İnnâ ce'alnâhu kur-ânen ‘arabiyyen le'allekum ta'kilûn(e)
(2-3) Apaçık Kitab'a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur'an yaptık.
Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur'an yaptık.
Zuhruf Suresi'nin 3. ayeti, Kur'an'ın Arapça olarak indirilmesinin temel amacını, muhatapların onu akletmesi ve anlaması olarak vurgulamaktadır. Ayet, Kur'an'ın dilsel yapısının, mesajının idrak edilmesindeki rolünü öne çıkarmaktadır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'ceale' fiilinin bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek veya bir şeye bir sıfat vermek anlamında kullanıldığını belirtir. Bu ayette ise Kur'an'ı 'Arapça' kılmak, yani onun dilini ve üslubunu Arapça olarak tayin etmek manasındadır. (el-Müfredât, s. 194)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'ceale' fiilinin Kur'an'da 'halk' (yaratmak) veya 'sayyere' (dönüştürmek) anlamlarında kullanıldığını ifade eder. Burada ise Allah'ın Kur'an'ı Arapça bir metin olarak var etmesi ve bu şekilde indirmesi kastedilir. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 28)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'ceale' fiilinin bazen 'hükmetmek' veya 'takdir etmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, Allah'ın Kur'an'ın dilini Arapça olarak takdir etmesi ve bu şekilde hükmetmesi anlamını taşır. (el-Külliyyât, s. 337)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Kur'an' kelimesinin 'karae' (okumak, toplamak) fiilinden türediğini ve 'okunan' anlamına geldiğini belirtir. Aynı zamanda, sureleri ve ayetleri bir araya getiren, toplayan kitap anlamındadır. (el-Müfredât, s. 660)
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'Kur'an'ın 'okunan' manasına geldiğini ve bu ismin, onun sürekli okunması ve tilavet edilmesi özelliğinden kaynaklandığını ifade eder. Ayetteki 'Kur'an' kelimesi, Allah'ın vahyettiği bu kutsal metni ifade eder. (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân, s. 38)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'Kur'an'ın sadece bir metin olmadığını, aynı zamanda 'okuma eylemi' ile de yakından ilişkili olduğunu vurgular. O, ilahi bir hitap olarak sürekli okunmak ve üzerinde düşünülmek üzere indirilmiştir. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 185)
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'Arabiyyen' kelimesinin 'açık, fasih ve anlaşılır' anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'ın Arapça olması, onun muhatapları için kolayca idrak edilebilir bir dilde olması demektir. (Mecâzü'l-Kur'ân, I, 28)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'Arabî' kelimesinin 'açık ve fasih konuşan' anlamında kullanıldığını ifade eder. Kur'an'ın 'Arabiyyen' olması, onun dilinin fesahat ve belagat açısından üstünlüğünü ve mesajının netliğini vurgular. (el-Müfredât, s. 544)
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'Arabî' kelimesinin Kur'an'da sadece dilsel bir aidiyeti değil, aynı zamanda 'açıklık, netlik ve anlaşılırlık' gibi semantik değerleri de taşıdığını belirtir. Bu ayette, Kur'an'ın mesajının Arapça olması sayesinde kolayca kavranabilir olduğu vurgulanır. (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi, s. 125)
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'akl' kelimesinin 'bağlamak, tutmak' anlamından geldiğini ve aklın, insanı yanlış ve kötü şeylerden alıkoyan bir güç olduğunu belirtir. 'Ta'kılûn' ise, Kur'an'ın mesajını derinlemesine düşünerek, anlayarak ve idrak ederek kavramak demektir. (el-Müfredât, s. 580)
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Kefevî, 'akl'ın, hakikatleri idrak etme ve doğru ile yanlışı ayırt etme yeteneği olduğunu ifade eder. Ayetteki 'ta'kılûn' ifadesi, Kur'an'ın Arapça indirilmesinin amacının, insanların bu yeteneklerini kullanarak onun anlamını kavramaları olduğunu gösterir. (el-Külliyyât, s. 638)
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'akl' kavramının Kur'an'da sadece entelektüel bir yetenek değil, aynı zamanda pratik bir bilgelik ve doğruyu yanlıştan ayırma kapasitesi olarak kullanıldığını belirtir. 'Ta'kılûn' ifadesi, Kur'an'ın mesajının sadece okunmakla kalmayıp, aynı zamanda üzerinde düşünülerek ve akledilerek hayata geçirilmesi gerektiğini vurgular. (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, s. 150)
Zuhruf Sûresi
Terzibaba - Necdet Ardıç
(43/2-3) Apaçık Kitab'a andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kıldık.
Kitab, Allahça yani zât mertebesinden, Hakça ya sıfât mertebesine, oradan Kitab’ül Mübine (önde olan kitab) esmâ mertebesine ve oradan İmam’ül Mübine (önde olan imam) ef’al mertebesine inmiştir.
“Kitab” İlmi ilâhi programıdır. Hakikat-i Muhammed-i programında “mübin” yani öne doğru açılmış ve ilmi tafsili olarak esmâ-rububiyet mertebesine doğru açılmasıdır.
Esmâ âlemi yani zuhurların isimlerinin kaynağı bu kitapta açılmıştır. Her birerlerimizin büyüklerimiz tarafında toplum içinde ayırt edilmemiz için Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma v.s. gibi isimler konulmuştur. Bir düşünelim sadece ben, sen, o olsaydı. Ve bir kişiye toplum içinde sen diye seslenilse ne kadar tuhaf olurdu. Ama bu isimler sadece beşeri varlığımıza verilen isimlerdir. Zuhur mahallerimizin kaynağı olan esmâ mertebesindeki karşılığı değildir. Her birerlerimizi rabbi hası olan bir esmâ olan özel isim bunun karşılığına gelmektedir. Yeri olmadığı için (91) Bi-İsmi Selâm kitabına müracaat etmek faydalı olur. (Murat Derûni)
43/3 âyeti kerime zât mertebesi âyetlerindendir.
(أنا) “İnnâ” (Muhakkak ki biz.) Kûr’ân-ı Kerîm’de, Zât, Sıfat, Esmâ, Ef’al, Hz. Peygambarin ve diğer peygamberlerin dilinden vede dolaylı anlatımlar-tebliğler vardır. Âyetlerin daha iyi anlaşılabilmeleri için bu mertebeleri göz önünde bulundurmak büyük faydalar sağlayacaktır.
Görüldüğü gibi (أنا) “İnnâ” bu kelime (Muhakkak ki biz.) Zât-î Âyetlerdendir, aracısız ifade edilmiştir. Zât-ı mutlak, kendi kendini, kendi olarak, (Biz) demek sûreti ile takdim etmektedir. Bu ve bütün Âyet-i Kerîme ler ilk geldiği günler de nasıl tap taze iseler bu gün de ve ebediyyen de öyle tap taze ve geçerli olacaklardır. O halde, şu anda ve her anda okuyan bizler içinde tap taze ve bire bir, bize hitab etmektedirler ve de özel olarak bizleri bizlere anlatmaktadırlar. Tabi-i ki eğer evvelâ bizler gerçek bizliklerimizi, kimliklerimizi bulup hayal ve vehimden soyutlana bilmiş isek. Hayal ve vehim âleminde yaşıyor. Ve kendimizden habersiz isek tabi-i ki bizlere olan bu hitaplardan haberimizin olması-da mümkün değildir.
Bu kadar yakınımıza, kucağımıza kadar gelen kelâm-ı İlâhi’yi anlamadan gidersek, gerçekten vâah vâah bizlere. Sonsuz âlemlerden, bir çok mertebelerden süzülerek geçip avuçlarımıza ve gözlerimizin önüne kadar gelen bu ilâh-i kelâmlar ne yazık ki; çok kalınlaşmış olan vücûd bendimize ve nefs-i emmâ’re kâlemize dayanıp kalmakta oradan vücûd şehirlerimize dahil olamamakta ve bizler de o muhteşem misaferi yol ortasında bırakıp gereği gibi ağırlayamamaktayız.
Devran değişip şartlar ters döndüğünde ne yazık ki, aynı duruma bizler düşeceğiz, Bize misafirliğe gelen Âhiretin ev sahibi olacak, biz ise sokaklarda kalan misafir olacağız. O zaman bize denecek,
وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُم
( Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm )
57/4 “ O sizinle beraberdir! Siz neredesiniz” Bu hallere düşmezden evvel inşeallah şuur ve idrakle-rimiz açılır, irade ve kudretimizi şimdiden ortaya koyarak o ilâhi kelâmların bu kadar yanımıza gelip, ancak takılan hayal, vehim ve nefs kalelerimizi kendimiz yıkıp o aziz misafirlerimizi beden şehrimizin gönül hanesinde lâyık oldukları üzere ağırlama imkânlarımız olur.
Bu zât-î Âyetlerin bazılarında, Zât-ı mutlak, bazen (İnnî-mutlak ben) bazılarında (ene-ben) burada ise, (innâ-mutlak biz) diye ifade edilmektedir.
Buradaki (أنا) “İnnâ” “ muhakkak ki biz,” ifadesi Allah’ın çokluğu yönüyle değil mertebeleri itibariyledir. Bu mertebeler de evvelâ Ahadiyyet, sonra da Ahadiyyet ve Vahidiyyet mertebeleri itibariyledir.[6] “ İz- -T-B- ”
43/3 Âyette belirtilen (Kûr’ânen Arabiyyen) Arapça (Kûr’ân) Rububiyyet “Esmâ” mertebesinde Ulûhiyyet ilmi, kelâm sıfatı ile Rabb’ça dan İlâhî Arapçaya, eski diğer dillere de yapılan tercümeler gibi, tercüme edilmiştir. Bu tercümeye en uygun lisân da zâhiren lisân-ı Arabî olduğundan “Kelâmullah”ın zâhiren, zâhire çıkması da bu lisânla olmuştur. Bâtını da “İlâhi Arapça” olarak bâtınen, ehli için zuhura çıkarılmıştır.[7] Böylece zâhiren ve bâtınen. “ İz- -T-B- ”
(İnnâ ce’alnâhu ) “Biz onu kıldık-Murad ettik” Yani, mânâlarını anlayabileceğiniz hale biz getirdik, demekle bu oluşumun zâtına ait bir tatbikat olduğunu açık olarak bildirmiştir.
(Lealleküm ta’kılün) umulurki bunları nefsi benliğinizin tesirinde kalmadan gerçek bir idrak ile düşünür-akledersiniz. Bu temennî Hakk’ın zâtından kulunun gönlüne’dir. Bu sözün diğer bir açık hâli ise! “Ey kulum ben seni, beni anlayacak şekilde, en güzel bir kıvamda halkettim senden beni ve bunları anlamanı bekliyorum” demektir. Yukarıda anlatılmaya çalışılan hususlara delil istenirse. (Allah tevrât-ı kendi eliyle yazdı) Hadîs-i şerifi yeter ve birazda tefekkür gerekir.[8]
“ İz- -T-B- ”
“İnnâ” nın nâ sı (جَعَلْنَا) ”ceal’nâ” da da vardır, takı olarak biz demektir. Biz açtık demektir. O zaman şöyle olmaktadır. (Muhakkak ki biz kıldık-murad ettik) demektir. Devamında olan Kitab Arapça kılınmıştır. Zât mertebesi olan Kitab’ın Kitab’ül Mübin mertebesinden ilâhi Arabça olarak tercümesinin yapılması murat edilmiştir. A!Rab’ça olarak ayıracak olursak… Baştaki “Elif” harfi istifham (soru) “elif”idir. Önde olan kitabı, ef’al mertebesindeki tafsili kainat kitabını okuyan işiye, Allah c.c. A!rab’ça olan Kûr’anı (zatını) önde olan esmâ-rubibiyet mertebesindeki ilmi-tafsili olarak düşünmesi ve idrak etmesi için açar.
Burada tekrar “ce’al” kelimesine dönecek olursak bazı meal ve tefisirlerde insan veya madde olduğu zaman kılma-murad etmek yerine yaratma kullanılmaktadır. Burada ilmi ilahi programın zât mertebesinin Ahadiyet mertebesinden Uluhiyete, oradan da sırası ile Vahidiyet, Rahmaniyet ve Rububiyet mertebelerine murad-ı ile ilmi ilâhi programının Cenâb-ı Hakkın zatından, zatına, zatında aktarımı ile “künfe yekün” ol deyip olmasından ibarettir. Onun için ehlullah Kûr’ân-ı Kerim ma’nâsı itibari ile halık ve kağıdı ve nesnesi itibari ile mahluktur demişlerdir. İnsan-ı Kamil’de hamale-i Kûr’an olduğu için taşıdığı ilâhi mânâ yönüyle halık, madde beden yönü ile mahluktur. (Murat Derûni)