İçeriğe atla
Şûrâ 18Cüz 25 · Sayfa 485

Şûrâ Sûresi 18. Âyet

الشورى

Sohbete sor

Yesta'cilu bihâ-lleżîne lâ yu/minûne bihâ(s) velleżîne âmenû muşfikûne minhâ ve ya'lemûne ennehâ-lhakk(u)(k) elâ inne-lleżîne yumârûne fî-ssâ'ati lefî dalâlin ba'îd(in)

Kıyamete inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise, ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, Kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.

Şûrâ Sûresi

Bizim sistemimizin son harfi kıyâmettir, kıyâmet koptuktan sonra yeni bir harf başlar o da mahşer oluşumunu belirten harftir.[48] “ İz- -T-B- ” Ölüm ötesi olan berzah yaşamına geçilmekte ve bu berzah yaamıda mahşer gününe kadar geçecek zamanı içine almaktadır. Bu geçiş hayâl ve vehim olguları içerisinde olursa “öldü” diye ifâde edilmekte, kişi gerçek benliğini bulupta geçiş yapmış ise bu duruma “ölmeden evvel ölüm” denmektedir. Bu şekilde ölümün iki tür olduğu ortaya çıkmaktadır ki diğer bir ifâde ile bunlara “zarûri ölüm” ve “isteğe bağlı ölüm” denilmektedir.

Zarûri ölümde kişi ömür süresi dolduğunda isteğine bakılmaksızın Azrâil (a.s.) tarafından madde bedenden rûhu ayrılmak sûretiyle ölüm ötesine intikâl ettirilmektedir.

İsteğe bağlı ölümde kişi kendisine zarûri ölüm gelmeden Hakk yolunda nefsinin hakîkatini idrâk ederek onu vaktiyle Rabb’ına döndürerek teslim etmektedir. Bu şekilde artık “zarûri ölüm” ile her an dünyâdan ayrılmaya hazırdır. Bu gibi kimselerde Azrâil (a.s.) geldiği zaman ancak bir çuval et ve kemik bulur, onun nefsini bulamaz. Çünkü zâten bu kişiler vaktiyle bâtıni değerlerini yerlerine ulaştırmışlardır yâni nûrunu Nûr âlemine, rûhunu Rûh âlemine, idrâkini Hakk’ın ilmine ulaştırmışlardır.

Bu hususta ehlullah’tan biri şöyle demiştir; Bu dünyâya gelenler giderken iki şeyden hâli kalmadılar, ya canlarını ten eyleyip gittiler (ki bu zarûri ölümdür) ya tenlerini can eyleyip gittiler (ki bu da “ölmeden önce ölünüz” hükmüyle belirtilen ölümdür)” Bir âilenin çocuğu dünyâya geldiği zaman çevrede bulunan görevliler ve âile fertleri o çocuktan ses çıkmasını isterler çünkü zâhiren hayât belirtisidir ancak bâtınen bu ses çıkış ölüm ifâdesidir. Doğan bütün çocuklar ilk doğdukları anda aynı şekilde ses çıkarırlar. Bu ses kelime olarak “ıngâ” sesidir. “Ingâ” kelimesi arapça olarak (Ayn) ve (Gayn) harflerinden oluşmaktadır. Yâni (Ayn) olan a’yân-ı sâbitesinden (hakîkatinden) (Gayn) gayrı olan beden zindanına düştüğünden bu ifâde ile feryâd etmektedirler. Bebekler bunun zâhiren bilincinde değildirler ancak kendilerinde mevcut olan rûhani bilinç ile bunlar olmaktadır. Rûhlar âleminde hür ve serbest iken beden hapsine girmekle sınırlanmaktadır. İşte fizîki anlamda gayriyyet burada başlamaktadır ki bu da tard edilmişlik hükmüdür çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c.) rûhaniyetinden, varlığından dünyâ âlemine tard etmiştir o varlığı. Bu tard ediş rahmet içindir eğer bu tard ediş ile zuhura çıkış olmasa kimse kimliğini bilemez ve rûhlar âleminde bireysellik oluşmadığı için herhangi bir faaliyet yapma şansı da yoktur bu nedenle de mükâfat ve azâb gibi bir neticenin de oluşması mümkün olamamaktadır.

Ömrünü “gayr” olarak geçirenler ölü doğmuş, ölü yaşamış ve ölü olarak ölmüş olur. Kendini bilmeyen bir kişi yapmış olduğu fiiller neticesinde isterse cennet ehli olsun yine Hakk ve hakîkatten, kendi gerçek benliğinden ayrı olarak orada hayâtını sürdürür.

Bu dünyâda gereken gerçek tevhîd ilmini tahsil ederek kendisine üflenen âdemi hakîkatler ile yâni “venefahtü” çeşmesinden ihtiyâcı kadarını içerek yoluna devam edip “Gayn” harfinde olan noktayı yâni benlik noktasını başından silebilirse bunlara, “ölü olarak doğdu ancak kendini bularak gerçek ilâhîyata ulaştı ve bir daha ölmedi” denilerek bunların zarûri ölümlerine “şeb-i âruz yâni gelin günü” denilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de Rahmân suresi “Kur’ân’ın gelini” (Aruz-ül Kûr’ân) olarak ifâde edilmiştir.

Ma’nâ âleminde görüldüğü gibi iki gelin vardır. “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı Rahmân sûreti üzere halketmiştir” ve “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı kendi sûreti üzere halketmiştir” denilmiştir hal böyle olunca insanda da Rahmân Sûresi var demektir ve insan bu yönden de gelindir.

İbrâhîm Hakkı Erzurumlu hazretlerinin Mârifetnâme isimli eserinden “Ölümün hakîkati” bölümünden birkaç satır aktaralım:

Ölümün hakîkati insanın bedenine taalluk eden mücerred hayâlin bağlılığını kesmesinden ibârettir. Mücerred hayâl insâni rûhtur. Mü’minin rûhu olan o süslü hayâl ki ölümle mü’min o hayâl olup ondan içeri gider ama mü’min olmayanın korkunç ve kerih rûhu olan hayâl için ölümle o gayri mü’min o hayâl olup onun içine girer. O mücerred cevherin bu mürekkep cisimden ayrılması ve kendi askerine kavuşmasına insanın ölümü denmiştir. Rûhun bu bağlantısını kesmesi hayvani rûhun insan bedeninden ayrılması zamanındadır. Beyt:

“Ey kardeşim sen düşünür durursun Kemik ve saçın çürür, sen kalırsın”

“Sen doğarken ağlıyordun, çevren ise gülüyordu, Öyle güzel bir ömür sür ki, ölüyorken sen gülesin, çevren ağlasın.”[49] “ İz- -T-B- ”