'an'da Allah'ın peygamberlere Kitap vermesi bağlamında kullanıldığında, bu, ilahi bir lütuf ve vahiy yoluyla bir bilginin veya şeriatın tebliğ edilmesi anlamına gelir. Burada Kitab'ın Musa'ya verilmesi, şeriatın ve hidayetin ona bahşedilmesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kitap (الكتاب), Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiylerin bütünüdür. Bu ayetteki 'el-Kitâb' (الكتاب) kelimesi, Hz. Musa'ya indirilen ve içinde şeriat hükümlerini barındıran Tevrat'ı kastetmektedir. Bu, sadece yazılı bir metin değil, aynı zamanda ilahi bir rehberlik ve kanunlar mecmuasıdır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'Kitâb' (كتاب) kavramı, genellikle Allah'ın vahyini, ilahi yasayı ve peygamberler aracılığıyla insanlara gönderilen mesajı ifade eder. Hz. Musa'ya verilen 'Kitâb', İsrailoğulları için bir hidayet ve şeriat kaynağı olmuştur. Bu, sadece bir metin değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi ve ilahi iradenin tecellisidir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İhtilaf (اختلاف), bir konuda farklı görüşlere sahip olmak, ayrılığa düşmek demektir. Ayetteki 'uhtulife fîhi' (اختلف فيه) ifadesi, Hz. Musa'ya verilen Kitap hakkında insanların farklı yorumlara, anlaşmazlıklara ve hatta inkar ve tasdik gibi zıt tutumlara girmelerini anlatır. Bu, Kitab'ın mesajının tam olarak kabul edilmemesi veya yanlış anlaşılması sonucudur.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): İhtilaf (اختلاف), bir şey üzerinde birleşememek, zıt görüşler beyan etmek ve ayrışmaktır. Bu ayetteki ihtilaf, Tevrat'ın içeriği, hükümleri veya genel geçerliliği hakkında İsrailoğulları arasında çıkan anlaşmazlıkları ve bölünmeleri ifade eder. Bu durum, ilahi mesajın tam olarak benimsenmemesi ve farklı yorumlara tabi tutulmasıyla ortaya çıkmıştır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kelime (كلمة), tek bir söz veya bir söz grubunu ifade etmekle birlikte, Kur'an'da bazen Allah'ın takdir ettiği bir hükmü, vaadi veya emri de ifade eder. Ayetteki 'kelimetün sebegat' (كلمة سبقت) ifadesi, Allah'ın daha önce takdir ettiği, hükmettiği veya vaat ettiği bir şeyin varlığını gösterir. Bu, genellikle kıyamete kadar mühlet verilmesi veya cezalandırmanın ertelenmesi gibi ilahi bir kararı ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Kelime (كلمة), Allah'ın kudret ve iradesiyle gerçekleşen her türlü hükmü ve takdiri kapsar. 'Kelimetün sebegat min Rabbike' (كلمة سبقت من ربك) ifadesi, Allah'ın ezeli ilminde ve takdirinde bulunan, belirli bir zaman dilimine kadar cezayı erteleme veya mühlet verme gibi bir kararı ifade eder. Bu, ihtilaf edenlerin hemen cezalandırılmamasının sebebidir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Şek (شك), iki şey arasında tereddüt etmek, bir konuda kesin bir kanaate varamamak demektir. Ayetteki 'fî şekkin' (في شك) ifadesi, Kitap hakkında İsrailoğulları'nın yaşadığı derin tereddüdü, belirsizliği ve iman ile inkar arasında gidip gelme halini anlatır. Bu, onların Kitab'ın hakikatine tam olarak ikna olamamalarından kaynaklanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Şek (شك) kavramı, Kur'an'da genellikle bir şeyin doğruluğu veya gerçekliği hakkında duyulan tereddüt, belirsizlik ve kesin bilgi eksikliği anlamında kullanılır. Fussilet 45'teki 'şekkin murîb' (شك مريب) ifadesi, sadece basit bir şüphe değil, aynı zamanda rahatsız edici, endişe verici ve insanı huzursuz eden derin bir şüphe halini vurgular. Bu, Kitab'ın mesajına karşı duyulan güvensizliği ve inkara meyilli olmayı gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rayb (ريب), şüphe ve endişe anlamına gelir. 'Murîb' (مريب) ise, şüphe uyandıran, endişe veren, kalbi rahatsız eden demektir. Ayetteki 'şekkin murîb' (شك مريب) ifadesi, sadece bir şüphe değil, aynı zamanda insanı huzursuz eden, kalpte bir sıkıntı ve tereddüt oluşturan derin ve rahatsız edici bir şüpheyi ifade eder. Bu, Kitab'ın hakikatine karşı duyulan güvensizliğin şiddetini gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'rayb' (ريب) kelimesi, genellikle sadece entelektüel bir şüpheyi değil, aynı zamanda ahlaki bir endişeyi ve kalpteki huzursuzluğu da ifade eder. 'Murîb' (مريب) sıfatı, bu şüphenin sadece zihinsel bir tereddüt olmaktan öte, kişiyi rahatsız eden, içsel bir çatışmaya sürükleyen ve doğru yolu bulmasını engelleyen bir niteliğe sahip olduğunu vurgular. Bu, Kitab'ın mesajına karşı duyulan derin bir güvensizliğin ve inkara yakın bir durumun göstergesidir.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ve lekad âteynâ mûsel kitâbe, Andolsun! Biz, Mûsâ'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) vermiştik. Görüldüğü gibi bu âyet-i kerîmenin de baş tarafı zât-î’dir. Cenâb-ı Hakk Mûsâ’ya kitabı biz verdik, demektedir. Hâl böyle olunca kişinin seyru sülûkunda, kontrollu çalışmalarından sonra hakikat-i mûseviyye yi ki, (Tenzih) üzerinedir, Rabb’ının gönlünden kendisinin vereceğidir, ancak eğitilen kişi bunu bağlı olduğu yerden zanneder. Bilindiği gibi haki-kat-i mûseviyye, Tevhîd-i esmâ’dır ve isimlerin tecellileri de muhteliftir.
Fahtulife fîhi, bütün bunlar Hakk’tanmı’dır yoksa kuldanmı’dır? diyerek, bu hususta ihtilâf ettiler, ve lev lâ kelimetun, eğer bu hakikat-i Mûseviyye, hikmet-i ulviy-ye, kelimesi olmasaydı, sebekat min rabbike, Rabbin den geçmiş olmasaydı! Mûsâ (a.s.) ulül azm peygamber-lerden olduğundan kendinden evvelki Peygamberlere göre birçok üstünlüğü vardır, bunlardan biride esmâül
hüsnanın onun üzerinde daha çok zuhura çıkmış olduğudur bu da bütün isimlerde mevcud yücelik olan “ma’nâ’yı ulviyye”dir.
İşte bu hakikat/kelime/kelimeler, Rabbından ona geçmiştir, ondan da kavmine, ancak kavmi bu ulviyyeti nefsi emmâreleri istikametinde, kullanmışlar ve halen de kullanmaktadırlar. İşte bir sâlik de, belirli bir yere geldi-ğinde, bu ulviyeti nefsine mal ederse, farkında olmadan oda nefsiyle, fir’âvn’laşmaya başlar.
Görüldüğü gibi bu bölüm yine tarif ve bilgilendir-medir. Lekudıye beynehum, işte aralarında bu isimle-rin ahkâmları ile hüküm olundular. Ve innehum lefî şekkin minhu murîb. Bu yüzden onlar önce tevrattan sonra Kur’ân’dan nefislerinin vesveseleri yüzünden kesin bir şüphe içindedirler.
41.46*************مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهٖ وَمَنْ اَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ
(41/46) – (Men amile sâlihan felinefsihî ve men esâe fealeyhâ, ve mâ rabbuke bizallâmin lil abîd.)
(41/46) – “Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara (zerre kadar) zulmedici değildir.”