İleyhi yuraddu ‘ilmu-ssâ'a(ti)(c) vemâ taḣrucu min śemerâtin min ekmâmihâ vemâ tahmilu min unśâ velâ teda'u illâ bi'ilmih(i)(c) ve yevme yunâdîhim eyne şurakâ-î kâlû âżennâke mâ minnâ min şehîd(in)
Kıyametin ne zaman kopacağına ilişkin bilgi O'na havale edilir. Meyveler tomurcuklarından ancak O'nun bilgisi altında çıkar, dişi ancak O'nun bilgisi altında hamile kalır ve doğurur. Allah onlara, "Nerede bana ortak koştuklarınız?" diye seslendiği gün şöyle derler: "Sana arz ederiz ki, içimizden onları gören hiçbir kimse yok."
Kıyamet zamanını bilmek ancak Allah'a havale edilir. Onun bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara: "Bana koştuğunuz ortaklarım nerede?" diye seslendiği gün, onlar: "Senin ortağın olduğuna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arz ederiz." derler.
Fussilet Suresi'nin 47. ayeti, Allah'ın mutlak ilmini ve kudretini vurgulamaktadır. Kıyamet bilgisi, tabiat olayları ve canlıların üremesi gibi tüm varoluşsal süreçlerin O'nun bilgisi dahilinde gerçekleştiğini, ayrıca ahiretteki sorgulamayı ve müşriklerin acizliğini dilbilimsel bir derinlikle ifade etmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Radd (ردّ) kelimesi, bir şeyi geldiği yere geri çevirmek veya bir şeyi başka bir şeye döndürmek anlamındadır. Ayetteki 'İleyhi yuraddu ilmu's-sâati' ifadesi, kıyamet bilgisinin yalnızca Allah'a ait olduğunu, O'ndan başkasına döndürülemeyeceğini, yani O'nun tekelinde olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Radd (ردّ), bir şeyin başlangıç noktasına geri dönmesi veya bir hükmün bir merciye ait olmasıdır. Bu ayette, kıyamet ilminin nihai merciinin ve sahibinin Allah Teâlâ olduğunu, bu bilginin O'ndan başkasına verilmediğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İlim (علم), bir şeyi hakikatiyle idrak etmektir. Ayetteki 'ilmu's-sâati' ifadesi, kıyametin vaktine dair kesin ve tam bilginin sadece Allah katında olduğunu, bu bilginin insan idrakinin ötesinde olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu'ya göre 'ilm' Kur'an'da sadece bilgi edinme değil, aynı zamanda mutlak ve her şeyi kuşatan bir idrak yeteneğini ifade eder. Bu ayetteki 'bi-ilmihi' (O'nun bilgisiyle) ifadesi, Allah'ın her şeyi kuşatan, hiçbir şeyin dışında kalmadığı mutlak ve eksiksiz bilgisine işaret eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Hurûc (خروج), bir şeyin bulunduğu yerden ayrılıp dışarıya çıkmasıdır. Ayetteki 've mâ tahrucu min semerâtin min ekmâmihâ' ifadesi, meyvelerin kabuklarından çıkışının dahi Allah'ın bilgisi ve izni dahilinde olduğunu, hiçbir doğal olayın O'nun iradesi dışında gerçekleşmediğini anlatır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Hurûc, bir şeyin gizli olduğu yerden açığa çıkmasıdır. Burada meyvelerin tomurcuklarından veya kabuklarından dışarı çıkması, Allah'ın kudretinin ve bilgisinin her an tecelli ettiğini gösteren bir mecazdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hamle (حمل), bir şeyi taşımaktır. Canlılar için kullanıldığında ise gebelik anlamını ifade eder. Ayetteki 've mâ tahmilu min unsâ' ifadesi, hiçbir dişinin Allah'ın bilgisi ve izni olmadan gebe kalamayacağını, bu biyolojik sürecin de O'nun mutlak kontrolünde olduğunu belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'haml' kelimesinin Kur'an'da hem fiziksel yük taşımayı hem de gebeliği ifade ettiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın yaratma ve yaşatma kudretinin en ince detaylara kadar nüfuz ettiğini, canlıların üreme döngüsünün dahi O'nun ilmiyle gerçekleştiğini gösterir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Vada' (وضع), bir şeyi bir yere bırakmak veya indirmektir. Canlılar için kullanıldığında ise doğurmak anlamını taşır. Ayetteki 've lâ teda'u' ifadesi, hiçbir dişinin Allah'ın bilgisi dışında doğuramayacağını, doğum sürecinin de O'nun mutlak iradesine bağlı olduğunu vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Vada' kelimesi, bir yükü indirmek veya bir şeyi yerine koymak anlamındadır. Dişilerin doğurması bağlamında kullanıldığında, gebeliğin sona ermesi ve yavrunun dünyaya gelmesi sürecini ifade eder. Bu, Allah'ın yaratma ve düzenleme gücünün bir başka delilidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şirk (شرك), bir şeyi başkasıyla ortak kılmaktır. Şerîk (شريك) ise ortak demektir. Ayetteki 'eyne şürekâî' ifadesi, Allah'ın ahirette müşriklere, kendisine ortak koştukları ilahların nerede olduğunu sorarak, onların acizliğini ve batıllığını ortaya koyduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İzutsu, 'şirk' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini ve Allah'ın birliğine karşıtlığını vurgular. Bu ayetteki 'şürekâî' kelimesi, Allah'ın mutlak tekliğini ve yüceliğini ilan ederken, müşriklerin bu temel ilkeye karşı gelmelerinin ahiretteki sonuçlarını gözler önüne serer.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
İleyhi yuraddu ılmus sâah, – Kıyametin ne zaman kopacağına ilişkin bilgi O'na havale edilir. Bu genel bir ma’nâ da allah’a döndürülür ise de, özel ve iş’âri olanı, İleyhi, o na, yuraddu, döndürülür, ılmus sâah, saatin ilmi. İrfan ehli indin de kıyamet şöyle tarif edilmiştir. (Kıyamet zâtın zuhuru sıfat saltanatının sönüşüdür.) Kıyamet bir şeyin sonu olduğuna göre, bilinen şu dur ki kıyametin iki hali vardır biri kevn/varlık üzerine olan kıyamet, diğeri ise insan üzerine olan ölüm kıyametidir.
İnsan üzerine olan kıyamet, biri zaruri, diğeri de, ihtiyari olmak üzere iki türlüdür, zaruri kıyamet kişinin gaflet hali ile yaşadığı, hiç gitmiyecekmiş zannettiği bu âlemden vakti gelince, ansızın ona sorulmadan ruhunun kabzedilmesidir.
İhtiyari kıyamet ise, “ölmeden evvel ölünüz” hükmü ile belirtilen, uzun süren bir eğitim ile, yavaş yavaş nefsinin can çekişmesi ile, kazanmış olduğu kendini bilme/tanıma ilmi, ile bilerek nefsinin benliğinden geçe-rek, ilâh-i benliği ile kalıp, hayatına bu şekilde devam etmesidir. Bu eğitim ise ancak gerçek bir irfan ehli Kâmil insân kontrolunda olur. Daha sonra onun başına da gelecek olan zaruri ölüm onun için bir yokluk olmaz vuslat kapısı, düğün gecesi olur.
İşte her iki halde de, İleyhi yuraddu ılmus sâah, – Bireysel kıyametin ne zaman kopacağına ilişkin bilgi ölüm saatinde o an da, O'na döndürülür. Müşahedeli bilmiş olur ancak yapılacak bir şey kalmamıştır.
Ve mâ tahrucu min semerâtin, türlü cins meyveler çıkmaz, min ekmâmihâ, kaplarından/kabuklarından. Ve mâ tahmilu, yüklenmez, min unsâ, hiçbir dişi, ve lâ tedau, o yükü oraya koymaz, illâ biılmihi, ancak onun ilmi ile.
Türlü cins meyveler çıkmaz, bu meyveler zâhiren bağ ve bahçelerde olan meyveler olduğu gibi, kişinin gönül
âleminin gülşeni ve meyve bahçelerinde olan esmâ-i İlâhiyye semerât/meyveleridir. Bunlar, kendilerine ait esmâ-i İlâhiye, kaplarından/kabuklarından çıkmazlar.
Hiçbir dişi, nesil yükünü/kendi kopyasını, yüklenmez, o yükü oraya koymaz, ancak onun ilmi ile. Bütün bunlar gaybı da şehadeti de bilen Oyüce zâtın Hakk esmâsıyle bâtınından zâhirine çıkardığı ilmi ile olur başka kimse bunlara muktedir değildir.
Bunların hepsi genelde zâhiren, nasıl ki, vakti geldiğinde Hakk’ın kudret eli bunları bâtınlarından zâhir-lerine, yolculuğa çıkarıp, dünya âlemi bahçelerinde türlü renk ve tatlarda zuhura çıkarıyor ise, aynı şekilde kudret-i İlâhiye İnsân-ı Kâmilinin kelâm sıfatı kudretiyle, gönül âlemi bahçelerinden zuhur ettirerek, idrak sahalarından bu meyveleri taliplilerine ikram etmekte-dirler. Bu meyveler ancak Hakk pazarlarında bulunur, halk pazarlarında bulunmaz.
Ancak halkı, Hakk olarak idrak etmiş, olan kimseler, her pazardan alış veriş yaparlar, çünkü halkta Hakk’ın zâhir isminin hüküm sürdüğünü bilirler.
Bu hususları biraz daha açmaya çalışalım.
Genelde doğu halkları arasında, (Cemreler ve Nevruz) diye bir kültür kutlaması vardır. Cemre’ler, Kış hükmünü, kaybetmeye başladığında yaklaşık, (20/şubat- ta havaya) (27/ şubatta suya) (06/martta toprağa) düştüğü söylenir. Cemrelerin düşüşünden iki hafta sonra da, (21/martta) gece ile gündüz eşitlenmekte olup o günde (nevruz) kutlamaları olmaktadır. Bunlardan sonra da (06/mayısta) da “Hızır” günleri yaz başlamaktadır.
Şimdi bunları da, incelemeye çalışalım.
1) (Cemre) Lügatlarda (C.: Cimâr) Şiddetli karanlık.
2) Ateşli kömür parçası, kor. Isınmayı ifade etmekte dir.
3) İlkbaharda havaya, suya, toprağa, düştüğü söyle-nen sıcaklık,
4) Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.
Genelde baktığımızda bir halden bir hale geçişi ifade etmektedir. Görüldüğü gibi bir bakıma (dört unsur/ anâsır’ı Erbaa) dan ateşin, diğerleri üzerindeki tesiratını göstermektedir. Yani düşen/inen olarak belirtilen ateşin diğer üç unsurun, hava, su, toprak olarak kendilerine nüfûz ederek tesirinin olmasıdır. İşte bu yüzden, ateşin rahmetinin şiddetinin verdiği lütuflar kadar, zahmetinin şiddetide ağır hasarlar yapmaktadır.
Bu ateşin/sıcaklığın, evvelâ havaya karışması onun lâtif olup haha kolay tesir altına girmesi yönüyledir. Sonra suya karışması onunda toprağa göre daha lâtif ve daha kolay ısınma kabiliyetinin olmasıdır, en son toprağa karışması, toprağı havadan sudan da istilâ ederek onu da daha kolay ısıtabilmesi yönüyledir. Ateş belirli sürelerde bu üç anâsıra dâhil olduğunda, böylece dört unsur kış uyku ve dinlenmelerinden yavaş yavaş uyanarak, birlikte âlemde “halkıyyet/faaliyyet”e başlamış olmaktdırlar.
İşte bunlar böylece evvelâ hava (cemre) ile “cem’an” ısınmaya başlamakta, daha sonra gene “cem’an” su ısınmaya başlamakta, daha sonra gene “cem’an” toprak ısınmaya başlamaktadır. Ve bunlara ateşte, belirli harerette dahil olduğundan, böylece (dört unsur/anâsır’ı Erbaa) (cem’an) (cemre) de bulunan (R) Rahmâniyyette ki genel rahmet, (R) Rahimiyyette ki özel rahmet ile uyarılmış olarak, esmâ-i ilâhiyyenin zuhur ve tecellileri, tabiat ismi altında, kendi mertebeleri altında faaliyete başlamış olmaktadırlar.
İşte bu yüzden, bir kış süresi içinde durağan/gayb’da olan esmâ-i İlâhiyye, eserleri ile zuhur etmeye hazır hale gelip, vakti geldiğinde âyet-i kerîme de bahsedilen.
Ve mâ tahrucu min semerâtin, türlü cins meyveler
çıkmaz, kendi kendine, min ekmâmihâ, kaplarından/ kabuklarından.
Yani esmâ-i İlâhiyye kaplarından/kabuklarından. Her bir isim Hakk’ın hazinelerinden kaplarındandır. Onun izni olmadan o kaplardan zuhura hiçbir şey çıkmaz.
illâ biılmihi, ancak onun ilmi ile. İlmin zuhura çıkması içinde o ilmi uygulayacak bir ele, âlete, zaman mekân ve kudrete ihtiyaç verdır ki, bu da Vâhid/bir olan allah’a aittir.
İşte böyle yedullah/Allahın elinin kudreti ile bütün âlem yalaşık iki hafta sonra, (Nevruz/yeni günde yerden fışkırır şekilde zuhur ve tecellide bulunmakta, gizli hazine açılmaya başlayıp hem sanatlarını göstermeye ve hemde varlıkların rızıklarını üretmeye başlamış olurlar.
Daha sonra da, (Hızır/hâzır) sıcak muhabbetli yaz günleri başlamaktadır.
Ayrıca (cemre) şeytan taşlamak ta olduğundan ateş ahlâklı olan İblis’in, ateşini çok fazla arttırtmadan bütün bu işlerin hakikatini ateşiyle yakmaması için, nefsi benlik izafi benlik ve İlâhi benlik, olmak üzere üç mertebeden nefes’i Rahmâni fırtınalrı ile ve ebabil kuşlarının ağızların da bulunan tevhid taşları ile taşlanması lâzımdır.
Yukarıda bahsedilen kevni oluşumların aynen bâtınen beden arzı/toprağı üzerinde de kıyasi olarak yaşantısı vardır. Bu hususun faaliyete geçmesi için, sâlik’in kış uykusunda olan, iç dünyasında ki, dinamiklerini faaliyete geçirebilmesi için, bir mürşid-i kâmile ihtiyacı vardır, bu hususun hayata geçebilmesi gerçek bir mürşid-in bulunması lâzımdır. İsmi mürşid veya şeyh olan herkes bu sahaya giremez, irfan ehli olması lâzımdır.
İşte bu kâmil mürşid, kendisindeki ilâhi muhabbet hubbiyyeti ve ateşiyle, sâlik’in beden mülkünde bulunan soğumuş ve Hakk’tan uzaklaşmış “heva/havasına”
muhabbetiyle yöneldiğinde onun havasına “cem” olan muhabbeti İlâhiyye nüzül etmeye başlar.
Daha sonra gene mürşid-i kâmil, sâlik’in beden mülkünde bulunan, soğumuş ve Hakk’tan uzaklaşmış donmuş, olan su unsuruna, o ki, ilim ve hayattır, muhabbetiyle yöneldiğinde onun suyuna “cem” olan muhabbeti İlâhiye hay ve ilim olarak nüzül etmeye başlar.
Daha sonra, gene mürşid-i kâmil, sâlik’in beden mülkünde bulunan, soğumuş ve Hakk’tan uzaklaşmış donmuş olan, toprak unsuruna, o ki, hikmettir, muhab-betiyle yöneldiğinde, onun toprağına “cem” olan muhab-beti İlâhiye, hikmet ve ilim olarak nüzül etmeye başlar. Ve ateş yani sırf muhabbeti İlâhiyye olan mürşid-i kâmil-in muhabbet ateşi de eklenince, sâlik’i sadıktaki anasırı Erbaa/dört unsur, gerçek ve İlâhi halleri ile “Cem” an uyarılmış, hep birlikte kış/gaflet uykusundan, İlâhi hayat sahasına doğru yola çıkılmış olur. İşte bu haller oluşmaya başladıktan sonra o beden mübarek belde olmaya namzet olmuş olur.
Ancak bu arada, bu beden üstünde nefs ve iblis ateşininde musallat olma, ihtimali gözden kaçırılmaması lâzım gelen bir husustur. İşte bilhassa bu başlangıç devrelerinde “Cemerâtta” olduğu gibi küçükten başlayıp büyüye doğru, devamlı iblisleri taşlamak lâzım gelmek-tedir. Bu taşlamalar zâhiren genelde Hacc da olmaktadır, Hacc ise “hakikat-i İlâhiye de Cemâlûllah-ı seyr”dir. İşte bir sâlik-i sâdık ta, her an hacc/zat, yolcusudur ve hacc’ın rükûnlerinden olan cemerât/taşlama daha burada başlamaktadır.
Ehli gaflet ise, şeytan taşlamak için hacc’a mekkeye gitmeyi, ve orada şeytan taşlamayı düşünür, halbuki bulunduğu yerde şeytan, onun elini kolunu bağlamış olduğundan, şeytana taş atacak gücü yoktur, zâten onun hükmü altındadır.
Ancak bir mürşîd-i kâmil bulup onun muhabbet ateşinden (cem’re) leri beden mülküne indirilince/ düşünce, daha bulunduğu yerde, ilk yapacağı şey, etrafın da menzil tutmuş ve nefsi emmâresiyle şirket/ortaklık kurmuş, şeytanlarını bulunduğu yerde taşlamaya başla-masıdır.
Taa ki, “ben iblisimi Müslüman ettim,” hakikatine ulaşıncaya kadar.
İşte böylece hakikatine ve Mi’râc ufkuna doğru yer-den/beden kabrinden kalkarak esmâ-i İlâhiyyenin her türlü bereketiyle, yükselmeye başlayan kişinin ruhani-yetinin (Nevruz/yeni günü/yeni dünyası) başlamış olur.
Ondan sonra yaz/Hızır/hâzır, günleri başlayarak ilmi ledün sahasına girmeye ve Rabbı’nın lütuflarını almaya ve seyretmeye başlamış olur.
Ve mâ tahmilu, yüklenmez, min unsâ, hiçbir dişi, ve lâ tedau, o yükü oraya koymaz.
İşte bu ilim yükünü, Kâmil insandan başka kimse, gönüllere aktaramaz/koyamaz. Bütün bunlar bu hayat dirilişleri her sene tekrar eder durur, ehli zâhirde gafletle seyreder durur. Şu meyve çıksın yiyelim, şu sebze çıksın yemek yapalım diye, nefislerinin hizmetinde olan perdeli gözleri ile göremezler.
illâ biılmihi, ancak onun ilmi ile. Onun ilmi ise ezeli ve ebedidir. Âlemler halkedilmezden evvel, ilmi İlâhide mevcud olan bütün âlemlerin, kevniyyet/meydana gelme ilmi, Zâtında mevcud iken bunun zuhura çıkması için, Ehadiyetinden Vahidiyyetine intikal ettirdi burada ilim fâil Vahidiyyet mef’ul yani esmâ-i İlâhiyyeye hâmil/yük-lenmiş idi. esmâ-i ilâhiyye de, daha sonra yüklendiği bu hâmli Fâil olarak mef’ulu olan ef’âl âlemi, şehâdet âlemine yükleyerek nerede neyin kevn/var olacağını, illâ biılmihi, onun ilmi ve kudreti ile olan bu hususları ancak Allah teâlâ hazretleri kendi bilir.
Ve yevme yunâdîhim. Ve o kıyamet gününde Hakk tarafından onlara seslenilir, eyne şurakâî, bana ortak koştuğunuz hayal putlarınız nerede?, kâlû âzennâke mâ minnâ min şehîdin, bizden bu hallere bir tanık olmadığını sana arzederiz. Bunların bizim hayelleri-mizden meydana geldiğini anlamış olduk.
Ancak bu kabulleniş ve iflâs ifadesi, çok geç olduğundan haklarında hiçbir şey ifade etmeyecektir.
41.48*************وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَحٖيصٍ
(41/48) – (Ve dalle anhum mâ kânû yed'ûne min kablu ve zannû mâ lehum mim mahîs.)
(41/48) – (Daha önce yalvardıkları (tanrılar) onları yüzüstü bırakıp uzaklaşmıştır. Kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.)
-------------------