Ve keżâlike mâ erselnâ min kablike fî karyetin min neżîrin illâ kâle mutrafûhâ innâ vecednâ âbâenâ ‘alâ ummetin ve-innâ ‘alâ âśârihim muktedûn(e)
İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, "Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz" demiş olmasınlar.
Ey Muhammed! Yine böyle biz senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: "Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız." dediler.
Zuhruf Suresi 23. ayet, peygamberlerin tebliğine karşı çıkan inkarcıların temel argümanını, yani atalarının yolunu takip etme geleneğini dilbilimsel bir derinlikle ele almaktadır. Ayet, 'mütrafûn'un şımarıklığı ile 'ümmet' ve 'âsâr' kavramları üzerinden atalara körü körüne bağlılığın eleştirisini sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'irsâl' kelimesinin bir şeyi serbest bırakmak, salıvermek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'erselnâ' ise Allah'ın peygamberleri insanlara bir mesajla, bir görevle göndermesi, onları serbest bırakması anlamındadır. Bu, peygamberin kendi iradesiyle değil, ilahi bir emirle hareket ettiğini vurgular.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'irsâl' fiilinin Kur'an'da genellikle 'göndermek' anlamında kullanıldığını ve bu göndermenin bir elçi aracılığıyla bir mesaj iletme amacı taşıdığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, Allah'ın uyarıcıları (nezîr) insanlara doğru yolu göstermek için gönderdiğini açıkça ortaya koyar.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'karye' kelimesinin Kur'an'da hem 'şehir' hem de 'kasaba' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'fî karyetin' ifadesi, peygamberlerin tebliğlerinin belirli bir coğrafi alandaki insan topluluklarına yönelik olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'karye' kelimesinin aslında 'toplamak, bir araya getirmek' kökünden geldiğini ve insanların bir araya toplandığı yerleşim yerini ifade ettiğini açıklar. Ayetteki bağlamda, bu, peygamberlerin mesajlarının sadece bireylere değil, belirli bir topluluğa ve onların sosyal yapısına hitap ettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'taraf' kökünün 'bolluk ve refah içinde yaşamak' anlamına geldiğini, 'mütraf' kelimesinin ise bu refahın getirdiği şımarıklık, azgınlık ve nankörlükle nitelenen kişileri ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'mütrafûhâ', peygamberlerin mesajlarına karşı çıkanların genellikle toplumun imtiyazlı ve zengin kesiminden olduğunu, bu refahın onları hakikati kabul etmekten alıkoyduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'mütrafûn' kavramının Kur'an'da genellikle peygamberlerin mesajlarına karşı çıkan, dünyevi zenginlik ve rahatlığa düşkün, bu yüzden de kibirli ve inkarcı olan elit kesimi ifade ettiğini vurgular. Ayette, bu kesimin atalarının yolunu takip etme bahanesini kullanarak ilahi mesajı reddettiği görülür.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'taraf' kelimesinin 'aşırı nimet içinde olmak' ve bunun sonucunda 'azmak, şımarmak' anlamlarına geldiğini açıklar. 'Mütrafûn' ise bu aşırı nimetin kendilerini şımarttığı, hakikatten uzaklaştırdığı kimselerdir. Ayetteki kullanılışı, onların atalarına bağlılıklarının aslında kendi şımarıklıklarını ve konforlarını koruma çabası olduğunu ima eder.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ümmet' kelimesinin aslen 'kasdetmek, yönelmek' kökünden geldiğini ve bir amaç veya yol üzerinde birleşen topluluğu ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'alâ ümmetin' ifadesi, ataların üzerinde bulunduğu bir din, bir inanç sistemi veya bir yaşam tarzı anlamındadır. Burada, 'mütrafûn'un atalarının yolunu körü körüne takip etme gerekçesi olarak sunulur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'ümmet' kavramının Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, bu ayette ise 'bir din, bir inanç sistemi veya bir gelenek' anlamında olduğunu ifade eder. 'Mütrafûn'un 'babalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk' demesi, onların atalarından miras aldıkları inanç ve yaşam biçimini sorgulamadan kabul ettiklerini gösterir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'eser' kelimesinin bir şeyin geride bıraktığı iz veya alamet olduğunu belirtir. Ayetteki 'âsârihim' ifadesi, ataların bıraktığı gelenekler, inançlar ve yaşam biçimleri anlamındadır. 'Mütrafûn'un bu izleri takip etme iddiası, onların yeniliğe ve değişime kapalı olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'eser' kelimesinin bir şeyin varlığının veya geçişinin belirtisi olan iz olduğunu açıklar. Ayetteki 'âsârihim muktedûn' ifadesi, ataların bıraktığı maddi veya manevi izleri, yani onların yolunu, geleneklerini ve inançlarını takip etme eylemini vurgular. Bu, eleştirel düşünceden yoksun bir taklitçiliği ifade eder.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'eser' kelimesinin Kur'an'da hem somut izler hem de soyut anlamda bir önceki nesilden kalan miras, gelenek ve uygulamalar için kullanıldığını belirtir. Bu ayetteki 'âsârihim', atalardan devralınan inanç ve yaşam biçimlerinin sorgulanmadan benimsenmesini ifade eder ve bu durum, peygamberlerin tebliğine karşı bir argüman olarak sunulur.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'iktidâ' fiilinin birini örnek alarak, onun yolunu takip etmek anlamına geldiğini belirtir. Ayetteki 'muktedûn' kelimesi, 'mütrafûn'un atalarını körü körüne taklit ettiklerini, onların izinden gittiklerini ve bu taklidin ilahi mesaja karşı bir engel teşkil ettiğini ifade eder.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'iktidâ'nın birinin fiillerini ve sözlerini örnek alarak ona uymak olduğunu açıklar. Ayetteki 'muktedûn', ataların inanç ve uygulamalarını sorgulamadan benimseyen, onlara uyan kimseleri tanımlar. Bu, onların kendi akıllarını kullanmaktan ziyade, geleneğe bağlılıklarını ön plana çıkardıklarını gösterir.
Zuhruf Sûresi
Âyet-i kerime zat mertebesi âyetlerindendir. Âyeti kerime yine uluhiyet mertebesinden risalet mertebesine hitab ile devam etmektedir.
Bu âyeti kerimede yine “ersalnâ” ifadesi dikkat çekmektedir. “Biz” zât mertebesi ifadesidir. Zat’ımızdan senden önce gönderdiğimiz “nezir” uyarıcı ifadesinde, senden önce göndermediğimiz “nezir”uyarıcı anlamıda vardır. Peki efendimiz (s.a.v.) hatem’ül enbiya değil midir? Evet zahiri bizim dünya yaşamımızda bu böyledir. Ama risalet mertebesi batında devam etmektedir ve bizlerde farklı âlemlerde olan-olabilecek insanların peygamberleri daha önceki peygamber mertebesinde olabilir.[27] “ İz- -T-B- ” Âyette geçen biz babalarımız yani hayali aklı cüz kaynağımızı biz bu yolda bulduk izlerine uyarız derler.
Kişi bâtınında hayali ve vehimi bir anlayış içinde ise daha önceki İbrahimi-Musevi-İsevi mertebe kaynaklı rahmani bilgilerin uyarması onun için daha henüz gelmemiştir. Çünkü hala hayal cennetinden Hazret-i Âdem hakikatini beden arzına indirememiştir.
İsâ (â.s) ın iseviyet mertebesi elçilerinden Kûr’ân-ı kerimde bahsedilmektedir. Bâtında resülün, resüllüğü kıyâmete kadar sürer. (Murat Derûni)
(36/14) “İz erselnâ ileyhimusneyni fe kezzebûhumâ fe azzeznâ bi sâlisin fe kâlû innâ ileykum murselûn.”
(36/14) “Onlara iki (resûl) göndermiştik. Fakat ikisini de tekzip ettiler (yalanladılar). Bunun üzerine (onları) üçüncü (resûl) ile azîz kıldık (destekledik). O zaman onlar: "Muhakkak ki biz, size gönderilmiş resûlleriz." dediler.”
Misâl olan ve aynı zamanda hakîkatleri bildiren bu Âyetlerin içerisinde bizim almamız gereken neler vardır, bunlara dikkât etmemiz gereklidir. Bu hâdisede de olduğu gibi Kûr’ân-ı Kerîm her ne kadar Îsevîyyet döneminden bahsediyor ise de Kûr’ân-ı Kerîm Muhammediyyet döneminde zuhura geldiği için bize bunları ulaştırılıyor.
“Ey Habîbim ümmetine söyle ki biz onların beden şehirlerine ana hatlarıyla evvelâ iki tane rasûl gönderdik, siz onları yeterli bulmadınız, Biz teyid ile bir tane daha gönderdik.” Beden mülküne gelen üç resûl yâni üç îkaz bir yönü ile Efendimiz (s.a.v) e bildirilen “şâhiden, mübeşşiran, ve nezîran” (48/8) dır.
Şahit’tir, çünkü Hakîkati Muhammedîyye üzere olan ümmeti Muhammed aslı îtibarıyla müşâhede ehlidir. Bu nedenle bunun yerine getirilmesi için çok çalışmamız gereklidir. “Eşhedü” biz ümmeti Muhammede âit olan bir kelimedir. Bu nedenle Cenâb-ı Hakk (c.c.) bizler için haberciler gönderiyor.
Bu üç elçi diğer bir yön ile hakîkati Mûsevîyye, hakîkati Îsevîyye ve hakîkati Muhammedîyye’dir. Yâni bu mertebelerin hakîkatlerini bize haber veren elçilerdir.
İşte onlar beden mülküne geldiklerinde oradaki esmâi ilâhîyyeye “Biz hakîkatlerinizi size anlatmak için Hakk tarafından gönderilmiş elçileriz” dediler.[28] “ İz- -T-B- ”