Vele-in eżaknâhu rahmeten minnâ min ba'di darrâe messet-hu leyekûlenne hâżâ lî vemâ ezunnu-ssâ'ate kâ-imeten vele-in ruci'tu ilâ rabbî inne lî ‘indehu lelhusnâ(c) felenunebbi-enne-lleżîne keferû bimâ ‘amilû velenużîkannehum min ‘ażâbin ġalîz(in)
Andolsun! Başına gelen bir zarardan sonra kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak mutlaka "Bu benim hakkımdır, Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Andolsun, Rabbime döndürülürsem, şüphesiz O'nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır" der. Andolsun, biz inkar edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve andolsun, onlara mutlaka ağır azaptan tattıracağız.
Andolsun ki kendisine dokunan bir zarardan sonra, biz ona tarafımızdan bir rahmet tattırsak, O: "Bu benim hakkımdır, kıyametin kopacağını da sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile mutlaka O'nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır" der. Biz o inkâr edenlere yaptıkları şeyleri mutlaka haber vereceğiz ve onlara ağır bir azap tattıracağız.
Bu ayet, insanın nankörlüğünü ve Allah'ın rahmetine karşı takındığı tavrı ele almaktadır. İyilik gördüğünde bunu kendi hakkı sanan, zorlukta ise Allah'ı unutan insanın ahiret inancındaki zayıflığı ve bunun sonucunda karşılaşacağı akıbet dilbilimsel bir derinlikle işlenmiştir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'zevk' (ذوق) kelimesinin asıl anlamının bir şeyi dille tatmak olduğunu, ancak mecazi olarak bir şeyin etkisini hissetmek, tecrübe etmek anlamında da kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'ezaknâhu' (أَذَقْنَاهُ) ifadesi, Allah'ın rahmetini insana tattırması, yani ona bu rahmeti yaşatması ve tecrübe ettirmesi anlamındadır, bu da rahmetin somut bir deneyim olarak sunulduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'tattırmak' fiilinin Kur'an'da sadece somut yiyecek ve içecekler için değil, aynı zamanda soyut kavramlar için de kullanıldığını belirtir. Burada 'rahmet tattırmak' ifadesi, rahmetin bir yiyecek gibi hissedilen, deneyimlenen bir şey olduğunu mecazi olarak anlatır ve bu, Allah'ın lütfunun kişiye doğrudan ulaştığını vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'rahmet' (رحمة) kelimesinin, başkasına iyilik yapmayı gerektiren bir incelik ve şefkat hali olduğunu belirtir. Allah'tan geldiğinde ise bu, sadece şefkat değil, aynı zamanda lütuf ve ihsan anlamına gelir. Ayetteki 'rahmeten minnâ' (katımızdan bir rahmet) ifadesi, bu lütfun kaynağının doğrudan Allah olduğunu ve O'nun sonsuz merhametinin bir tecellisi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'rahmet' kavramının Kur'an'daki merkeziyetine dikkat çeker ve Allah'ın en temel sıfatlarından biri olduğunu belirtir. Ona göre rahmet, Allah'ın yaratılışa ve insanlara yönelik sürekli lütuf ve ihsanını ifade eder. Ayetteki bağlamda, sıkıntıdan sonra gelen rahmet, Allah'ın kuluna olan bitmeyen şefkatinin ve yardımının bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'darrâ' (ضرّاء) kelimesinin, insanı etkileyen her türlü sıkıntı, hastalık ve zorluk anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'min ba'di darrâe messethu' (başına gelen sıkıntıdan sonra) ifadesi, kişinin yaşadığı olumsuz deneyimleri ve bu deneyimlerin ardından gelen rahatlamayı karşılaştırmak için kullanılmıştır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'darr' (ضرّ) kökünün, bir şeye zarar vermek, onu eksiltmek veya ona olumsuz etki etmek anlamlarına geldiğini açıklar. 'Darrâ' ise bu zararın bir sonucu olarak ortaya çıkan sıkıntılı durumu ifade eder. Ayette, bu sıkıntının kişiye dokunması (messethu) ile, bu durumun kişisel ve doğrudan bir deneyim olduğu vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'sâ'a' (ساعة) kelimesinin aslen bir zaman dilimini ifade ettiğini, ancak Kur'an'da özel olarak kıyamet gününü, yani dünyanın sonunu ve ahiret hayatının başlangıcını ifade etmek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'mâ ezunnü's-sâ'ate kâimeten' (kıyametin kopacağını sanmıyorum) ifadesi, bu inançsızlığın veya şüphenin kıyamet gününe yönelik olduğunu açıkça gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'es-Sâ'a' kavramının Kur'an'da sadece bir zaman dilimi olmaktan öte, kozmik bir dönüşüm ve ilahi adaletin tecelli edeceği nihai bir olay olarak ele alındığını vurgular. Bu kavram, hesap verme, ödül ve ceza gibi ahiret inancının temelini oluşturur. Ayetteki kişinin bu inancı reddetmesi, onun dünya görüşündeki temel bir sapmayı işaret eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr' (كفر) kelimesinin asıl anlamının bir şeyi örtmek olduğunu, bu nedenle çiftçiye 'kâfir' denildiğini çünkü tohumu toprağa örttüğünü belirtir. Dini bağlamda ise 'küfr', Allah'ın nimetlerini örtmek, yani nankörlük etmek veya Allah'ın varlığını ve birliğini, peygamberlerini ve ayetlerini inkar etmek anlamına gelir. Ayetteki 'ellezîne keferû' (inkar edenler) ifadesi, Allah'ın rahmetine rağmen nankörlük eden ve ahiret inancını reddeden kişileri tanımlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'da sadece inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın lütuflarına karşı nankörlük ve O'nun mesajını bilerek reddetme anlamlarını da taşıdığını belirtir. Bu, pasif bir inançsızlıktan ziyade, aktif bir karşı çıkış ve gerçeği örtme eylemidir. Ayetteki 'kefarû' ifadesi, bu kişilerin sadece kıyameti inkar etmekle kalmayıp, aynı zamanda Allah'ın kendilerine bahşettiği rahmete karşı da nankörlük ettiklerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'azâb' (عذاب) kelimesinin, bir şeyi tatlılıktan uzaklaştırmak, acı hale getirmek anlamına geldiğini belirtir. Mecazi olarak ise, kişiye acı veren, onu rahatsız eden her türlü ceza ve işkenceyi ifade eder. Ayetteki 'lenuzîkannahum min azâbin galîz' (onlara çetin bir azap tattıracağız) ifadesi, inkar edenlerin karşılaşacağı cezanın şiddetini ve acı vericiliğini vurgular.
Ebû'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'azâb'ın, nefse acı veren, onu ıstırap içinde bırakan her şey olduğunu belirtir. Bu, hem dünyevi hem de uhrevi olabilir. Ayetteki 'galîz' (çetin) sıfatıyla birlikte kullanılması, bu azabın sıradan bir ceza olmayıp, şiddetli ve dayanılmaz bir acı olacağını pekiştirir ve inkarın karşılığının büyüklüğünü gösterir.
Fussilet Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerîme de tamamen Zât-î’dir. Yani kendisi tarfından ifade edilmektedir.
Ve lein ezaknâhu rahmeten minnâ. Ve eğer onlara tarafımızdan bir rahmet tattırsak! Bu rahmet iki türlüdür biri rahmeti umumiyye diğeri ise rahmeti rahi-miyyedir. Genelde insanlar bu rahmeti zâhiren madde kaynaklı menfeat üzere nefsin yararına olan rahmet olarak kabul ederler, bu rahmet ehli zâhire, zâhir ismin den gelir, gerçek olan Rahmet ise ehli bâtına bâtın ve rahîm ismi saltanatından gelir ki, rahmeti kemâliyyedir.
Min bağdi darrâe messethu, kendisine bir zarar dokunduktan sonra, leyekûlenne hâzâ lî, kesin olarak bu benim hakkımdı diyerek, gelen rahmeti kendi kazancı imiş gibi, nefsine bağlar. Ve mâ ezunnus sâate kâimeten, kıyametin kâim olacağına yani o saatin geleceğine inanmam, ve lein ruciğtu ilâ rabbî, ve eğer rabb’ime döndürülürsem, inne lî ındehû lel husnâ, muhakkak ki eğer rabb’ıma döndürülürsem, O’nun katında benim için daha güzeli vardır.
Felenunebbiennellezîne keferû bimâ amilû, Fakat o o zaman o inkâr edenlere ne yaptıklarını haber vereceğiz, ve lenuzîkannehum min azâbin ğalîz.
Elbette muhakkak onlara pek kaba bir azaptan tattıracağız.
41.51*************وَاِذَا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِهٖ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَاءٍ عَرٖيضٍ
(41/51) – (Ve izâ en'amnâ alel insâni ağrada ve neâ bicânibihi, ve izâ messehuş şerru fezû duâin arîd.)
(41/51) – “İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan
çizer. Başına bir kötülük gelince de yalvarmaya koyulur.”
-------------------