Ve ce'alû lehu min ‘ibâdihi cuz-â(en)(c) inne-l-insâne lekefûrun mubîn(un)
Böyle iken ("melekler Allah'ın kızlarıdır" demek suretiyle) kullarından bir kısmını O'nun parçası saydılar. Şüphesiz insan apaçık bir nankördür.
Buna rağmen insanlar, Allah'ın kullarından bir kısmını O'nun bir parçası saydılar. Gerçekten de insan apaçık bir nankördür.
Bu ayet, müşriklerin Allah'a çocuk isnat etmesini ve insanın bu tutumla apaçık bir nankörlük sergilediğini dilbilimsel bir derinlikle ortaya koymaktadır. Özellikle 'cüz' ve 'kefûr' kavramları, bu nankörlüğün mahiyetini ve Allah'a karşı takınılan yanlış tavrı vurgulamaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin hem 'halk etme, yaratma' hem de 'bir şeyi başka bir şey olarak tasavvur etme, hükmetme' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki bağlamda, müşriklerin Allah'a çocuk isnat etmesi, O'nun zatına yakışmayan bir şeyi O'na atfetmeleri, yani O'nu bu şekilde 'kılmaları' anlamındadır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ceale' fiilinin mecazi kullanımlarına dikkat çeker. Burada 'cealû lehu cüz'en' ifadesi, Allah'a ortak koşma ve O'na çocuk isnat etme eylemini, yani O'nun bir parçası olduğunu iddia etmeyi ifade eder. Bu, hakikatte olmayan bir şeyi varmış gibi kabul etmektir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'cüz'' kelimesini 'bir şeyin bir kısmı' olarak tanımlar. Ayetteki kullanımı, müşriklerin Allah'a çocuk isnat ederek, bu çocukları haşa Allah'ın zatının bir parçası veya O'ndan ayrılmış bir bölümü gibi görme sapkınlığını ifade eder. Bu, Allah'ın birliğine ve eşsizliğine aykırı bir düşüncedir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'cüz'' kelimesinin 'bir şeyin bölünmüş parçası' anlamına geldiğini ve bu bölünmenin bazen maddi, bazen de manevi olabileceğini belirtir. Ayetteki 'cüz'' ifadesi, Allah'ın zatının bölünmezliğini ve eşsizliğini reddeden, O'na ortaklar ve çocuklar isnat edenlerin yanlış inancını sembolize eder.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'daki 'şirk' kavramını incelerken, Allah'a 'cüz'' isnat etmenin, O'nun mutlak birliğini ve aşkınlığını ihlal eden en temel sapmalardan biri olduğunu vurgular. Bu, Allah'ın yaratıcı ve hükmedici gücünü başkalarıyla paylaşma veya O'nun zatından bir parça olduğunu iddia etme anlamında bir 'ortak koşma'dır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'insan' kelimesinin 'ünsiyet kuran, alışan' anlamındaki 'üns' kökünden geldiğini belirtir. Ancak Kur'an'da 'insan' kelimesi, bazen zayıflığına, unutkanlığına ve nankörlüğüne vurgu yapmak için kullanılır. Bu ayette de, Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük eden varlık olarak 'insan'ın genel bir özelliğine işaret edilmektedir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'insan'ın hem akıl ve idrak sahibi bir varlık olduğunu hem de nefsine uyarak hata yapmaya meyilli olduğunu ifade eder. Ayetteki 'insan', Allah'ın kudretini ve birliğini görmezden gelerek O'na çocuk isnat etme gibi büyük bir hataya düşen, bu yönüyle nankörlük eden varlığı temsil eder.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'küfr' kelimesinin temel anlamının 'örtmek' olduğunu ve bu bağlamda 'nimetleri örtmek', yani nankörlük etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'lekefûr' ifadesi, Allah'ın varlığını, birliğini ve nimetlerini apaçık delillere rağmen inkâr eden, bu gerçeği örten kişiyi şiddetli bir şekilde nitelemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'küfr'ün 'nimeti örtmek' ve 'hakkı inkâr etmek' gibi iki ana anlamı olduğunu açıklar. 'Kefûr' ise mübalağa sigası olup, çok nankör veya çok inkârcı demektir. Ayette, Allah'a çocuk isnat etme gibi büyük bir şirkin, insanın en büyük nankörlüklerinden biri olduğu vurgulanır.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'küfr' kavramının Kur'an'daki merkeziyetini incelerken, bunun sadece bir inançsızlık değil, aynı zamanda Allah'ın lütfunu ve varlığını bilerek reddetme, yani 'nankörlük' olduğunu belirtir. 'Kefûr' kelimesi, bu nankörlüğün derinliğini ve sürekliliğini ifade eder; Allah'ın açık delillerine rağmen O'na karşı gelmeyi seçen insanı tanımlar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beyân' kökünün 'bir şeyi açıklamak, ortaya çıkarmak' anlamına geldiğini belirtir. 'Mübîn' ise 'açıkça görünen, açıklayan' demektir. Ayetteki 'kefûrun mübîn' ifadesi, insanın nankörlüğünün gizli kalmadığını, aksine davranışlarıyla ve inançlarıyla apaçık bir şekilde ortaya çıktığını vurgular.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'mübîn' kelimesinin hem 'açık olan' hem de 'açıklayan' anlamlarına gelebileceğini ifade eder. Bu ayette, insanın nankörlüğünün kendiliğinden açık ve net olduğu, herkes tarafından anlaşılabilecek bir gerçek olduğu kastedilmektedir. Allah'a çocuk isnat etmek gibi bir eylem, nankörlüğün en belirgin göstergelerindendir.
Zuhruf Sûresi
Âyet-i kerime mealde görüldüğü gibi iki kısımdır. İlk bölümde Allah’ın halk ettiği kullardan bir kısmını onun bir cüzü-parçası saydılar. Allah (c.c.) tektir ve bölünme kabul etmez. Beşeri, nefsani, vehimi ve hayali anlayış ile bunun anlaşılması mümkün değildir. “Rabb” “Esmâ” “Rububiyet” mertebesi idrak ve yaşantısının hakikati orada oluşmadıktan sonra o geçmiş veya bugün fark etmez. Nasıl roma tanrıları yarı ilah yarı insan anlayışı vardı. Hristiyanların uydurmaları ile İsâ (a.s) ın Allah’ın oğlu olduğu şeklinde düşünüp düşünüp tasavvur etmeleri hala bugün onların etkisi altındadır. Geçmişte ve günümüzde olan hayali tarikat anlayışı ile Allah’ın kulu olan kişilere gavslık, kutupluk anlayışı içinde haşa Allah’ı vasfı verilmesi buna misaldir. Allah, Allahlığını kimseye vermez. Gavs ve kutuplar hakikatte Allah, Rahman ve Rahiym esmâlarıdır. Kendini, nefsini, rabbini ve Allah (c.c.) tanıyan, idrak eden kullar ise Allah c.c. ehli kimselerdir. Ve o mahalde ibadet – ubudete dönüşür ve Hakk’ın fiili olur. Görüldüğü gibi burada cüz falan yoktur. Aslında âlemde Hakk’tan başka bir şey yoktur. Ama perde kaklmadı mı? Her şey vardır?
“insâne lekefûrun mubîn” İnsan apaçık örten gizleyendir. “Örtüp gizlemek” nasıl çiftçi tohumu örtüp gizler. Örtmese kurda kuşa yem olur. Açıkta kaldığı için gelişimini tamamlayamaz, ya çürür, ya da urur. Hayvanlarda yiyecekleri başkalarından korumak için, daha sonra ihtiyaç olur diye örtüp gizler.
İnsanda örtüp gizler? Neyi örtüp gizler? Tabii “hakikati” cevabını duyar gibiyim. Biz ama biraz daha derinlemesine bakmaya çalışalım. “lekefûrun” hecelerek bakarsak “Le” “Ke” “Fûr” hecelerinden oluşuyor. “Le” “için” takısı “kefûr” kelimesinin önünde gelmitir. “Ke” “Senin” ve “Fûr” Arapça sözlükte kürk ve Arapça frc kökünden gelen farūc veya furūca(t) "kaftan, cübbe" sözcüğünden alıntıdır.[22]
Akşehir'in beyleri Hoca'yı yemeğe davet etmişler. Hoca nereden bilsin; davete, günlük kıyafetiyle katılmış. Katılmış ama ne hoş geldin, ne sefa getirdin diyen var. Herkes, allı pullu kıyafetlilere el pençe duruyormuş. Hoca, bir koşu evine giderek, sandıktaki işlemeli kürkünü giyip yemeğe geri dönmüş. Az evvel hoş geldin bile demeyenler, önünde yerlere kadar eğilmişler. Hoca'yı, yere göğe sığdıramayıp başköşeye oturtmuşlar. Kuzunun en hasını önüne koymuşlar. Herkes Hoca'nın yemeğe başlamasını bekliyormuş. Hoca, bir taraftan kürkünün kolunu sofrada sallamaya, bir taraftan da "Ye kürküm ye, ye kürküm ye!" demeye başlamış.
– İlahi Hoca, demişler, kürkün yemek yediğini kim görmüş?
Hoca taşı gediğine koymakta gecikmemiş:
– Kürksüz adamdan sayılmadık… İtibarı o gördü, yemeği de o yesin.
Bu işin latife tarafıydı. Mevlânâ hazretlerinin dediği gibi her latife altında ciddiyet vardır. İz-Efendi Babamın dediği gibi de Her latife altında latiflik vardır. Latif hal-haller vardır.
“Cübbemin altında Allah'tan başkası yoktur” sözü de Bâyezîd'e Bestami hazretlerine atf edilen bir sözdür.
Kişininde bedeni onun perdesidir. Gaflette ve inkarda olan sakladığı Hakikat-i, Hakk’ı bu perde ile örter gizler.
Hakikat ehli ise kendinde bulunan hakkı bu beden perdesi ile ağyardan (gayriyette) gizlerler.
Bir gün iki Arif akşam namazına gitmiş. Hoca birinci ve ikinci rekatta sehven “Kafirun” sûresi okumuş. Namaz çıkışı biri diğerine hoca ne okudu duydun mu? Diye sorunca evet duydum birini sana birini bana okudum demiştir. (Murat Derûni)