Yesta'cilu bihâ-lleżîne lâ yu/minûne bihâ(s) velleżîne âmenû muşfikûne minhâ ve ya'lemûne ennehâ-lhakk(u)(k) elâ inne-lleżîne yumârûne fî-ssâ'ati lefî dalâlin ba'îd(in)
Kıyamete inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise, ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, Kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
O'na inanmayanlar kıyametin çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise O'ndan korkarlar ve O'nun hak olduğunu bilirler. İyi bilin ki, kıyamet saati hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
Şûrâ Suresi'nin 18. ayeti, kıyamet gününe karşı farklı tutumları, yani inkarcıların aceleciliğini ve müminlerin korkuyla karışık tasdikini ele almaktadır. Ayet, kıyametin hakikatini vurgulayarak, bu konuda şüphe duyanların derin bir sapıklık içinde olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'acele' (عجل) kelimesini, bir şeyin vaktinden önce gerçekleşmesini istemek olarak tanımlar. Ayetteki 'yesta'cilûne' (يستعجلون) ifadesi, inkarcıların kıyametin gerçekleşme ihtimalini küçümseyerek veya alay ederek, onun bir an önce gelmesini talep etmelerini ifade eder. Bu, onların kıyametin ciddiyetini kavramadıklarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, bu fiilin mecazi anlamda, bir şeyin gerçekleşmesini alaycı bir şekilde talep etmek veya küçümsemek için kullanıldığını belirtir. Ayetteki bağlamda, inkarcıların kıyametin vuku bulacağına inanmadıkları için, 'hadi gelsin de görelim' tarzında bir meydan okuma ve acelecilik içinde olduklarını ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'îmân' (إيمان) kelimesini, kalben tasdik etmek ve güven duymak olarak açıklar. Ayetteki 'lâ yu'minûne bihâ' (لا يؤمنون بها) ifadesi, inkarcıların kıyametin vuku bulacağına dair kalplerinde bir tasdik ve güvenin olmadığını, aksine onu yalanladıklarını gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'îmân' kavramının Kur'an'da sadece zihinsel bir kabulden öte, aynı zamanda Allah'a ve O'nun bildirdiklerine tam bir teslimiyet ve güveni ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'inanmayanlar' ifadesi, bu teslimiyet ve güven eksikliğini, dolayısıyla kıyametin hakikatini reddetmelerini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'işfâk' (إشفاق) kelimesini, bir şeyin gerçekleşmesinden duyulan korku ve endişe olarak tanımlar. Ancak bu korku, sadece bir felaket korkusu değil, aynı zamanda saygı ve ihtiramla karışık bir endişedir. Ayetteki 'müşfikûne minhâ' (مُشْفِقُونَ مِنْهَا) ifadesi, müminlerin kıyametin dehşetinden ve hesap gününün ciddiyetinden dolayı duydukları derin saygılı korkuyu ve sorumluluk bilincini yansıtır.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'işfâk'ın, bir şeyin olmasından korkmakla birlikte, o şeyin olmasını istememek anlamına geldiğini belirtir. Müminlerin kıyametten 'müşfik' olmaları, onun dehşetinden ve sonuçlarından çekinmeleri, ancak aynı zamanda onun hakikatini kabul etmeleri ve ona hazırlanmaları gerektiğini ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hak' (حق) kelimesini, varlığı sabit olan, doğru ve gerçek olan şey olarak açıklar. Ayetteki 'ennehe'l-hakku' (أنها الحق) ifadesi, kıyametin vuku bulmasının kesinliğini, şüpheye yer bırakmayan bir gerçek olduğunu vurgular. Müminler bu hakikati bilir ve ona göre yaşarlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hak' kavramının Kur'an'da sadece 'doğru' anlamına gelmediğini, aynı zamanda 'gerçeklik', 'mutlak gerçek' ve 'Allah'ın kendisi' gibi derin anlamlar taşıdığını belirtir. Kıyametin 'hak' olması, onun Allah tarafından belirlenmiş, kaçınılmaz ve mutlak bir gerçeklik olduğunu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mârâ' (مارى) fiilini, bir konuda şüpheye düşmek, tartışmak ve mücadele etmek olarak açıklar. Ayetteki 'yümârûne fi's-sâ'ati' (يمارون في الساعة) ifadesi, kıyametin vuku bulacağı konusunda şüphe eden, onu inkar eden ve bu konuda tartışmaya giren kişileri ifade eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'mârâ' kelimesinin, bir konuda şüphe ve tereddüt içinde olmak, bu şüpheyi başkalarına da yaymak ve bu konuda mücadele etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanım, kıyametin hakikatini kabul etmeyip, onun hakkında boş tartışmalara girenlerin durumunu tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'dalâl' (ضلال) kelimesini, doğru yoldan sapmak, hakikatten uzaklaşmak ve şaşkınlık içinde olmak olarak tanımlar. Ayetteki 'lefî dalâlin ba'îd' (لفي ضلال بعيد) ifadesi, kıyamet hakkında tartışanların, sadece küçük bir sapma içinde değil, hakikatten çok uzak, derin bir sapıklık içinde olduklarını vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'dalâl' kavramının Kur'an'da genellikle hidayetin zıddı olarak kullanıldığını ve doğru yolu kaybetmeyi, hakikatten uzaklaşmayı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'uzak bir sapıklık' ifadesi, bu kişilerin hakikate dönme ihtimallerinin zayıflığını ve içinde bulundukları durumun ciddiyetini gösterir.
Şûrâ Sûresi
Bizim sistemimizin son harfi kıyâmettir, kıyâmet koptuktan sonra yeni bir harf başlar o da mahşer oluşumunu belirten harftir.[48] “ İz- -T-B- ” Ölüm ötesi olan berzah yaşamına geçilmekte ve bu berzah yaamıda mahşer gününe kadar geçecek zamanı içine almaktadır. Bu geçiş hayâl ve vehim olguları içerisinde olursa “öldü” diye ifâde edilmekte, kişi gerçek benliğini bulupta geçiş yapmış ise bu duruma “ölmeden evvel ölüm” denmektedir. Bu şekilde ölümün iki tür olduğu ortaya çıkmaktadır ki diğer bir ifâde ile bunlara “zarûri ölüm” ve “isteğe bağlı ölüm” denilmektedir.
Zarûri ölümde kişi ömür süresi dolduğunda isteğine bakılmaksızın Azrâil (a.s.) tarafından madde bedenden rûhu ayrılmak sûretiyle ölüm ötesine intikâl ettirilmektedir.
İsteğe bağlı ölümde kişi kendisine zarûri ölüm gelmeden Hakk yolunda nefsinin hakîkatini idrâk ederek onu vaktiyle Rabb’ına döndürerek teslim etmektedir. Bu şekilde artık “zarûri ölüm” ile her an dünyâdan ayrılmaya hazırdır. Bu gibi kimselerde Azrâil (a.s.) geldiği zaman ancak bir çuval et ve kemik bulur, onun nefsini bulamaz. Çünkü zâten bu kişiler vaktiyle bâtıni değerlerini yerlerine ulaştırmışlardır yâni nûrunu Nûr âlemine, rûhunu Rûh âlemine, idrâkini Hakk’ın ilmine ulaştırmışlardır.
Bu hususta ehlullah’tan biri şöyle demiştir; “Bu dünyâya gelenler giderken iki şeyden hâli kalmadılar, ya canlarını ten eyleyip gittiler (ki bu zarûri ölümdür) ya tenlerini can eyleyip gittiler (ki bu da “ölmeden önce ölünüz” hükmüyle belirtilen ölümdür)” Bir âilenin çocuğu dünyâya geldiği zaman çevrede bulunan görevliler ve âile fertleri o çocuktan ses çıkmasını isterler çünkü zâhiren hayât belirtisidir ancak bâtınen bu ses çıkış ölüm ifâdesidir. Doğan bütün çocuklar ilk doğdukları anda aynı şekilde ses çıkarırlar. Bu ses kelime olarak “ıngâ” sesidir. “Ingâ” kelimesi arapça olarak (Ayn) ve (Gayn) harflerinden oluşmaktadır. Yâni (Ayn) olan a’yân-ı sâbitesinden (hakîkatinden) (Gayn) gayrı olan beden zindanına düştüğünden bu ifâde ile feryâd etmektedirler. Bebekler bunun zâhiren bilincinde değildirler ancak kendilerinde mevcut olan rûhani bilinç ile bunlar olmaktadır. Rûhlar âleminde hür ve serbest iken beden hapsine girmekle sınırlanmaktadır. İşte fizîki anlamda gayriyyet burada başlamaktadır ki bu da tard edilmişlik hükmüdür çünkü Cenâb-ı Hakk (c.c.) rûhaniyetinden, varlığından dünyâ âlemine tard etmiştir o varlığı. Bu tard ediş rahmet içindir eğer bu tard ediş ile zuhura çıkış olmasa kimse kimliğini bilemez ve rûhlar âleminde bireysellik oluşmadığı için herhangi bir faaliyet yapma şansı da yoktur bu nedenle de mükâfat ve azâb gibi bir neticenin de oluşması mümkün olamamaktadır.
Ömrünü “gayr” olarak geçirenler ölü doğmuş, ölü yaşamış ve ölü olarak ölmüş olur. Kendini bilmeyen bir kişi yapmış olduğu fiiller neticesinde isterse cennet ehli olsun yine Hakk ve hakîkatten, kendi gerçek benliğinden ayrı olarak orada hayâtını sürdürür.
Bu dünyâda gereken gerçek tevhîd ilmini tahsil ederek kendisine üflenen âdemi hakîkatler ile yâni “venefahtü” çeşmesinden ihtiyâcı kadarını içerek yoluna devam edip “Gayn” harfinde olan noktayı yâni benlik noktasını başından silebilirse bunlara, “ölü olarak doğdu ancak kendini bularak gerçek ilâhîyata ulaştı ve bir daha ölmedi” denilerek bunların zarûri ölümlerine “şeb-i âruz yâni gelin günü” denilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de Rahmân suresi “Kur’ân’ın gelini” (Aruz-ül Kûr’ân) olarak ifâde edilmiştir.
Ma’nâ âleminde görüldüğü gibi iki gelin vardır. “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı Rahmân sûreti üzere halketmiştir” ve “Cenâb-ı Hakk (c.c) insanı kendi sûreti üzere halketmiştir” denilmiştir hal böyle olunca insanda da Rahmân Sûresi var demektir ve insan bu yönden de gelindir.
İbrâhîm Hakkı Erzurumlu hazretlerinin Mârifetnâme isimli eserinden “Ölümün hakîkati” bölümünden birkaç satır aktaralım:
“Ölümün hakîkati insanın bedenine taalluk eden mücerred hayâlin bağlılığını kesmesinden ibârettir. Mücerred hayâl insâni rûhtur. Mü’minin rûhu olan o süslü hayâl ki ölümle mü’min o hayâl olup ondan içeri gider ama mü’min olmayanın korkunç ve kerih rûhu olan hayâl için ölümle o gayri mü’min o hayâl olup onun içine girer. O mücerred cevherin bu mürekkep cisimden ayrılması ve kendi askerine kavuşmasına insanın ölümü denmiştir. Rûhun bu bağlantısını kesmesi hayvani rûhun insan bedeninden ayrılması zamanındadır. Beyt:
“Ey kardeşim sen düşünür durursun Kemik ve saçın çürür, sen kalırsın”
“Sen doğarken ağlıyordun, çevren ise gülüyordu, Öyle güzel bir ömür sür ki, ölüyorken sen gülesin, çevren ağlasın.”[49] “ İz- -T-B- ”