Veterâhum yu'radûne ‘aleyhâ ḣâşi'îne mine-żżulli yenzurûne min tarfin ḣafiyy(in)(k) ve kâle-lleżîne âmenû inne-lḣâsirîne-lleżîne ḣasirû enfusehum ve ehlîhim yevme-lkiyâme(ti)(k) elâ inne-zzâlimîne fî ‘ażâbin mukîm(in)
Ateşe sunulurken onların zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli baktıklarını görürsün. İnananlar da, "İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır" diyecekler. İyi bilin ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler.
Sen, onların aşağılıktan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ateşe sunulduklarını görürsün, iman edenler de: "Gerçekten zarara uğrayanlar hem kendilerine hem de ailelerine kıyamet günü yazık etmiş olan kimselerdir."diyeceklerdir. İyi bilin ki zalimler devamlı bir azap içerisindedirler.
Şûrâ Suresi'nin 45. ayeti, kıyamet günündeki azap ve hüsranı tasvir ederken, özellikle 'hâşiîn', 'züll', 'hasirîn' ve 'zalimîn' gibi kavramlar üzerinden manevi düşüşü ve ilahi adaleti vurgulamaktadır. Ayet, inananların perspektifinden hüsranın tanımını yaparak, zalimlerin sürekli azabını beyan eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Haşû', korku ve huşu ile birlikte boyun eğmek, alçalmak ve zelil olmak anlamına gelir. Ayetteki 'hâşiîn' kelimesi, cehennem ehlinin azap karşısındaki çaresizliğini ve boyun eğmişliğini, zilletle karışık bir korku halini tasvir eder.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Haşû', gözlerin ve seslerin kısılması, boyunların bükülmesi demektir. Burada, ateşe sunulanların zillet ve korkudan dolayı gözlerini kaçırarak, başlarını öne eğerek duruşlarını ifade eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Züll, bir şeyin kolay ve yumuşak olması anlamına geldiği gibi, aynı zamanda hor görülme ve aşağılanma manasına da gelir. Ayetteki 'min ez-zülli' ifadesi, ateşe sunulanların içinde bulundukları durumun, onlara verilen azabın bir sonucu olarak hissettikleri derin aşağılanmayı ve zilleti vurgular.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Züll, nefsin alçalması, hor görülmesi ve gücünü kaybetmesi halidir. Ayetteki kullanımı, kıyamet gününde kafirlerin ve zalimlerin maruz kalacağı manevi ve fiziksel aşağılanmanın şiddetini anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Hasr (hüsran), sermayeyi kaybetmek demektir. Ayetteki 'el-hâsirîn' kelimesi, sadece mal varlığını değil, aynı zamanda nefsi ve ahiret saadetini kaybetmeyi ifade eder. Bu, en büyük kayıp olarak nitelendirilir, zira kişi hem kendini hem de ailesini ebedi azaba sürüklemiştir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'hüsran' kavramı, genellikle ahiret bağlamında, kişinin imanını ve salih amellerini kaybetmesiyle ilişkilendirilir. Bu ayette 'kendilerini ve ailelerini hüsrana uğratanlar' ifadesi, bu kaybın sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal ve nesiller arası bir felaket olduğunu gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Hüsran, bir ticaret metaforu olarak, kişinin kar yerine zarar etmesi, yani ahiret için hazırlık yapmayarak ebedi saadeti kaybetmesidir. Ayetteki 'hâsirîn' tanımı, bu kaybın en şiddetli şeklini, yani kişinin kendi varlığını ve en yakınlarını da bu kayba ortak etmesini vurgular.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zulm, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haddi aşmak demektir. Ayetteki 'ez-zâlimîn' ifadesi, Allah'ın emirlerine karşı gelerek, kendilerine ve başkalarına haksızlık eden, böylece ahirette azabı hak eden kimseleri tanımlar.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zulm, hakkı yerine getirmemek veya başkasının hakkına tecavüz etmektir. Ayetteki 'zalimler' ifadesi, Allah'a şirk koşmak, insanlara haksızlık etmek gibi büyük günahları işleyen ve bu nedenle sürekli bir azaba müstahak olan kişileri kapsar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'zulm' kavramı, sadece sosyal adaletsizliği değil, aynı zamanda Allah'a karşı işlenen günahları ve O'nun birliğini inkar etmeyi de içerir. Bu ayetteki 'zalimîn', Allah'ın belirlediği sınırlar dışına çıkarak hem kendilerine hem de başkalarına zarar veren, dolayısıyla ebedi azabı hak edenlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İkâme, bir şeyi sabit kılmak, devamlı hale getirmek demektir. Ayetteki 'azâbin mukîm' ifadesi, zalimlerin içinde bulunacağı azabın geçici değil, ebedi ve kesintisiz olacağını, yani ondan kurtuluşun olmadığını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Mukîm, bir yerde duran, sabit kalan ve ayrılmayan demektir. Bu bağlamda, azabın 'mukîm' olması, onun sürekli ve kalıcı olduğunu, zalimlerin bu azaptan asla çıkamayacaklarını ifade eder.
Şûrâ Sûresi
وَمَا كَانَ لَهُم مِّنْ أَوْلِيَاء يَنصُرُونَهُم مِّن دُونِ اللَّهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِن سَبِيلٍ {الشورى/46}