Ve dalle ‘anhum mâ kânû yed'ûne min kabl(u)(s) ve zannû mâ lehum min mehîs(in)
Daha önce yalvardıkları (tanrılar) onları yüzüstü bırakıp uzaklaşmıştır. Kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.
Önceden tapmakta oldukları şeyler, kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuştur. Onlar da kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.
Bu ayet, kıyamet gününde müşriklerin durumunu tasvir ederken, daha önce taptıkları ilahların kendilerinden uzaklaştığını ve kaçış yollarının kalmadığını vurgulamaktadır. Ayet, 'dalâl', 'duâ', 'zann' ve 'mahîs' gibi temel kavramlar üzerinden bu çaresizliği ve hakikatin ortaya çıkışını dilbilimsel bir derinlikle ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'dalâl' kelimesini doğru yoldan sapmak, hedeften şaşmak olarak tanımlar. Ayetteki 'وَضَلَّ عَنْهُم' ifadesi, taptıkları putların veya ilahların onlara fayda sağlamaktan aciz kalması, kaybolup gitmesi ve onlardan uzaklaşması anlamındadır. Bu, onların bekledikleri yardımın gerçekleşmemesi ve putların bir hiç olduğunu anlamalarıdır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'dalâl' kelimesinin bazen 'kaybolmak' anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise, müşriklerin taptıkları ilahların kıyamet günü onlardan kaybolması, yani onlara hiçbir fayda sağlayamaması ve ortadan kalkması manasındadır. Onların umut bağladıkları şeylerin yok oluşunu ifade eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'دعاء' kelimesinin Kur'an'da farklı anlamlarda kullanıldığını, bunlardan birinin de 'ibadet etmek' olduğunu belirtir. Ayetteki 'مَّا كَانُوا۟ يَدْعُونَ' ifadesi, müşriklerin Allah'tan başka taptıkları, yalvardıkları ve kendilerinden medet umdukları putları veya varlıkları kasteder. Bu, onların şirk koşma eylemlerini dile getirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'دعاء' kelimesinin 'ibadet' ve 'yardım isteme' anlamlarını vurgular. Ayetteki kullanım, müşriklerin dünyadayken taptıkları ve kendilerinden yardım bekledikleri sahte ilahları ifade eder. Kıyamet günü bu ilahların onlara hiçbir fayda sağlamayacağı gerçeğini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zann' kelimesinin bazen 'yakîn' (kesin bilgi) anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'وَظَنُّوا۟' ifadesi, müşriklerin kıyamet günü kaçacak yerlerinin olmadığını kesin olarak anlamaları, bu gerçeği idrak etmeleri manasındadır. Artık şüpheye yer bırakmayacak şekilde hakikati görmüşlerdir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'zann' kelimesinin Kur'an'da genellikle olumsuz bir çağrışımla, yani kesin olmayan bilgi veya yanlış tahmin anlamında kullanıldığını, ancak bazı bağlamlarda 'yakîn' (kesin bilgi) anlamını da taşıyabildiğini belirtir. Bu ayetteki 'ظَنُّوا۟', onların artık kaçışlarının olmadığını kesin bir şekilde idrak etmelerini, yani bu gerçeği 'bilmelerini' ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'محِيص' kelimesini 'kaçış yeri' veya 'sığınak' olarak açıklar. Ayetteki 'مَا لَهُم مِّن مَّحِيصٍ' ifadesi, kıyamet günü müşrikler için azaptan kaçacak, sığınacak veya kurtulacak hiçbir yerin kalmadığını, çaresiz bir durumda olduklarını vurgular.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'حاص يحِيص حَيصاً' fiilinin 'kaçmak, uzaklaşmak' anlamına geldiğini ve 'محِيص' kelimesinin de 'kaçış yeri' veya 'kaçış imkanı' olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, onların artık ilahi adaletten veya azaptan kurtulma şanslarının olmadığını, tüm yolların kapandığını kesin bir dille ifade eder.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Ve dalle anhum, mudil üzere olan o hayali tanrıları onlardan yok oldular, zâten de yok idiler, mâ kânû yed'ûne min kablu, önceden onları var zannedip çağırıyor onlara yöneliyorlar idi, ve zannû mâ lehum mim mahîs, sonra bu halden kaçışın olmadığını anla-dılar.