Velev şâa(A)llâhu lece'alehum ummeten vâhideten velâkin yudḣilu men yeşâu fî rahmetih(i)(c) ve-zzâlimûne mâ lehum min veliyyin velâ nasîr(in)
Allah dileseydi, onları (aynı dine mensup) bir tek ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı yoktur.
Eğer Allah dileseydi bütün insanları bir tek ümmet yapardı. Fakat O yalnız dilediğini rahmetinin içine almaktadır. Zalimler için ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.
Bu ayet, Allah'ın iradesinin evrenselliğini ve rahmetinin seçiciliğini vurgularken, zalimlerin akıbetini de ortaya koymaktadır. Anahtar kavramlar, Allah'ın dilemesi, ümmetin birliği, rahmetin kapsamı ve zalimlerin durumu etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Şey' (şey') kelimesinden türeyen 'şâe' (diledi), bir şeyin varlığını veya yokluğunu belirleyen ilahi iradeyi anlatır. Ayetteki 'lev şâe' (eğer dileseydi) ifadesi, Allah'ın her şeye gücünün yettiğini, ancak hikmeti gereği farklı bir düzen kurduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'şâe' fiili, genellikle Allah'ın mutlak ve sınırsız iradesini ifade etmek için kullanılır. Bu ayette, Allah'ın insanları tek bir ümmet yapma gücüne sahip olduğu, ancak bunu yapmamasının O'nun hikmetli tercihinden kaynaklandığı vurgulanır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Ümmet, bir araya gelmiş, ortak bir amaç veya din üzerinde birleşmiş topluluk anlamına gelir. Ayetteki 'ümmeten vâhidah' (tek bir ümmet), insanların inanç ve yaşam tarzı bakımından tam bir birlik içinde olmasını ifade eder ki bu, Allah'ın dileseydi gerçekleştirebileceği bir durumdur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ümmet, 'emm' (yönelmek, kasdetmek) kökünden gelir ve bir imamın peşinden giden topluluk veya belirli bir zaman diliminde yaşayan insanlar topluluğu anlamlarına gelir. Bu ayette, Allah'ın dileseydi tüm insanlığı aynı inanç ve yaşam tarzı üzerinde birleştirebileceği vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ümmet kelimesi, Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanılmasına rağmen, bu ayetteki 'ümmeten vâhidah' ifadesi, inanç ve şeriat birliğini ifade eder. Allah'ın bu birliği yaratma gücüne sahip olduğu, ancak imtihan gereği farklılıkları murat ettiği belirtilir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Rahmet, Allah'ın kullarına olan şefkat ve merhametidir. Ayetteki 'yüdhilü men yeşâü fî rahmetihî' (dilediğini rahmetine kavuşturur) ifadesi, Allah'ın hidayet ve cennet gibi lütuflarını dilediği kullarına bahşetmesini mecazi olarak anlatır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahmet, kalpteki incelik ve şefkatten kaynaklanan iyilik ve ihsanı ifade eder. Allah'a nispet edildiğinde ise, O'nun kullarına yönelik lütuf, bağışlama ve nimetlerini kapsar. Ayette, Allah'ın hidayet ve cennet gibi büyük nimetlerini dilediği kimselere nasip etmesi anlamındadır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rahmet, Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve Allah'ın en belirgin sıfatlarından biridir. Bu ayette, rahmet, sadece dünyevi iyilikleri değil, aynı zamanda ahiretteki kurtuluşu ve cenneti de içeren ilahi lütfu ifade eder. Allah'ın bu rahmeti, O'nun iradesine bağlıdır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Zulüm, bir şeyi ait olduğu yerden başka bir yere koymak, haksızlık etmek demektir. Ayetteki 'ez-zâlimûn' (zalimler), Allah'ın birliğini inkar eden, O'na şirk koşan veya O'nun emirlerine karşı gelen kimseleri ifade eder. Bu kimseler, kendilerine ve başkalarına haksızlık etmişlerdir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zulüm, bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymak veya haddi aşmaktır. Kur'an'da zulüm, genellikle Allah'a şirk koşmak, O'nun ayetlerini inkar etmek ve insanlara haksızlık etmek anlamlarında kullanılır. Bu ayette, Allah'ın rahmetinden mahrum kalan, hidayeti kabul etmeyen kimseler kastedilir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Zulüm, hak sahibinin hakkını vermemek veya bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymaktır. Ayetteki zalimler, Allah'ın kendilerine sunduğu hidayet yolunu reddederek, kendi nefislerine zulmeden ve bu nedenle Allah'ın yardım ve desteğinden mahrum kalanlardır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Velî, yakınlık ve dostluk ifade eder. Ayetteki 'mâ lehum min velîyin' (onların bir velisi yoktur) ifadesi, zalimlerin Allah katında kendilerine yardım edecek, onları koruyacak ve destekleyecek kimselerinin olmadığını belirtir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Velî, 'velâ' (yakın olmak) kökünden gelir ve yakın dost, yardımcı, koruyucu ve işleri üstlenen kişi anlamlarına gelir. Zalimler için velînin olmaması, onların dünyada ve ahirette Allah'ın yardımından ve dostluğundan mahrum kalacaklarını gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Nasîr, yardım eden demektir. Ayetteki 'velâ nasîr' (ne de bir yardımcı) ifadesi, zalimlerin Allah'ın azabından kurtulmak için kendilerine yardım edecek hiçbir destekçilerinin olmayacağını vurgular. Bu, onların çaresizliğini gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nasîr, 'nasr' (yardım etmek) kökünden türemiş mübalağalı bir isimdir ve çokça yardım eden anlamına gelir. Zalimlerin ne bir velîsi ne de bir nasîri olması, onların Allah'ın gazabına karşı tamamen savunmasız ve desteksiz kalacaklarını ifade eder.
Şûrâ Sûresi
Meratib-i İlâhiyye gereği, Hakikati Muhammediye de mertebeler üzere gelip, Hz. Âdem’in yeryüzünde görünmesi ile bu mertebe yeryüzünde görünmüş ve Hz. Muhammed ile kemale ermiştir. Tüm ümmetleri Allah c.c. isteseydi. Hadi ve mudill yaşantısı içinde olanları tek bir ümmet yapardı. Ama bu dünya hayatı ikilik ve celal ve cemal esmâları bu dünyada ayrılmıştır. Allah dilediğini Hadi üzere Cemâl-i İlâhiyye rahmetine sokar. Nefsine zulmedenlerin, Hakk’tan uzakta nefsi emmarenin hayali ve vehimi yaşantıları içinde olanların dost ve yardımcısı yoktur. (Murat Derûni) Maddi anlamda zûlmet :
Bu âlemdeki bütün varlıklar “a’yân-ı sabite”leri ge-reğince birer maddi beden elbiseleri giyinerek; letafetleri, kesafete dönüşerek, ağır varlıklar haline gelerek, bu kesafetle Hakk’tan ve özlerinden perdelenmiş olarak zuhur etmişler, ta-biatları ile yaşar hale geldiklerinden madde bağımlı hayatları kendilerine tabiat, “zûlmet-i zindan”ı olmuştur. Bu hal on-ların en büyük perdeleridir.
İlmi anlamda zûlmet :
İnsân kendisinde bulunan “Hakikat-i İlâhiyye”den habersiz, sadece kendindeki hayâl ve vehim ile yaşayarak ge-çirdiği zann-ı hayatı da, “ilm-i zûlmet”tir, yani ufkunun ka-ranlık olmasıdır.
Bir kimse günlük hayatında ne kadar yüksek rütbe ve mevkiye çıkarsa, bâtıni ilmi karanlığı da o kadar çok artar. Yoğunluk arttıkça, zûlmet artar; yoğunluk azaldığı kadar da letafet artar.[29] “ İz- -T-B- ”
"Kesret, vahdetin cilvesidir; tıpkı denizin dalgaları gibi"[30]
"Rahmet, kulun istidadına göre tecellî eder"[31]
Zulmün üç mertebesi:
Nefse zulüm → Hakikati inkâr Mahlûka zulüm → Adaletsizlik Hakk'a zulüm → Şirk "Zalim, vahdet perdesini yırtan; bu yüzden velîsiz kalandır"[32]
"Hakikî ümmet, vahdet şuuruna erenlerin topluluğudur"
"Rahmete girmek, nefsânî iradeden geçip ilâhî iradeye teslim olmaktır"
"Zalimin velîsizliği, kendi nefsine esir oluşundandır"
"Ârifin velîsi Hakk'tır; zira O'ndan başkasını velî tanımaz"[33]
"Allah dileseydi herkesi ârif kılardı. Lakin hikmet, marifet ehliyle gafillerin ayrılmasını gerektirdi. Zalim, kendi nefsinin zulmünde hapsolandır."[34]