Velemen sabera ve ġafera inne żâlike lemin ‘azmi-l-umûr(i)
Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.
Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.
Şûrâ Suresi'nin 43. ayeti, sabır ve bağışlamanın önemini vurgulayarak, bu erdemlerin 'azmedilmeye değer işler' arasında olduğunu belirtir. Ayet, ahlaki bir ilke olarak sabır ve affın, irade ve kararlılık gerektiren yüce davranışlar olduğunu dilbilimsel olarak ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sabır (صبر), nefsi, akıl ve şeriatın gerektirdiği şeylere hapsetmek veya onlardan alıkoymaktır. Ayetteki kullanımı, kişinin kendisine yapılan haksızlığa karşı öfkesini yutması ve intikam alma arzusundan vazgeçmesi anlamını taşır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Sabır (صبر), nefsin hoşlanmadığı şeylere karşı kendini tutmasıdır. Ayetteki bağlamda, zulme uğrayan kişinin intikam alma hakkı olmasına rağmen, bu hakkından feragat ederek Allah rızası için dayanması ve tahammül etmesidir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da sabır (صبر), genellikle zorluklar, musibetler ve düşmanlıklar karşısında gösterilen metanet ve dayanıklılık olarak geçer. Bu ayette ise, özellikle affetme eylemiyle birlikte anılması, pasif bir bekleyişten ziyade aktif bir ahlaki duruşu ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ğafr (غفر), örtmek ve gizlemek demektir. Allah'ın günahları bağışlaması, onları örtmesi ve cezalandırmamasıdır. Ayetteki bağlamda, kulun kendisine yapılan kötülüğü örtmesi, yani affetmesi ve intikam almaktan vazgeçmesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ğafr (غفر), bir şeyi, onu kirletecek şeylerden korumaktır. Bağışlama (غفران), günahın izini silmek ve onu örtmektir. Ayetteki kullanımı, kişinin kendisine karşı işlenen bir kusuru veya haksızlığı affederek, o kusurun etkisini ortadan kaldırmasıdır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ğafr (غفر) kelimesi, Kur'an'da hem Allah'ın kullarını bağışlaması hem de kulların birbirlerini affetmesi bağlamında kullanılır. Bu ayette, sabırla birlikte anılması, affetmenin sadece bir eylem değil, aynı zamanda bir irade ve ahlaki olgunluk göstergesi olduğunu vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Azm (عزم), bir işe kesin karar vermektir. 'Azmü'l-umûr' (عزم الأمور) ifadesi, kararlılık gerektiren, önemli ve üzerinde durulması gereken işler demektir. Ayetteki bağlamda, sabır ve affetmenin, sıradan değil, büyük bir irade ve kararlılık gerektiren yüce davranışlar olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Azm (عزم), bir işe kesin karar vermek ve o konuda kararlı olmaktır. 'Azmü'l-umûr' (عزم الأمور) ifadesi, akıl ve irade ile yapılması gereken, önemli ve takdire şayan işlerdir. Sabır ve bağışlama, nefsin arzularına karşı gelmeyi gerektirdiği için bu niteliği taşır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Azm (عزم), bir şeye kesin niyet etmek ve onu gerçekleştirmeye karar vermektir. 'Min azmi'l-umûr' (من عزم الأمور) ifadesi, o işin sağlam, önemli ve yapılması gereken işlerden olduğunu gösterir. Sabır ve affetme, kişinin nefsine ağır geldiği için bu vasfı hak eder.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Emr (أمر) kelimesinin çoğulu olan umûr (أمور), işler, haller ve durumlar demektir. Ayetteki 'azmü'l-umûr' (عزم الأمور) terkibi, önemli, üzerinde düşünülmesi ve kararlılıkla yapılması gereken işleri ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Emr (أمر), hem emir hem de iş, durum anlamına gelir. Çoğulu olan umûr (أمور), genel olarak tüm işleri ve meseleleri kapsar. Ayetteki bağlamda, sabır ve affetmenin, hayatın önemli ve temel meselelerinden, yani 'azmedilmeye değer işlerden' olduğunu belirtir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Umûr (أمور), emr kelimesinin çoğulu olup, genel olarak işler, meseleler ve durumlar için kullanılır. 'Azmü'l-umûr' (عزم الأمور) ifadesi, kişinin iradesini kullanarak, kararlılıkla yerine getirmesi gereken, büyük ve değerli işleri anlatır. Sabır ve affetme de bu türden işlerdendir.
Şûrâ Sûresi
Ülü’l-azm peygamberlerden bahseden âyetler analiz edildiğinde, üç önemli niteliklerinin olduğu ortaya çıkar. Bu üç önemli nitelik; sabır, azim ve mîsâktır. Zorluklara, belâ ve musibetlere karşı dayanıklı olup, bunların zamanla ortadan kalkacağını kabul etmek anlamındaki sabırla, dayanıklı olmakla birlikte kararlı olmak mânasındaki azim birbirinden ayrılmaz iki kavram konumundadır. Nitekim bazı âyetlerde sabırla azim birleştirilerek mânalandırılmıştır (Âl-i İmrân 3/186; Lokmân 31/ 17; Şûrâ 42/43). Mîsâk ise taahhüt, antlaşma demektir. Tüm bu nitelikler, diğer peygamberler için de geçerlidir. Ancak ülü’l-azm peygamberlerde daha da çok öne çıkmaktadır.
İmâm-ı Rabbânî’ye göre; yüzyılın müceddidi ve binyılın müceddidi konusunda da ülü’l-azm kavramı ortaya çıkmaktadır. Ülü’l-azm diye nitelendirilen peygamberlerden önceki ümmetlerde binyılın geçmesi, herhangi bir peygamberin değil, ülü’l-azmin gönderilmesini gerektirir.[80]
Ülü’l-azm peygamberleri, aralarındaki ast-üst ilişkisinden çok, ezelî bir hakikatin (Hakîkat-i Muhammediye) zaman düzleminde kendini merhale merhale açması şeklinde yorumlayan Necdet Efendi, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) zahir-bâtın ilimlere sahip olması ve en kâmil tevhîdî hakikatleri getiriş özelliğiyle en üst noktaya yerleştirir.
İmam Süyûtî de buna benzer bir görüşü benimser. Bu konuda “el-Bahir fî hükmi’n-Nebî bi’l-Bâtın ve’z-Zâhir” adında bir risâle de yazmıştır. Söz konusu eserinde, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) zâhir-bâtın ilimle hükmettiği vurgusunu yapmaktadır. Ona göre, Âdem’den Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar gelen bütün peygamberlere ya zahir ve şeriat hükümleri ya da hakîkat ve bâtın ilmi verilmiştir. Hz. Muhammed’den (s.a.v.) başka hiçbir peygambere her iki ilim birden verilmemiştir. Örneğin bunlardan Hızır’a bâtın ilmi verilirken, Musa’ya zahir ilmi verilmiştir. Oyüzden Hz. Musa, çocuğun öldürülmesi olayını anlayamamıştır. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ise zâhir ve bâtın ilimlerinin ikisi birden verilmiştir. Bu iki ilimle hüküm veren Resûlullah, bu özelliğiyle bütün peygamberlerden üstün
olmuştur.[81]
Necdet Efendi’nin din anlayışına göre İslâm, bir mertebeler skalasıdır. Âlemlerin ve mertebelerin hepsini içeren bir îlâhî ilim okyanusudur. Burada sadece hakîkat-i Muhammedî sefînesiyle yelken açılır ve son iskele olan Allah’a varılır. Cüz’î aklın inşa ettiği hayal sefîneleriyle açık denizlere yelken açılamaz. Bu gemiler, girdaba tutulup batarlar ve kişiyi maksuda ulaştıramazlar.
Düşünen mahlûk Hz. Âdem’in dünyaya gelmesinden sonra, ilâhî düşünce başladı. Bu düşünce yolculuğu ve ilâhî bilinçlenme, her bir peygamberin teşrifiyle bir mertebe yukarı doğru sürdü. Sonuçta insanlık, kaynağına varma sergüzeştini, sahih bir epistemolojiyle ve nefs mücadelesi ile devam ettirdi. Bu mâcerâ dizisi, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile kemâle vararak, mi’rac gerçekleşti.
Ardıç, ülü-l-azm peygamberlerin her birini, peygamberler serisi kitaplarında ele alır ve onların hakîkatlerini açıklar. Hz. Âdem’i de ülü’l-azm peygamberlerden biri olarak kabul eden Necdet Ardıç Efendi’nin kitapları ve sohbetleri ışığında bahsi geçen peygamberleri ve hakîkatlerini sırasıyla ve etraflıca ele almak, çalışmamızın sınırlarını zorlayacaktır. Oyüzden de bu konuda, Hz. Âdem özelinden genel bir çerçeve çizmeye gayret edilecektir.
Necdet Ardıç’a göre, Âdemiyet mertebesi âlemlerde çok önemli bir mânevî devrimdir. Hz. Âdem’in bu âleme gönderilmesi, ilâhî hakîkatlere ayna olması ve bu vesileyle Allah ile ünsiyetin başlayıp, zâtî tecellilere zuhur yeri olması muhteşem bir olaydır. Bu gerçekler, Âdemiyet mertebesinin önemini ortaya koymaktadır.
Nûhiyyet; insanın beşeriyetinden halâs olmaya gayret etmenin devrimidir. İbrâhimiyyet, tevhid-i ef’âl; Museviyyet tevhid-i esmâ; İseviyyet tevhid-i sıfat; Muhammediyyet ise tevhid-i zât devrimidir.
Dünya düşünce tarihinde insanlar, bu ilâhî hâkîkatlerle yükseliş yolculuklarını devam ettirmişlerdir. Ancak “İseviyyet” döneminde insanlar (Hz. İsa’dan sonra), birtakım beşerî anlayışları birincil duruma getirerek zemin kayması yaşamış ve yolculuklarında irtifa kaybetmişlerdir.
Cenâb-ı Allah, Hz. Muhammed’i (s.a.v.), bozulan tüm düşünce yapılarını düzeltmek ve tekrar yapılanma için Kûr’ân ve Hadîs” le göndermiştir.
Ülü’l-azm peygamberlerden her biri, bir mertebe ortaya çıkartırken, Hz. Muhammed (s.a.v.) ise üç yeni mertebe getirdi. Bunlar ise şöyledir:
1. Tevhid-i Zât: Hz. Muhammed (s.a.v.).
2. İnsân-ı Kâmil: Hakîkat-i Muhammediyye.
3. Hakîkat-i Âhadiyyetü’l-Ahmediyye: Hakîkat-i Ahmediyye’dir. Ayrıca Nûr-ı Muhammediyye’dir.
Bu şekilde insanoğluna ilâhî bilgiler, Cenâb-ı Allah tarafından iletilmiş ve insanlığa hediye edilmiştir. Uygulayanlar Rabbine vuslatı mümkün kılmış, inkârcılarsa ebedî olarak ziyana uğramıştır.
Ardıç’a göre ülü’l-azm peygamberlerin mertebelerinden veya kıssalarından bahsetmekten maksat, peygamberler tarihi okumak-yazmak değildir. O seçkin zümrenin hayat tecrübelerinden ve örnek yaşantılarından mülhem olarak yolu kısaltmak ve istifade etmektir.
“İsr”in (Mânâ âlemindeki yürüyüş) hakîkatini yahudilere, “İsâ fenâ fillâh-Rûhullah” hakîkatini hıristiyanlara aittir diye bırakmak yanlıştır. Tüm mertebeler İslâm’ın içinde vardır.
Kûr’ân-ı Kerîm’de Âl-i İmrân sûresi 19. âyetinde bu husus belirtilmiştir: “Şüphe yok ki Allah katında din, İslâm’dan ibarettir.” Bu mertebeler hangi adla zuhur ederse etsin İslâm’ın bir mertebesidir. Bu mertebelerin hakîkatleri yaşanamazsa, gerçek mi’râc da tecrübe edilemez.[82]
Necdet Ardıç Efendi’ye göre ülü’l-azm peygamberlerin yaşadıkları hâl ve durumları, sâlikin hayat seyrinde mutlaka tecrübe etmesi gerekir. Tevhid mertebeleri ve tenzih-teşbih-tevhid ile ilişkilendirdiği bu peygamberler kişinin seyrinde bir durak ve kervansaraydır. Hakîkati Muhammedînin farklı zamanlarda farklı tezahürleri olan bu peygamberlerin hakîkatlerini anlamak, aslında mânevî seyrin amacıdır. Tabii ki bu süreç sadece bir bilme hali değil aynı zamanda “Olma” hâlidir.
Bir “Âdem” olmak, işin başlangıcı ve en önemli kısmıdır. Nasıl ki nefis mertebeleri yolculuğuna başlamak için öncelikli olarak nefs-i emmâreye gelmek ve geçmek lazımdır, gerçek bir Muhammedî olmak için de önce Âdem olmak gerekir. Âdemiyyeti idraktan sonra sırasıyla Nuhiyyet, İbrahimiyyet, Museviyyet, İseviyyet ve Muhammediyyet mertebelerini idrak etmek şarttır.[83] “ İz- -B-T- ”