Ve-innâ ilâ rabbinâ lemunkalibûn(e)
(12-14) O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve "Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
"Gerçekten biz Rabbimize döneceğiz."
Bu ayet, Allah'ın yarattığı binekler üzerindeki nimetini anmayı ve nihayetinde O'na dönüşü vurgulamaktadır. Anahtar kavramlar, yaratma, binekler ve dönüş temaları etrafında şekillenmektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'kalb' kelimesinin bir şeyi bir halden başka bir hale çevirmek olduğunu belirtir. 'İnkilâb' ise bir şeyin kendi kendine dönmesi veya geri dönmesi demektir. Ayetteki 'lemunkalibûn' ifadesi, insanların nihayetinde Allah'a döneceklerini, O'nun huzuruna varacaklarını vurgular. Bu, dünya hayatının geçiciliğini ve ahiret inancını pekiştirir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'inkılâb'ı 'rücû' (geri dönüş) olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, binekler üzerindeki nimetin şükründen sonra, tüm varlıkların ve insanların eninde sonunda yaratıcılarına dönecekleri gerçeğini mecazi bir dille ifade eder. Bu, dünya hayatının bir sonu olduğunu ve herkesin Allah'a hesap vereceğini hatırlatır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'inkılâb' kavramının Kur'an'daki temel anlamlarından birinin 'nihai dönüş' olduğunu belirtir. Bu dönüş, sadece fiziksel bir geri dönüş değil, aynı zamanda varoluşsal bir sona eriş ve Allah'ın hükmüne teslimiyet anlamını taşır. Zuhruf 14'teki bağlamda, binekler üzerindeki nimetin farkındalığı, bu nihai dönüşün bir ön hazırlığı olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Rab' kelimesinin aslen 'terbiye etmek, bir şeyi aşama aşama kemale erdirmek' anlamına geldiğini belirtir. Allah için kullanıldığında, O'nun hem yaratıcı hem de tüm varlıkları terbiye edip yöneten olduğunu ifade eder. Ayetteki 'Rabbimize döneceğiz' ifadesi, O'nun mutlak otoritesini ve kulluk bilincini pekiştirir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'Rab' kelimesinin 'malik, seyyid, müdebbir, mürebbi' (sahip, efendi, işleri düzenleyen, terbiye eden) anlamlarını taşıdığını vurgular. Ayetteki bağlamda, binekleri var eden ve insanlara nimet olarak sunan Allah'ın, aynı zamanda onların nihai dönüş yeri olan 'Rab' olduğunu belirtir, bu da O'nun hem lütufkar hem de hesap sorucu yönünü gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Rab' kavramının Kur'an'da Allah'ın en temel isimlerinden biri olduğunu ve O'nun yaratma, rızık verme, yönetme ve terbiye etme gibi tüm ilahi fonksiyonlarını kapsadığını açıklar. Zuhruf 14'te, binekler üzerindeki nimetin 'Rab'den geldiği ve nihai dönüşün de yine 'Rab'be olacağı vurgusu, O'nun evrensel egemenliğini ve kulluk ilişkisini derinleştirir.
Zuhruf Sûresi
Rivayet olunur ki, Resul-i Ekrem (s.a.v) ayağını üzengiye koyduğu zaman "Bismillah" der, hayvanın üzerine doğrulduğunda "Her halükârda Allah'a hamd olsun. Tenzih ederim o Allah'ı ki, bunu bize müsahhar kılmış, yoksa biz bunu yanaştıramazdık ve her halde biz dönüp dolaşıp Rabbımıza varacağız." (Zuhruf 43-14) der ve üç tekbir alır, üç de tehlil (La ilahe illallah). Yine rivayet olunmuştur ki, Resulullah (s.a.v.) yolculuğa çıkacağı zaman binitine bindiğinde üç tekbir alır, sonra "Bunu bize musahhar kılanı tesbih ederim." der sonra da şöyle dua ederdi: "Allah'ım! Ben bu yolculuğumda senden iyilik, takva ve hoşnut olacağın bir amel istiyorum. Allah'ım! Bu yolculuğu bize kolay kıl, yerin uzaklığını bize yakın kıl. Allah'ım! Yolculukta sahip, ailem hakkında vekil sensin. Allah'ım! Yolculuğumuzda bizimle beraber ol. Ailemiz içinde bizim vekilimiz ol."Sonra da ailesine döndüğü zaman "Biz, Rabbimize tevbe ve hamd ederek dönüyoruz." derdi.[19]
Munkalib; Sözlükte inkılab eden. Dönen, dönmüş. Başka bir hale girmiş olan. Değişen.[20] Anlamlarına gelir.
Âyet-i kerimede “İnnâ” nın nâ sı ”rabbinâ” da da vardır, takı olarak biz demektir. Hakikaten gerçekten bizim rabbimiz demektir. Buradaki rab hayali ve vehimi nefsin meydana getirdiği rab değil… Hakiki rab’tır, ulaşılan rabb-i hass ile buradan rabb’ül erbab olan Allah c.c. ulaşılır. (Murat Derûni) Bakara sûresinden benzer âyet ve tefeküri izahı ile yolumuza devam edelim.
(2/46) Elleziyne yezunnune ennehüm mülâku Rabbihim ve ennehüm ileyhi raciun;
(2/46) Onlar, Rablerine kavuşacaklarını ve gerçekten O’na döneceklerini çok iyi bilirler.
O kimseler ki, onlar Rab’larına mülâki olacaklarını zannederler, ümit ederler, yani zannederim, ümit ederimki ben Rabbime kavuşacağım diye, iyi niyet içerisindedirler ve muhakkak ki onlar Rab’larına döneceklerdir, yani sabır ve salâtla namazlarını kılanlar ve sabırla isteyenler ve huşu içinde olan kimselerin yani gerçek tevhid ehli olan kimselerin, zannettikleri, arzu ettikleri şey Rablarına mülâki olmaktır. Zâhiri olan bazı kitaplarda Allah’a ahirette mülâki olacağı yazılıdır, o da doğrudur hayal ve vehim içinde olan kimseler için fakat irfan ehli Rablerine ahirette değil burada mülâki olurlar, en azından onu zannederler, onu isterler eğer zâten burada Rabbine ulaşamayan kimse ahirette gerçek Rabbine ulaşamaz kendi hayalindeki Rabbine ulaşır. Çünkü Rabbe kavuşma yeri burasıdır, ahiret değildir. Yaşadığımız şu dünya o kadar muhteşem ve mübarek bir yer ki, beşer kelimesi bunu anlatmaya yetmiyor ne yazık ki, ama söyleyenden dinleyen ârif dediği gibi, insân kendi bünyesinde beşer lisânı yetmese bile gönül lisânı onun ne olduğunu açıklar daha yaklaşık bir ifade ile.
Ve muhakkak ki onlar Rab’larına ulaşacaklardır diyor. Demek ki huşu ile sabır ile ve namazla, burada namazdan kasıt bütün ibadetler, sabırdan kasıt yaşam içerisinde başımıza gelen her türlü olgular, huşuda bunların yapılmasına sebep olan bizdeki İlâh-î enerji, bu nereden kaynaklanıyor, yaptığımız zikirlerden, sohbetlerden, çektiğimiz tesbihlerden bunlar meydana geliyor.
Yalnız burada dikkat çeken bir şey daha var, “mülaku Rabbihim” onlar “Rablarına mülaki olacaklardır” diyor. Allah’a mülâki olacaklardır demiyor. Niye? Çünkü burası tarikat mertebesi itibarıyla olduğundan burada Rab kelimesi ve mânâsı geçerlidir. Rabbül Erbab, Rabbe ulaştıktan sonra ancak Allah’a ulaşmak mümkün olur, işte burası tarikat mertebesinin hakikatidir. Hakiki tarikatın mensubu bu mertebede buraya ulaşır. Çünkü Efendimiz (s.a.v) öyle buyurdu “men arefe nefsehu fakat arefe rabbehu” yani kim ki nefsine arif olduysa Rabbine arif oldu. İnsân-ı Kâmil adlı eserinde Abdulkerim Ciyli Hz.leri diyor ki: “Nefis rububiyet zatından meydana gelmiştir, öyle olduğu için bir buğday tanesini tanıyan kimse o ekmeği tanımış olur, bir buğday başağını bilmiş olan kimse o tarlayı. bilmiş olur”.
Bunları biz beşer kafasıyla dinlediğimiz için hayali bir bilim vermekten öte geçmiyor. Ama Cenâb-ı Hakk’ın muradı İlâhî’si içerisinde sabırla, namazla, huşu ile eğer bunları gerçekten ciddi olarak yapmış olsak ve bizi yöneten kişi bu hallerden daha evvelce geçmiş ise her iki taraftada kabiliyet varsa kişinin bu âlemde Rabbine ulaşmaması mümkün değildir. Tabi ki Cenâb-ı Hakk’ın muradı İlâhî’si içerisinde ve kaderi İlâhî’si içinde fakat kişinin benim kaderimde bu yokmuş diyerek bunları bir kenara bırakması doğru bir hareket olmaz. Acaba kaderinde var mıdır? Yok mudur? onu kesin olarak bilmek mümkün değildir, Cenâb-ı Hakk’tan iyi niyet üzere herbirerlerimizin kaderinde Rabbe mülâki olma ihtimali olduğundan, her insân doğuşta İslâm fıtratı üzere hâlkedildiğinden, İslâm da Cenâb-ı Hakk’ın Zâtının zuhuru olduğundan, gerçek ifadesi olduğundan, herbirerlerimizde kendi mertebesi itibarıyla Rabbine ulaşması ihtimali mutlaka vardır, dolayısıyla biz bu hakikatleri çalışmadan, kenara bırakırsak onun sorumlusu tabi ki bizler yani beşeri yönümüz olmuş olacaktır, onun için takdiri İlâh-î var veya yok biz elimizden geleni yaptıktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın varmış gibi de ahirette ona mükâfat vermesi mümkün çünkü herşeyde iyi niyet şarttır.
Kişinin Rabbine dönmesi biz istesekte istemesekte mutlaka meydana gelecek olan bir hâdisedir, yalnız burada acaba kim hangi Rabbe dönecek? Herkes tesiri altında olduğu Esmâ-i İlâhiyye’ye dönecek, Cenâb-ı Hakk’ın Doksan dokuz olarak belirtilen ama sonsuz sayıda isimleri vardır. Ve her bir isim bir Rabb yani terbiye edicidir. O esmânın çercevesi içerisinde de o esmâ’ya bağlı varlıklar var, işte her ne varsa bu âlemde o Rabbine dönecektir. Mudil isminin zuhuru olan dalel ehli Mudil ismine dönecek yani o Rabbe mülâki olacak, Hakk isminin tecellisinde olan kimseler Hakk esmâsı olan o Rabbe dönecek fakat bunlar ayrı ayrı Rablar değil, Rabbül Erbab’ın kendine ait zuhurları veya güçleri zâten böyle olmasa bu âlemdeki bu sistem yürümez karmakarışık olur. Her Esmâ-i İlâhiyye kendine ait zuhurları kontrol eder, tedbir eder, melekleri vasıtasıyla bu işleri yaptırırlar, yani netice bir şey nereden kaynaklanmışsa kaynağına dönecek.
En kemâlli olan ve kendini bilen kimseler yani bu işi bu dünyada idrak etmiş olan kimseler ise bu zorlama hükmü altına sokulmadan kendileri diyecekler ki ”innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’un” (Bakara,2/156.Ayet) yani “muhakkak ki biz Allah içiniz ve O’na dönücüyüz” “innâ” dediğimiz zaman kendini bilen insânlar demektir. Bakın burada Allah içiniz demenin de bir çok ifadeleri vardır yani Allah bizden Zât-i zuhurunu yapmakta onun içiniz biz demek bu ifade ve anlaşılması zor ve beşer idrakinde olanlarında kabullenmesi kolay değildir, ama gel gör ki hakikatte budur yani Zât mertebesinden bakıldığı zaman âyetin ifadesi “Ey o mertebeye ulaşmış olan kullarım ben sizden Zât-i tecellimi yapmaktayım” ama bunu çevremizdekiler bilir yada bilmez, ve “ileyhi raci’un” bakın burada Allah’a döneceğiz diyor, konumuz olan âyette ise Rablarına döneceklerdir diyor, demek ki mertebeleri itibarıyla birinin döneceği yer Rabb Esmâ-i İlâhiyyesi ve oradan sonraki ulaşımla Allah’a dönecekler fakat diğerleri doğrudan doğruya Zât ehli olduğu için “Biz Allah içiniz Allah’a döneceğiz” diyorlar.
Muhiddini Arabi Hz.lerinin Lübb ül lübb isimli, kitabından;
“Cennet ehli cennete vardıkları zaman Cenâb-ı Hakk onlara Zâtından Azamet ve Kibriya perdesini kaldırarak tecelli edecek, ve onlara “Ben sizin Rabbinız değilmiyim” diyecek, onlarda: ”hayır sen bizim Rabbimiz değilsin diyecekler” ve çok azı secde edecek, diğerleri secde etmeyecek, ikinci defa yine Cenâb-ı Hakk onlara Zâtından Azamet ve Kibriya perdesini kaldırarak tecelli ettiğinde “Ben sizin Rabbinız değilmiyim” diye onlar yine” hayır” diyecekler yine az bir zümre “evet sen bizim Rabbimizsın” diyerek secde edecek, üçüncü defa yine az bir kimse secde edecek, secde etmeyenlere Cenâb-ı Hakk buyuracak ki, Ey kullarım sizinle Rabbiniz arasında bir işaret var mı dediği zaman onlar “evet” diyecekler işte o zaman Cenâb-ı Hakk, cennet ehlinin herbirerlerinin kafalarındaki sülietlenmiş Rabları şekliyle onlara tecelli ettiğinde, “evet sen bizim Rabbimizsın” diye hepsi secde edecekler”, Bizler Cenâb-ı Hakk’ı sürekli tenzih mertebesinde düşündüğümüzden ve hep o haller ile gördüğümüzden başka bir tecellide olduğuna akıl erdiremediğimizden başka işleri başka bir Allah varmışta o yapıyormuş gibi düşündüğümüzden teşbihi mertebeleri, yaşantıları ona maledemiyoruz. Diğer mahlûkata malediyoruz o zamanda diğer mahlûkata müstakil vücut vermiş oluyoruz işte bu da gizli şirkin en büyüğü olmakta, buna rağmen Cenâb-ı Hakk’ın yine Hadîs-i Şerifte “Ben kulumun zannı gibiyim” diye bildirmesi de kulları yani bizleri bu yükten kurtarmış oluyor. Cenâb-ı Hakk’ın Zât-i şekliyle idrak edilip kendi hakikati İlâhiyye’si içerisinde ârifane bir şekilde bilinmesi, birde beşeriyyet sınırları içerisinde hayal ve vehim olgusu içerisinde Cenâb-ı Hakk’ı anlamak var. İşte beşeriyyet sınırları içerisinde bilmek avamın hâli, Zât-i şekliyle idrak edip ârif olmak hassül hasların hâli’dir, eğer biz bu şekilde kendimizi beşeriyet çerçevesi içinde bırakarak Cenâb-ı Hakkı idrak etmeye çalışırsak az çok yanılgı içerisinde oluruz. Cennet ehli de olsak neticede hayal ehli olmuş oluruz. Ama biz yani ümmeti Muhammed hayal ehli olarak getirilmedi yeryüzüne, ümmeti Muhammed’in bütün ümmetlere şahit bir ümmet olabilmesi için bütün bu mertebeleri idrak edip diğer ümmetlerin halini izah etmesi gerektiği için, bu irfan ve idrake ulaşması gerekmekte aksi halde biz ümmeti Muhammedin hayalperestleri ve zâhiri zuhurları olmuş oluruz. Gerçi o da eski ümmetlerin zâhiri zuhurlarına göre çok üstün bir şeydir. ama niye elimizde sonsuz bir imkân var iken onu beşer sınırları içerisinde kullanalım. Bize çok yazık olur ve bize yakışan bir şey de olmaz çünkü ümmeti Muhammed ümmetlerin en üstünü en güzelidir fakat ne yazık ki bizler bu hakikatleri bilemediğimiz için veya gayret etmediğimiz için ve çok acıdır ki ümmeti Âdem’den bile gerideyiz.
Âdemi ümmet olmak için Âdemi hakikatleri idrak edip “ve nefahtü fihi min ruhi” Âyetini bizim yeryüzümüz olan beden mülküne indirmemiz gerekiyor ki o bizde faaliyete geçsin, o tohum bizdeki yerini bulsun, biz “ve nefahtü”’yü gönlümüze ekemediğimiz için Âdemi hakikat bizde yeşerip ağaç olup İbrâhîmiyyet, Mûseviyyet İseviyyet ve Muhammediyyet kemâlatına ve meyvesine ulaşamıyoruz ne yazık ki.
Bütün bunları beşer ve aklı cüz idraki içerisinde anlamaya çalıştığımız ve o kalıp ve çerçeve içerisinde kaldığımız için kendi hakikatimize ulaşamıyoruz. Bizim öyle bir iç bünyemiz var ki (s.a.v.) Efendimizden verese olarak gelen, o kadar muhteşem bir iç bünyemiz var ki, hani Cenâb-ı Hakk Hadîs-i Kudsî’de “Ben yerlere göklere sığmam mü’min kulumun gönlüne sığarım” dediği sır da, aslında sır da değil biraz kafasını, gönlünü çalıştıran kimse kendinde bu açılımın olduğunu görür. Dışardan baktığımız zaman biz kendimizi küçük bir âlem olarak görmekteyiz. Aslında Hz. Ali Efendimizin âlem-i Ekber’sin dediği gibi o hâle ulaşmamız gerekmektedir yani insân bâtınî olarak bütün bu âlemlerden büyük bir âlem ama zâhir olarak baktığında 70-80 kg. ağırlığı, 1,70 mt civarı ortalama boyu olan bir küçük maddecik ve biz kendimizi böyle görmekteyiz. Ama işte bu küçük madde dediğimiz bizim asli varlığımız değil, bakın dikkat edelim asli varlığımıza giriş kapısıdır. Bu beden, eğer bu bedenlerimiz olmasa mânâ âleminede geçişimiz olmaz, bu bedenimiz bizim zâhir âlem ile bâtın âlem arasında berzahtır, kapıdır yani bizler için, onun için “illâ ulûl elbab” “ancak kâmil akıl sahipleri”, bir başka ifadeyle kapı sahipleri bu işleri idrak eder diyor.
Her beden Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i İlâhiyyesi’nin zuhur ettiği bir kapıdır, herkes bir Esmâ-i İlahiyyesi’nin kaynağıdır, kim ki bunu idrak ettiyse ulûl elbab’tır, her kapıyı o kapının gerektirdiği anahtarı takarak açar. Yani karşısına gelen her kişiyi aynı anahtarla açmaz çünkü her anahtar her kilidi açmaz, onun için elhlullah bazı durumlarda “senin kilidin falan kimsede git o açsın” der, onun ihtisası o esmâ üzerine olduğundan oradan ona hitabı ve ulaşması daha kolay ve daha gerçekçi olur. Rabbinı bilen şeriat mertebesi itibarıyla bu sözü lâfzi olarak söyler. Tarikat mertebesi itibarıyla bu sözün hakikatini huşu duygular içerinde söyler, hakikat mertebesinde artık hakikate eriştiğinden ve beşeriyeti orada kalmadığından, duyguları da orada izale olduğundan kendisini orada bulur. Marifetullah mertebesi itibarıyla onun Rabbi İlâh-i olan Allah esmâsıdır, Yusuf (a.s.) zindandan çıkarken “Ya sahıbeyissicni e erbabün müteferrikune hayrun emillâhul Vahıdül Kahhar;”(Yusuf 12/39.Ayet) yani "Ey zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı rabler mi daha hayırlı, yoksa Vâhid-ül Kahhar olan Allah mı?" diyerek bize o kadar büyük yol açıyor ki, buradan gir ve bütün Esmâ-i İlâhiyye saltanatını seyret, her an, taptazedir.
Yolumuza faydalı olur düşüncesi ile Mesnevi-i Şerif ve beyitlerin açıklaması ile devam edelim.
Sellerin müntehâsı Hudâ'nın elidir. Şübhesiz deniz sellerin müntehâsıdır.
Kudretlerin müntehâsı Hudâ’nın kudretidir ve Hakk’ın kudretinin üstünde başka kudret yokdur. Zîrâ mezâhirde zâhir olan kudret, Hakk’ın sıfat-ı kudretinin pertevidir. Binâenaleyh, bu pertev ve aks mezâhirin fenâsından sonra yine Hakk’ın deryâ-yı kudretine rücû’ eder. Nitekim deniz sellerin nihâyetidir ve sellerin hepsi denize akıp orada deryâya münkalib olur. Nitekim âyet-i kerîmelerde, (Zuhruf, 43/14) Ya’ni, “Biz Rabbimize münkalib oluruz” ve kezâ, (Necm, 53/42) Ya’ni, “Mezâhirin müntehâsı Rabb’inedir!” buyurulur.
Bulutlar dahi ondan mâye tutarlar; selin nihâyeti de ona olur.
“Havadaki bulutların mâyesi ve aslı denizden tebahhur eden sudur. Sonra yağmur hâlinde arza düşüp sel olur ve seller nihâyet yine denize akarlar.” Vücûd-i eşyâ ve mezâhir dahi bu misâle mutâbıkdır. Vücûd-i hakîkî Hakkın’dır. Bu vücûdât-ı izâfıyye kendi varlıklannı Hakk’ın varlığından iktisâb ederler. Sonra fânî olup kendi mâyeleri ve asılları olan Hakk’ın varlığına gidip orada yok olurlar ve deryâ-yı vücûda kanşırlar. (Hûd, 11/123) Ya’ni, “Emrin hepsi Hakk’a rücû’ eder."[21]