Ve keżâlike evhaynâ ileyke kur-ânen ‘arabiyyen litunżira umme-lkurâ vemen havlehâ ve tunżira yevme-lcem'i lâ raybe fîh(i)(c) ferîkun fî-lcenneti ve ferîkun fî-ssa'îr(i)
Böylece biz sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke'de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.
Böylece biz sana Arapça bir Kur'ân indirdik ki, şehirlerin anası (olan Mekke) halkını ve etrafındakileri uyarasın ve hakkında hiç şüphe olmayan kıyamet gününün dehşetinden onları korkutasın. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir.
Bu ayet, Kur'an'ın Arapça olarak vahyedilmesinin temel amacını ve kıyamet gününün kaçınılmazlığını vurgulamaktadır. Vahiy, uyarı görevi ve ahiret inancı ayetin ana eksenini oluşturur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Vahy, gizli ve hızlı bir şekilde bir şeyi bildirmektir. Bu ayetteki 'evhaynâ' ifadesi, Allah'ın Kur'an'ı Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ilahi bir bildirimle, insan idrakinin ötesinde bir yolla indirdiğini gösterir. Bu, beşeri sözden farklı, ilahi bir kaynaktan gelen özel bir iletişimdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Vahy, Allah Teâlâ'dan peygamberlerine gelen gizli ve süratli ilahi kelamdır. Ayetteki kullanımı, Kur'an'ın beşer sözü olmadığını, aksine doğrudan ilahi bir kaynaktan geldiğini ve bu bildirimin özel bir yöntemle gerçekleştiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Vahy (wahy), Kur'an'da Tanrı'nın insanlara mesajını iletme eylemini ifade eden merkezi bir kavramdır. Bu ayette 'evhaynâ' fiili, Kur'an'ın ilahi kökenini ve peygamberin bu mesajı alma biçiminin sıradan insan iletişiminden farklı olduğunu vurgular. Bu, Tanrı'nın iradesinin doğrudan bir tezahürüdür.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Kur'an kelimesi, 'karae' fiilinden türemiştir ve 'okumak' anlamına gelir. Ancak burada, Allah'ın kelamının toplanmış, bir araya getirilmiş ve okunması emredilmiş hali olarak kullanılmıştır. Ayetteki 'Kur'anen Arabiyyen' ifadesi, bu ilahi kitabın Arapça olarak nazil olduğunu ve okunmak üzere indirildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kur'an, 'karae' fiilinden türemiş olup, 'toplamak' ve 'okumak' anlamlarını içerir. Allah'ın kelamının harflerini ve kelimelerini bir araya getirmesi ve okunması emredilmesi sebebiyle bu isim verilmiştir. Ayetteki bağlamda, bu kelime, ilahi mesajın hem lafız hem de mana olarak bütünlüğünü ve okunabilirliğini vurgular.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Kur'an kelimesi, hem 'okuma' eylemini hem de 'okunan şey'i ifade eder. Bu ayette, 'Kur'anen Arabiyyen' ifadesi, ilahi vahyin Arapça dilinde, okunmak ve anlaşılmak üzere indirildiğini belirtir. Bu, mesajın hedef kitleye doğrudan ve açık bir şekilde ulaşmasını sağlar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Arapça (Arabiyyen) demek, açık ve anlaşılır bir dille demektir. Kur'an'ın Arapça olması, onun belagat ve fesahat açısından üstünlüğünü ve muhatapları için kolay anlaşılır olduğunu ifade eder. Bu ayette, mesajın Mekke ve çevresindeki Arapça konuşan topluma hitap etmesi için bu dilin seçildiği vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Arabî kelimesi, 'açık, fasih' anlamlarına gelir. Kur'an'ın 'Arabiyyen' olarak nitelendirilmesi, onun dilinin açıklığını, belagatını ve muhatapları için herhangi bir kapalılık içermediğini gösterir. Bu, ilahi mesajın net bir şekilde iletilmesini sağlar.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'ın 'Arabiyyen' olması, onun sadece Arap dilinde yazılmış olması anlamına gelmez, aynı zamanda Arap zihniyetine ve kültürüne hitap eden bir üsluba sahip olduğunu da gösterir. Bu ayette, vahyin Arapça olması, mesajın ilk muhatapları olan Mekke halkı ve çevresi için anlaşılır ve etkili olmasını sağlamıştır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): İnzar (tünzira), bir şeyi haber vermek ve ondan sakındırmak demektir. Bu ayetteki 'litünzira' fiili, peygamberin görevinin, insanları Allah'ın azabından ve kıyamet gününün dehşetinden haberdar ederek onları uyarmak olduğunu belirtir. Bu uyarı, gelecekteki bir tehlikeye karşı önceden yapılan bir ikazdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İnzar, korkutmak ve sakındırmak demektir. Ancak bu korkutma, sadece korku vermek değil, aynı zamanda gelecekteki bir tehlikeye karşı bilgi vererek insanları hazırlamaktır. Ayetteki 'litünzira' ifadesi, peygamberin, Mekke halkını ve tüm insanlığı ahiret gününün gerçekliği ve sonuçları hakkında bilgilendirerek uyarma görevini vurgular.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): İnzar (inzār), Kur'an'da peygamberlerin temel görevlerinden biridir ve insanları Allah'ın gazabına ve ahiret azabına karşı uyarmayı ifade eder. Bu ayette 'litünzira' fiili, Hz. Muhammed'in (s.a.v.) sadece bir haberci değil, aynı zamanda insanları gelecekteki kötü sonuçlara karşı ikaz eden bir uyarıcı olduğunu gösterir. Bu uyarı, insanları doğru yola sevk etmeyi amaçlar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Cem' (el-cem') kelimesi, 'toplamak, bir araya getirmek' anlamına gelir. 'Yevmü'l-cem'' ifadesi, kıyamet gününü ifade eder; zira o gün tüm insanlar hesap vermek üzere bir araya toplanacaktır. Ayetteki kullanımı, bu günün kaçınılmazlığını ve tüm varlıkların o gün bir araya geleceğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cem', dağınık şeyleri bir araya getirmektir. 'Yevmü'l-cem'' ise, kıyamet günüdür; çünkü o gün, geçmiş ve gelecek tüm insanlar, cinler ve melekler hesap için bir araya toplanacaktır. Ayetteki bu ifade, kıyametin evrensel bir toplanma günü olduğunu ve herkesin orada hazır bulunacağını belirtir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Cem' kelimesi, 'toplama' ve 'birleştirme' anlamlarına gelir. 'Yevmü'l-cem'' terkibi, kıyamet gününü ifade eder, zira o gün insanlar, amelleriyle birlikte, cennetlikler ve cehennemlikler olarak bir araya getirilecektir. Bu, ahiret gününün adalet ve hesap günü olduğunu gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Sa'îr (es-sa'îr), şiddetli bir şekilde alevlenen ateştir. Kur'an'da cehennemin isimlerinden biridir ve onun yakıcı ve kavurucu özelliğini vurgular. Ayetteki 'fî's-sa'îr' ifadesi, cehennemliklerin içine atılacakları bu şiddetli ateşi tasvir eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Sa'îr, 'sa'ara' fiilinden türemiş olup, 'ateşi alevlendirmek, tutuşturmak' anlamına gelir. Bu kelime, cehennemin şiddetli ve sürekli yanan ateşini ifade eder. Ayetteki bağlamda, cennetin karşıtı olarak zikredilmesi, cehennemin azabının şiddetini ve yakıcılığını belirtir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Sa'îr, cehennemin isimlerinden biridir ve onun alevlerinin şiddetini ve yakıcılığını ifade eder. Bu kelime, cehennemin korkunç bir azap yeri olduğunu ve oraya girenlerin şiddetli bir ateşe maruz kalacaklarını gösterir. Ayetteki kullanımı, ahiret günündeki nihai akıbetlerden birini açıklar.
Şûrâ Sûresi
Ümm’ül Bilâd Ümm’ül bilâd : Beldelerin anası → Mekke-i Mükerreme Ümm’ül kura : Şehirlerin anası → Mekke-i Mükerreme Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 42/7. âyetinde;
ve kezalike evhayna ileyke Kûr’ânen ‘arebiyyen litünzire ümmel kura ve men havleha ve tünzire yevmel cem’ı lâ raybe fiyhi feriykun fiyl cenneti ve feriykun fiyssa’ıyri Meâlen :
“Ey Muhammed! Böylece şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarman, şüphe götürmeyen toplanma günü ile uyarman için sana arapça okunan bir kitap vâhyettik. İnsânların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli ateşe girer,” buyrulmaktadır.
Özet yorum : Her şehir ve kasaba, içinde yaşayan-ların ve yaşananların anası’dır. Her türlü oluş ve doğuşları kucaklayıp muhafaza etmektedirler. Tarihleri sürecinde ora-larda nasıl hadiseler cereyan etmişse, o hadiselerin özelliği nispetince değer kazanırlar.
İşte bu yüzden dünya tefekkür tarihinin, kuruluşundan beri en büyük hadiselerini kucaklayan “Mekke-i Müker-reme” beldelerin (şehirlerin) anası ünvanını almıştır.
Burada evvelâ Canab-ı Hakk zâtından,
- “ilk halife” “insân” (Âdem-i) dünyaya ikram etti ve onunla beraber zât-i tecellisi olan zuhur mahalli “Beytullah”ı ikram etti.
- daha sonra “İbrahim”i (a.s.) ikram etti,
- daha sonra “İsmail” (a.s.) ı,
- daha sonra “zem zem”i ikram etti.
- daha sonra âlemlere rahmet Habibini Hz. Muham-med Mustafa (s.a.v.) i,
- daha sonra “İslâm”ı, onunla beraber “Kûr’ân”ı ik-ram etti.
- Ve bütün mertebeleri kapsamına alan“zât-i tecelli”sini ikram etti. *[22] “ İz- -T-B- ” İşte bu yüzden, senin de “tezkiye” edilmiş (temizlen-miş) beden-i varlığın, “arz-ı mübarek”in “ümm’ül Kûr’ân”dır.
Bütün mübarek ikramlar sana bu mübarek beden şehrinde olmaktadır. Elden gitmeden evvel mevcud vücûdlarımızın kıymetini bilelim.
Kûr’ân-ı Keriym Şura Sûresi 42/7. âyetinde;
ve kezalike evhayna ileyke kûr’ânen ‘arebiyyen Meâlen :
“İşte böylece Kûr’ân’ı arapça olarak sana vâhyettik.”[23] “ İz- -T-B-
Bu âyeti kerimede, Kûr’ân-ı Keriym’in hiç bir “ara-cı” olmadan Hz. Muhammed’e vâhy edildiği bildirilmektedir.
Diğer bazı âyetlerde “Cebrâil” ve değişik şekillerde “vâhy” edildiği bildirilmektedir. Yeri geldikçe inceleyeceğiz.
Kûr’ân’ın arapça olarak vâhy edilmesi “Kelime-i Tevhid” isimli kitabımızda da belirttiğimiz gibi, Hakk tarafından yapılan “dört”üncü tercümesidir.[24] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi-i Şerif ile devam edelim;
"Bu gevher muhakkak halk için imtihandır, biz onu gözlerin etrafında çeviririz.
“Bu sadâkat ve hakikat gevheri halkın gözlüleriyle körlerini tecrübe ve imtihan etmek içindir. Binâenaleyh biz o gevheri gözlerin etrâfında dolaştırırız. Gözlüler görüp ona sanlırlar ve körler göremezler.” Ma’lûm olsun ki, Rabbü’l- erbâb olan Hak Teâlâ, her biri bir rabb-i hâs olan esmâsı ahkâmından marzî ve mağzûb olanların temyizini irâde buyurur. Bu temyiz ise zuhûr-i ahkâmdan sonra olur; ve zuhûr-i ahkâm ise ba’de’l-imtihân mümkindir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Mülk, 67/2) “O Allâhü Zü’l-Celâl ki, mevti ve hayâtı, hanginizin ameli daha güzeldir, sizi imtihan etmek için yarattı.” Ve kezâ buyurur: (Muhammed, 47/31) “Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden mücâhid olanlan bilelim.” Eğer mertebe-i azhar olan hazret-i şehâdette irsâl-i rusül olunup marzî olan sırât-ı müstakim ile mağzûb olan sırât-ı müstakîm ta’rîf olunmamış olsa, her ayn-ı sâbitenin isti’dâd ve kâbiliyyet-i zâtiyyesinden ibâret olan hüccet-i bâliğa fiilen zâhir ve şühûd ile tevessuk edememiş olurdu. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: (Nisâ, 4/41) ya’ni “Her ümmet, peygamberlerini şâhid getirdiğimiz vakit onlann hâli nasıl olur? Yâ habîbim, seni de onların üzerine şâhid getirdik.” (En’âm, 6/49) âyet-i kerîmesi mûcibince şühûd ile tevessuk eden hüccet-i bâliğanın ikâmesinden sonra mukbiller ile mücrimler ve ehl-i kurb ile ehl-i bu’d ayrılarak (Şûrâ, 42/7) ["Bir fırka cennette, bir fırka da alevli cehennemdedir”] sırrı zuhûra gelir.[25]
Kur'an'ın Arap oluşu, tıpkı bedenin insan ruhuna kılıf oluşu gibidir"[26]
"Arapça vahiy, Ümmü'l-Kurâ'dan tüm kalplere iner. Cem' günü, vahdetin tecellîsi; cennet-cehennem ise marifet ve gafletin neticesidir."[27]
"Ümmü'l-Kurâ'dan inen her harf, bir kalp kıblesine yönelir. Cem' vakti geldiğinde, zâhirî farklar bâtınî vahdette erir."[28]