Emi-tteḣażû min dûnihi evliyâ/(e)(s) fa(A)llâhu huve-lveliyyu ve huve yuhyî-lmevtâ ve huve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Halbuki gerçek dost Allah'tır. O, ölüleri diriltir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Oysa asıl dost Allah'tır. Ölüleri diriltecek olan da O'dur. O'nun her şeye gücü yeter.
Şûrâ Suresi'nin 9. ayeti, Allah'tan başka dost edinmenin yanlışlığını vurgulayarak, gerçek velinin ve kudret sahibinin yalnızca Allah olduğunu ifade eder. Ayet, 'velî' kavramının Allah'a aidiyetini ve O'nun 'ihyâ' (diriltme) ve 'kudret' sıfatlarını merkeze almaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'ahz' kökünün bir şeyi ele geçirmek, almak, edinmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'ittihâz' (iftiâl babı), bir şeyi kendine mal etmek, benimsemek, dost edinmek gibi daha güçlü bir sahiplenme ve benimseme anlamı taşır. Burada, Allah'ın dışındaki varlıkları ilahlaştırma veya onlara sığınma eylemini ifade eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'da 'ahz' kökünden türeyen fiillerin, özellikle 'ittihâz'ın, bir şeyi kendine 'dost edinme', 'ilah edinme' veya 'yardımcı edinme' gibi dinî ve ahlakî bir bağlamda kullanıldığını vurgular. Bu ayette, Allah'ın yerine başka varlıkları velî edinme eyleminin yanlışlığını ortaya koyar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'velî' kelimesinin 'nasîr' (yardımcı) ve 'muhabbet' (dostluk) anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki 'evliyâ'' ise, Allah'ın dışında kendisine sığınılan, yardım umulan veya dostluk beslenen varlıkları ifade eder ki bu, Kur'an'ın tevhid ilkesine aykırıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'velâ' kökünün yakınlık, dostluk, yardım ve idare etme anlamlarını içerdiğini açıklar. 'Evliyâ'' kelimesi, bu ayette, Allah'ın dışında kendisine yakınlık gösterilen, dost edinilen ve işleri havale edilen varlıkları ifade eder. Bu, Allah'ın tek velî olduğu gerçeğiyle çelişir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'velî' kavramının Kur'an'da hem 'dost' hem de 'koruyucu', 'yardımcı' ve 'idareci' anlamlarını taşıdığını belirtir. Ayetteki 'evliyâ'' kelimesi, Allah'ın dışında bu rolleri üstlendiği düşünülen varlıkları ifade ederek, tevhid inancına aykırı bir durumu eleştirir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Sicistânî, 'el-Velî' isminin, Allah'ın kullarının işlerini üstlenen, onlara yardım eden ve onları koruyan anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'el-Velî' kelimesi, bu sıfatların yalnızca Allah'a ait olduğunu vurgulayarak, O'nun mutlak dost ve koruyucu olduğunu ifade eder.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'el-Velî' isminin, Allah'ın kullarına yakınlığı, onlara yardım etmesi ve işlerini idare etmesi anlamlarını taşıdığını açıklar. Ayette, 'el-Velî' kelimesi, Allah'ın yegâne dost ve koruyucu olduğunu, başka hiçbir varlığın bu sıfatı taşıyamayacağını kesin bir dille belirtir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'el-Velî' isminin Kur'an'da Allah için kullanıldığında, O'nun kullarına olan yakınlığını, onlara yardımını ve işlerini üstlenmesini ifade ettiğini belirtir. Bu ayette, 'el-Velî' kelimesi, Allah'ın mutlak velayetini vurgulayarak, O'ndan başkasının bu makama layık olmadığını ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'ihyâ'' fiilinin, ölüye hayat vermek, canlandırmak anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'yuhyî' kelimesi, Allah'ın kudretinin bir göstergesi olarak, ölüleri diriltme yeteneğine sahip olduğunu ve bu yeteneğin yalnızca O'na ait olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İsfehânî, 'hayât' kelimesinin zıddının 'mevt' (ölüm) olduğunu ve 'ihyâ'' fiilinin, bir şeye hayat vermek, onu canlandırmak anlamına geldiğini açıklar. Ayetteki 'yuhyî' kelimesi, Allah'ın ölüleri diriltme kudretini ifade ederek, O'nun mutlak gücünü ve ahiret inancının temelini oluşturur.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'mevt' kelimesinin 'hayat'ın zıddı olduğunu ve 'mevtâ'nın ise ölmüş olanları ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'el-mevtâ' kelimesi, Allah'ın diriltme kudretinin muhatabı olan, bedenen ölmüş varlıkları ifade eder.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'mevt'in, ruhun bedenden ayrılmasıyla meydana gelen hayatın sona ermesi hali olduğunu açıklar. Ayetteki 'el-mevtâ' kelimesi, Allah'ın mutlak kudretini gösteren bir örnek olarak, ölmüş olanları yeniden hayata döndürme eyleminin nesnesi olarak kullanılır.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'kadîr' kelimesinin, her şeye gücü yeten, hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamayacağı anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'Kadîr' kelimesi, Allah'ın sınırsız ve mutlak kudretini vurgulayarak, O'nun ölüleri diriltme ve her şeyi yapabilme yeteneğini pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Kadîr' isminin, Allah'ın her şeyi dilediği gibi yapmaya muktedir olduğunu, hiçbir şeyin O'nun gücünün dışında kalamayacağını ifade ettiğini açıklar. Bu ayette, 'Kadîr' kelimesi, Allah'ın evrendeki mutlak egemenliğini ve kudretini vurgulayarak, O'nun tek velî olmasının mantıksal bir sonucunu sunar.
Şûrâ Sûresi
“ve huve yuhyî-lmevtâ” Kaynağı Hüviyeti mutlaka olan “Hu” ile nefes-i rahmaniyi “venefahtu fihi min ruhi” hakikatini irfan ehlinden ölü gönüllere tenfis edererek, diriltir. (Murat Derûni)
Yolumuza İnsan-ı Kamil ile devam edelim.
BEŞİNCİ HARF
HA: Bu harf, başta da anlatıldığı gibi, yüce ALLAH isminin BEŞİNCİ ve son harfidir…
Burada onun ifade ettiği manalar üzerinde duracağız…
Burada, HA harfi Hakkın kimliğine işarettir…
İşbu Hakkın kimliği ise… bu insanın öz varlığıdır…
İhlas suresinin baş âyetini burada zikretmek yerinde olur…
Allah-u Teala şöyle buyurdu:
— ≪De ki: O, ahad olan Allah'tır...≫ (112/1) Burada:
— ≪De ki:≫
Kelimesinin muhatabı, Resulullah S.A. efendimizdir…
— ≪O...≫
Zamiri ise… insanı gösterir…
Bu mananın böyle olduğu, aşağıda beyan edilecek delillerle de anlaşılacaktır…
— ≪ O…≫
Manasına gelen (HÜVE) kelimesindeki HA:
— ≪De ki:≫
Emrinin failine işarettir ki:
— O, sensin…
Demektir…
Bu, böyledir; başka türlü olamaz... Çünkü, adı geçmeyen bir şeye zamirin bağlanması usulde yoktur…
— ≪Hüve..≫
Zamiri gaiba işarettir... Muhatabdan evvel, bir gaib de geçmediğine göre, muhatab gaib yerine oturtulur…
Bu mana, beyan ilminde; İltifat, olarak kabul edilir ki, yapılan hitabın tek başına hazır olana değil; hem hazıra, hem de gaibe işarettir…
Hitabda, hazır ve gaib aynı durumdadır…
— ≪Ateşe karşı durduruldukları zaman bir görsen...≫ (6/27) Mealine gelen ayet-i kerimedeki;
— ≪Görsen...≫
Kelimesine de muhatab, sadece Resulullah S.A. efendimiz değil, bütün görenlerdir…
Ayrıca, HA harfinin yuvarlak oluşu; Hakka ve halka nisbet edilen varlık çarkının insan üzerinde döndüğüne işarettir...
Bu misal âleminde insan; HA, ile kendisine işaret edilen daire gibidir… Anlatılan manayı iyi anladıktan sonra, dilediğin gibi konuşabilirsin…
İstersen şöyle söyle:
— Daire Hak'tır… İçindeki boşluk ise… halk…
Dilersen, şöyle söyle:
— Daire halktır... İçindeki boşluk ise… Hak'tır…
Çünkü o: Hem Hak'tır; hem de halk...
İnsanın yapmakta olduğu iş emrine gelince, onun içinde;
— Onun emri ilham ile olmaktadır…
Diyebilirsin... Çünkü, bu iş emrinde insan; şu iki devre arasındadır:
a) O, mahluktur; kulluk ve acizliği vardır…
b) O, rahman sureti üzerinedir; kemal ve izzet sahibidir…
Aşağıda arz edeceğimiz ayet-i kerimeler, anlatmak istediğimiz manaları teyid babında önemlidir:
— ≪Ve Allah, o velidir..≫ (42/9) Bu ayet-i kerimede geçen:
— ≪Veli...≫
Kelimesi :
— İnsan-ı Kamil…
Demektir... Bu insan-ı kâmil hakkında ise, şu ayet-i kerimede işaret vardır:
— ≪Anlayınız ki; Allah'ın veli kullarına korku yoktur... Ve onlar, mahzun da olmazlar...≫ (10/62) Bu mana, bir gerçektir... Çünkü, onun için korku ve hüzün muhaldir… Hatta buna benzer şeyler de Allah için muhaldir... Sebebine gelince:
— ≪O, veli ve hamiddir..≫ (42/28) Ayet-i kerimesi, yüce Allah'ı ve insan-ı kamili anlatma babında açıktır…
Aynı manada şu ayet-i kerimeyi alabiliriz:
— ≪Allah, o velidir... Ölüleri o diriltir ve o: Her şeye kadirdir...≫(42/9) Bu ayet-i kerimedeki:
— ≪O...≫
Zamiri veliye aittir... O, Haktır... Halka bağlanan suretlerle suret bulur... Yahut böyle değildir de: İlahi manalarla tahakkuk eden halktır…
Hasılı: Durum ne olursa olsun; her hal ve takdirde., her söz ve ikrarda o: Hem noksan, hem de kemal sıfatları özünde toplar... Yani: Oyüce güneş nuruyla, yer varlığını aydınlatmaktadır… Yer, odur; gök odur.[35] “ İz- -T-B- ” Yolumuza Mesnevi Şerif ile devam edelim;
Vahşetin müvekkel gibi çeker, der ki: "Ey yolunu şaşıran, hidâyetin geniş ve aydınlık yolunu ara!"
“Minhâc" geniş ve aydınlık yol; “reşed", hayır ve rahmet ve hidâyet ma’nâlannadır. Ya’ni, “Senin içindeki vahşet ve sıkıntı müvekkel gibi seni çekip de der ki: “Ey zulmet-i tabîat içinde doğru yolu şaşırmış olan kimse, hidâyetin ve rahmetin geniş ve aydınlık yolu olan insân-ı kâmilin huzûrunu iste ve ara!” Geniş yol vardır ve mekmen içinde gizlidir, onu bulmak, boş aramağa mevkufdur.
“Geniş ve aydınlık hidâyet yolu olan insân-ı kâmilin huzûru her zamanda mevcûddur ve fakat mahall-i hafâda gizlidir. Boşu boşuna çok koşup aramağa mevkufdur. Zîrâ sâlikde insân-ı kâmili tanıyabilecek kadar hiddet-i nazar yokdur. O sûret-i zâhireye ve söze kapılıp bir nâkısı kâmil zannederek etrafında dolaşır, sonra anlar ki, aradığı şey onda yokdur. Dîğer birisine kapılır, onun da boş olduğunu anlar. Nihâyet araya araya bir gün Hakk’ın inâyetiyle huzûr-ı kâmili bulmak nasîb olur.
Tefrika kernînde cemin tâlibidir; sen tâlibde matlûbun yüzünü gör!
“Tefrika”dan murâd, ehl-i tefrikadır ki, insân-ı kâmil addiyle müteferrik kimselere başvuran tâliblerdir. “Bunlar her ne kadar zâhirde insân-ı kâmili bulamamış iseler de, bâtında cem’iyyet-i esmâiyyeyi hâiz olan kâmilin tâlibidirler; fakat sen bu tâliblerin bu boş arayışlannda matlûb olan insân-ı kâmilin yüzünü gör!” Zîrâ matlûb olan kâmil, onlann tâlibi olmasa, onlarda bu taleb ve arama aşkı olmaz idi. Ehl-i tefrika, esmâ-i müteferrikanın ve insân-ı kâmil “Allâh” ism-i câmi’inin mazhandır. Binâenaleyh bu esmâ-i müteferrikadan herhangi birisine bak, onun zımnında ism-i câmi’ olan “Allâh” ismini gör! Beyit:
Aşk odu evvel düşer ma'şûka, ondan âşıka Şem ’i gör ki yanmadan yandırmadı pervaneyi
Bu beyt-i şerîf çok gâmızdır, tafsili müstakil bir risâle olur. Zikr olunan esaslar ehl-i zevk için kâfidir.
Dağın ölmüşleri kökten sıçramıştır, zîrâ o dirilik vericiyi fehm et!
Ya’ni, esmâ ve sıfât-ı ilâhiyye bağı ve meclâsı olan bu âlem-i şehâdetde zuhûr eden efrâd-ı beşerin ölmüşleri ve gafilleri, bu esmâ ve sıfatın kökü olan “Allâh” isminden sıçramışdır ve her biri esmâ-i müteferrika-i ilâhiyyenin mazharıdır ve sûre-i Şûrâ’da vâki’ “Dost ancak Allâh’dır ve ölüyü dirilten ancak O’dur” (Şürâ, 42/9) ve sûre-i Câsiye'de vâki’ (Câsiye, 45/26) Ya’ni, “Ey Resûlüm de ki: Allâh sizi diriltir, sonra sizi öldürür, sonra sizi kıyâmet gününe toplar” âyet-i kerîmelerinde beyân bu-yurulduğu üzere Muhyî ve Mümît ve Cami' isimleri gibi bilcümle esmâ-i müte-ferrikanın kökü ve aslı “Allâh” ism-i şerifidir. İnsân-ı kâmil ise bu âlemde bu ism-i câmi’in mazharı olduğundan, ma’nâları ölmüş olan gafilleri bu ismin hâssıyeti ve niyâbet-i ilâhiyye ile diriltir ve ilim ile ihyâ eder. Binâenaleyh sen bu âlemde niyâbet-i ilâhiyye ile o dirilik verici olan insân-ı kâmili anla!
Eğer müjdeci bir kimse olmasa idi, bu zindana mensub olanların gözü ne vakit her an kapıya olurdu?
“Eğer bu dar olan âlem-i kesâfetin hâricinde, âlem-i letafet olduğu müjdesini veren enbiyâ ve evliyâ olmasa idi, bu âlem-i tabîat zindanında kalan ve esmâ-i müteferrika mezâhiri bulunan efrâd-ı beşerin gözü her ân bu âlem-i kesâfet kapısına dikilmiş olur mu idi?” Ve zemâne feylesoftan tabîat fevkindeki ulûmun keşfi ile meşgul olurlar mı idi?[36]
"Kul ne zaman bir velî zannetse, bilmelidir ki o ancak Allah'ın velâyetinin mazharıdır"[37]
"Kul Allah'tan başkasını velî edindiğini sanır, halbuki o sadece Allah'ın velâyetinin bir mazharıdır. Marifet ehli, her yüzde O'nun vechini görür."[38]