Litestevû ‘alâ zuhûrihi śümme teżkurû ni'mete rabbikum iżâ-steveytum ‘aleyhi ve tekûlû subhâne-lleżî saḣḣara lenâ hâżâ vemâ kunnâ lehu mukrinîn(e)
(12-14) O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve "Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
Siz onların sırtına binip üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz: "Bunları bizim hizmetimize veren Allah'ı tenzih ve tesbih ederiz. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi."
Zuhruf Suresi 13. ayet, Allah'ın insanlara bahşettiği binekler üzerindeki nimetini anmayı ve bu nimetin kaynağını idrak etmeyi vurgular. Ayet, 'istiva' (binmek), 'zikr' (anmak), 'nimet' (lütuf), 'tesbih' (yüceltmek) ve 'teshir' (boyun eğdirmek) gibi temel kavramlar üzerinden insanın acziyetini ve Allah'ın kudretini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): İstivâ kelimesi, bir şeyin üzerine yerleşmek, dengede durmak ve tam olarak oturmak anlamlarına gelir. Ayetteki 'li-testevû' ifadesi, bineklerin üzerine tam olarak yerleşmeyi ve onların üzerinde rahatça durmayı ifade eder ki bu, Allah'ın insanlara bahşettiği bir kolaylıktır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): İstivâ, bir şeyin üzerine çıkmak ve onu kontrol altına almak manasındadır. Burada hayvanların sırtına binmek ve yolculuk için onları kullanmak kastedilmektedir. Bu, Allah'ın insanlara verdiği bir imkândır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Zikr kavramı, Kur'an'da sadece hatırlamak değil, aynı zamanda Allah'ın varlığını, kudretini ve nimetlerini sürekli olarak zihinde canlı tutmak, O'nu anmak ve O'na şükretmek anlamlarını taşır. Ayetteki 'tezkurû' ifadesi, binek nimetini Allah'tan bilerek O'na minnettar olmayı gerektirir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Zikr, hem kalple hem de dille hatırlamak ve anmaktır. Ayetteki bağlamda, bineklerin üzerine binildiğinde Allah'ın bu nimeti bahşettiğini idrak edip O'nu anmak ve O'na şükretmek kastedilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Nimet, Allah'ın kullarına bahşettiği her türlü lütuf ve ihsandır. Bu ayetteki 'nimete Rabbikum' ifadesi, binek hayvanlarının insanlara hizmet etmesi ve onların ulaşımını kolaylaştırması gibi somut bir nimeti ifade eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nimet, Allah'ın kullarına verdiği faydalı ve güzel şeylerdir. Ayetteki binekler, insanların hayatını kolaylaştıran ve onlara fayda sağlayan büyük bir nimettir. Bu nimetin hatırlanması ve şükredilmesi emredilir.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Teskhîr, bir şeyi zorla veya kolaylıkla bir başkasının hizmetine sunmaktır. Ayetteki 'sahhara lenâ hâzâ' ifadesi, Allah'ın binek hayvanlarını insanların emrine ve hizmetine verdiğini, onları insanlara boyun eğdirdiğini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Teskhîr, bir şeyi bir amaca uygun hale getirmek ve onu kullanıma hazır kılmaktır. Burada Allah'ın binekleri insanlara hizmet edecek şekilde yaratıp onların istifadesine sunması kastedilir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Teskhîr kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın evrendeki varlıkları belirli bir düzen içinde ve insanlığın faydasına olacak şekilde yaratıp onların hizmetine sunmasını ifade eder. Bu ayette bineklerin insanlar için boyun eğdirilmesi, Allah'ın kudretinin ve lütfunun bir göstergesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Karn kökünden türeyen 'mukrinîn', bir şeye güç yetiren, onu kontrol edebilen veya ona denk olan demektir. Ayetteki 'mâ kunnâ lehu mukrinîn' ifadesi, insanların kendi başlarına bu binekleri boyun eğdirmeye güçlerinin yetmediğini, bu konuda aciz olduklarını vurgular. Bu, Allah'ın lütfunun büyüklüğünü gösterir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Mukrin, bir şeye eşlik eden, ona denk olan veya ona güç yetiren anlamındadır. Ayetteki olumsuz kullanım, insanların binekleri kendi güçleriyle kontrol edemeyeceklerini, ancak Allah'ın yardımıyla bu mümkün olduğunu ifade eder.
Zuhruf Sûresi
Âyet-i kerime rububiyet esmâ mertebesi âyetlerindendir.
Beden bineğinin sırtına yerleşebilmek için onun eğilesi-eğilmesi gerekir. Nasıl çocuklar “birdirbir” oynar ve birbirlerinin üzerine oturlar. Bununda bir tekerlemesi vardır.
Tekerleme şöyledir: Birinci sıradaki ebenin üzerinden “birdirbir” deyip atlar ve 3-4 adım ileride o da eğilerek sırtını kamburlaştırır. “dokuzum durak, nerde oturak?” şeklinde diyerek ebenin üzerinden arkasından da diğerlerinin üzerinden atlar. Bu durum birisinin atlayamamasına kadar devam eder.
Beki bugün bu oyunlar oynamıyor olabilir ama bizlerin çocukluğunda vardı. Çocuk oyunuda olsa bunlarda hakikat barındırabilir. Tekerleme aslında “birdirbir” den başlayıp herbir sayı için yazılan vardır. Ama uzun olmasın diye buraya almadık. Nusret Babam( r.a.) “düşeş” attım bana “hep yek” geldi. Bir, bir den başka bir şey gelmiyor. Birden başka bir şey yok ve görmüyorum diye bu hakikati dile getirmiştir.
Bir sayıların aslı ve kaynağıdır. 9 ise tek sayıların sonuncusudur. “dokuzum durak, nerde oturak?” Dokuz aslında Tevhid-i esmâ ve hayvaniyet mertebesinin sırasıdır. Evet bineğin sırtında oturulur ama aslında oturulacak kemalli yer. Muhammediyet mertebesidir. 1 dir 1 yani “11” Hazreti Muhammed mertebesini ifade etmektedir.
“Hayvan” “Hayy-an” “An”da yaşayan mahluk olduğundan idraki gerekir. İşte o zaman nefis boyun eğer ve Tevhid-i esma, rubibiyet mertebesi itibariyle Hakk yolunda yolcu olan saliği gideceği yere götürür.
Bunu sizin emmiriz altına veren rabbini “sübhan”dır.
Rabbin sübhan olması tenzih mertebesinde olmasıdır. Eğer kişi tenzihi hayali olan rabbim nurdandır, yukarıdadır, ötelerin ötesinde anlayışında ise “Sübhan”ın hayalindedir. Öncelikle kendini tüm eksiklerden tenzih etmesi gerekir. Ondan sonra rabbinde bir eksik varmış mıki? Tenzih edebiliyormuş anlaşılsın. İşte rabbinin hiçbir eksik yönü olmadığını, münezzeh olduğunu anladığında “sübhan”ı anlar.