Ehum yaksimûne rahmete rabbik(e)(c) nahnu kasemnâ beynehum ma'îşetehum fî-lhayâti-ddunyâ(c) ve rafa'nâ ba'dahum fevka ba'din deracâtin liyetteḣiże ba'duhum ba'dan suḣriyyâ(en)(k) ve rahmetu rabbike ḣayrun mimmâ yecme'ûn(e)
Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.
Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.
Bu ayet, rızık ve makam dağılımının ilahi takdirle olduğunu vurgularken, rahmet kavramının maddi birikimden üstünlüğünü ortaya koymaktadır. Anahtar kavramlar, ilahi taksimatın ve sosyal hiyerarşinin hikmetini, aynı zamanda rahmetin değerini dilbilimsel olarak derinlemesine incelemektedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kasem (قسم) kelimesi, bir şeyi parçalara ayırmak ve her bir parçayı belirli bir kişiye tahsis etmek anlamına gelir. Ayetteki 'yaksimûne' (يقسمون) ifadesi, insanların ilahi taksimata müdahale etme veya onu belirleme yetkisine sahip olmadıklarını vurgular. Rahmetin taksimi, yalnızca Allah'ın iradesiyle gerçekleşir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Kasem (قسم) fiili, burada 'paylaştırmak, bölüştürmek' anlamında kullanılmıştır. Ayetteki soru edatı ile birlikte, inkâr ve kınama ifade eder; yani insanlar Rabbinin rahmetini kendi isteklerine göre taksim edemezler, bu Allah'ın yetkisindedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Kur'an'da 'kasem' (قسم) kavramı, genellikle ilahi taksimat ve kaderle ilişkilendirilir. Bu ayette, rahmetin taksimi, Allah'ın mutlak egemenliğini ve insanların bu konudaki acizliğini gösteren merkezi bir tema olarak öne çıkar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Rahmet (رحمة), kalpteki incelik ve şefkatten kaynaklanan bir iyilik ve ihsan halidir. Allah'a nispet edildiğinde, O'nun kullarına yönelik lütuf ve ihsanını ifade eder. Ayetteki 'rahmete Rabbike' (رحمة ربك), Allah'ın dünya ve ahiretteki geniş lütfunu ve nimetlerini kapsar ve insanların biriktirdiği maddi şeylerden daha üstün olduğu belirtilir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Rahmet (رحمة), Allah'ın kullarına yönelik genel lütfu ve ihsanıdır. Bu ayette, peygamberlik gibi manevi makamların da Allah'ın rahmetinden bir pay olduğu ima edilir. İnsanların bu rahmeti kendi aralarında taksim etme yetkisi yoktur, çünkü bu ilahi bir lütuftur.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Rahmet (رحمة), Kur'an'ın temel kavramlarından biridir ve Allah'ın en belirgin sıfatlarından birini ifade eder. Hem maddi hem de manevi nimetleri kapsayan geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Bu ayette, peygamberlik gibi manevi bir lütuf olarak da anlaşılabilir ve insanların maddi birikimlerinden daha değerli olduğu vurgulanır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Ma'îşe (معيشة), yaşanılan şey, geçim kaynağı ve hayatın devamını sağlayan her türlü rızık anlamına gelir. Ayetteki 'ma'îşetehum' (معيشتهم), insanların dünya hayatındaki maddi ihtiyaçlarını ve rızıklarını ifade eder. Bu rızıkların Allah tarafından taksim edildiği belirtilerek, insanların bu konudaki acizliği vurgulanır.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): Ma'îşe (معيشة), insanın hayatını idame ettirdiği şeydir. Bu, yiyecek, içecek, barınak gibi temel ihtiyaçları kapsar. Ayette, bu geçim kaynaklarının Allah tarafından insanlar arasında taksim edildiği belirtilerek, rızık konusunda ilahi takdirin rolü vurgulanır.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Ma'îşe (معيشة) kelimesi, Kur'an'da genellikle dünya hayatındaki geçim ve rızık anlamında kullanılır. Bu ayette, Allah'ın insanların rızıklarını taksim etmesi, O'nun rububiyetinin ve kullarına karşı olan lütfunun bir göstergesidir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): Derecât (درجات), mertebeler ve rütbeler anlamına gelir. Ayetteki 'refa'nâ ba'dahum fevka ba'dın derecâtin' (ورفعنا بعضهم فوق بعض درجات), Allah'ın insanları farklı yetenekler, rızıklar ve sosyal konumlarla donatarak aralarında farklılıklar yarattığını ifade eder. Bu farklılıklar, insanların birbirlerine hizmet etmeleri ve toplumsal düzenin sağlanması içindir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Derece (درجة), bir şeyin diğerinden üstün veya aşağı olmasını ifade eden bir mertebedir. Ayetteki 'derecâtin' (درجات) kelimesi, Allah'ın hikmetiyle insanları farklı seviyelerde yarattığını ve bu farklılıkların toplumsal işleyiş için gerekli olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Derece (درجة) kavramı, Kur'an'da hem manevi hem de sosyal mertebeleri ifade eder. Bu ayette, sosyal hiyerarşinin ve farklılıkların ilahi bir düzenleme olduğu ve bunun 'sühriyyen' (iş gördürme) amacı taşıdığı belirtilir. Bu, toplumsal işbirliğinin ve karşılıklı bağımlılığın bir ifadesidir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Suhriyyen (سخريا), birini bir iş için kullanmak, hizmet ettirmek anlamına gelir. Ayetteki 'liyet'tahize ba'duhum ba'dan suhriyyen' (ليتخذ بعضهم بعضا سخريا), insanların farklı yetenek ve konumlarının, birbirlerine karşılıklı olarak hizmet etmeleri ve toplumsal işbirliği içinde olmaları için bir hikmet olduğunu açıklar.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Suhriyyen (سخريا), burada 'hizmet ettirmek, iş gördürmek' anlamındadır. Allah'ın insanları farklı derecelerde yaratmasının amacı, onların birbirlerine muhtaç olmaları ve karşılıklı olarak birbirlerinin işlerini görmeleridir. Bu, toplumsal düzenin ve dayanışmanın bir gereğidir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Suhriyyen (سخريا) kelimesi, Kur'an'da genellikle birini bir iş için kullanma, istihdam etme anlamında geçer. Bu ayette, Allah'ın insanları farklı derecelerde yaratmasının hikmeti, onların birbirlerine hizmet etmeleri ve toplumsal hayatın devamlılığını sağlamalarıdır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Cem' (جمع), bir şeyi bir araya getirmek, toplamak anlamına gelir. Ayetteki 'mimmâ yecme'ûne' (مما يجمعون), insanların dünya hayatında biriktirdikleri mal, mülk ve serveti ifade eder. Bu birikimlerin, Allah'ın rahmetinden daha az değerli olduğu vurgulanır.
Ebû Bekir es-Sicistânî (Nüzhetü'l-Kulûb): Cem' (جمع) fiili, burada 'toplamak, biriktirmek' anlamında kullanılmıştır. Ayet, insanların dünya malına olan düşkünlüğünü ve bu birikimlerin geçiciliğini ima ederken, Rabbin rahmetinin kalıcı ve daha hayırlı olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Cem' (جمع) kavramı, Kur'an'da genellikle dünya malını biriktirme ve bu birikime aşırı değer verme bağlamında geçer. Bu ayette, insanların biriktirdiği maddi varlıkların, Allah'ın rahmeti karşısında değersiz kaldığı ve asıl değerin manevi lütuflarda olduğu mesajı verilir.
Zuhruf Sûresi
Âyet-i kerime Uluhiyet mertebesinden Risalet mertebesine hitaptır. Ve Rububiyet mertebesi âyetlerindendir.
Rahmet ve kısımları Fusûs’ül Hikem Süleyman Fassının (a.s) girişinde bulunan Himet-i Rahmaniyede şöyle açılmış ve taksim edilmiştir.
Ma'lûm olsun ki rahmet, biri zatî diğeri sıfâtî olmak üzere iki kısmıdır. Yani Allah’ın Rahmeti iki kısımdır; Zati ve Sıfati olarak. Ve bu iki rahmetten her birisi dahi, husûsiyyet ve umûmiyyet i'tibâriyle iki kısma ayrılır ki, şu halde rahmet dört asıl üzerine bina edilmiş olur. Yani Rahmet dört asıl üzere geliyormuş.
Asl-ı evvel yani birinci asıl: Rahmet-i âmme-i zâtiyyedir. Yani umumi olan Zat’i rahmettir, Bu rahmet, zât-ı ahadiyyette mahfi olan yani ahadiyetin Zat’ında gizli olan nisbetler ve şe’nlerin, Hakk'ın kendi zâtında kendi zâtına tecellîsi suretiyle, ilim mertebesinde sübût bulmalarıdır. Yani birinci rahmet Hakkın kendi Zat’ında kendi Zat’ına tecellisi suretiyle ilim mertebesinde sabit bulunmasıdır. Diğer tabirle Hakk’ın Zat-ı ahadiyetinde sıkıntı içinde kalmış olan esmasını nefes-i rahmanisi ile nefh edip, onlara vücûd-i ilmî i'tâsı suretiyle bu sıkıntıdan âzâd etmesidir ki, bu rahmet cemî'-i esmaya umumidir.
Bu rahmet-i evvel, asl-ı evvel, birinci rahmettir. Yani Zat-ı ahadiyette sıkıntı içinde kalmış olan esma-i ilahiye nefes-i rahmani ile nefes edilip, tenfis edilip, yani dışarıya çıkartılıp onlara vücud-u ilmi itasıyla -yalnız burada âlemlere yaygın hali değil, sadece ilk zuhuru ilmi bir vücut vermesi dolayısıyladır- bu sıkıntıdan azad etmesi, kurtarmasıdır ki bu rahmet cemi esmaya umumidir, yani bütün isimler bu rahmetin kapsamındadır. Birinci rahmet budur.
Asl-ı sânî yani ikinci asıl: Rahmet-i hâssa-i zâtiyyedir, hususen Zat’i rahmettir. Bu rahmet, Hakk'ın ba'zı kullarına muhabbet eserlerinden olan ezeli lütfudur. Ve bu inayet için hiçbir sebeb ve vesilenin dahl ve te'sîri yoktur. Yani ikinci rahmet; rahmet-i Zati hususi rahmettir ve bunun için hiçbir sebep vesilenin dahi tesiri yoktur, yani şu, şu şekilde oldu da bundan oldu diye hiçbir tesiri yoktur. Meselâ enbiyâ-i zîşân (aleyhimü's-selâm) haklarında geçiş yapan onlara verilen ezeli inayet ezeli lütuf bu nevidir. Zîrâ onlardan hiçbir amel ve hizmet meydana çıkmadığı halde a'yân-ı sabiteleri ilm-i ilâhîde nübüvvetle sabit olmuştur. Bu Hakk’ın hususi olarak Zat’i itasıdır.
Asl-ı sâlis yani üçüncüsü: Rahmet-i umumi sıfat tecellisidir. Bu rahmet, eşyanın tümüne rahmeti çok olan umumi Rahmetin hükmüdür. Yani Zat’i rahmetin umumi hükmüdür. Zîrâ umumi zati rahmet îcâbiyle ilimde sabit olan a'yân-ı sabitenin suretleri, bu a'yân hükmünce a'yân-ı kevniyye sûretleriyle zahir oldular. Yani bu hakikat gereğince ayan-ı kevniye yani bu madde âlemindeki suretleriyle zahir oldular. Bu da üçüncüsüdür.
Asl-ı râbi' yani dördüncü asli rahmet: Sıfati hususi rahmettir. Bu rahmet dahi, rahmet-i zâtiyye-i hâssanın hükmü olup ezeli saidlere mahsûstur. Zîrâ Hakk'ın ba'zı kullarının a'yân-ı sabiteleri hakkında mesbûk (önce bulunmuş olma) olan inâyet-i ezeliyye hükmünün bu hazreti şehâdette dahi zuhuru şüphesizdir. İşte böyle dört tane asıl Rahmet oldu. Rahmeti Zat’i, Sıfati olmak üzere ikiye ayırdı, onları da ikişerden dörde ayırdı, asl-ı evvel, rahmet-i ammei Zatiye, Zati Rahmet. Bu bütün varlıkların ilm-i ilahide zuhura çıkmalarıdır, ilim olarak zuhura çıkmalarıdır. Zat-ı Ahadiyetten birinci asl-ı evvel budur, Rahmet-i evvel budur, ikincisi Hakkın bazı kullarına asarından evvel yani meydana gelmesinden evvel ettiği lütuflardır. Bunlar da peygamberlere verdiği Zat’i rahmet hususi rahmettir. Diğeri umumi bu ise hususi rahmettir.
Üçüncüye gelince umumi sıfat rahmetidir. Yani birinci Zat’i Rahmetti, buradaki ikinci umumi sıfat rahmetidir; birinci Zat’i Rahmetti burada ikinci umumi sıfat rahmeti. Sıfat rahmeti de bütün eşyanın yukarıda ilm-i ilahide verilen rahmetinin Zat’i rahmetinin ilim olarak, ilimden de kevniyete dönmesidir. Dördüncüsü de kullarının arasından bazı kullarına özel rahmetini tahsis etmesidir. İnayet-i ezeliye hükmünün bu hazret-i şehadette zuhura çıkmasıdır.[39] “ İz- -T-B- ” Dünyevi hayatta Cenâb-ı Hakk’ın geçimi rızıkları taksim etmesi ile “Er-rızku Allah” ile rızık esmâsı aracılığı ile taksim edildiği bildirilmektedir. Dünya hayatında zâhiri kazanç olduğu gibi bâtini manevi kazançta vardır. Bu kazanç ise Vehbi ve kesbi olmak üzere Cenâb-ı Hakk tarafından karşılıksız verilen ilim ve çalışma ile kazanılan ilimdir.
Bâtında derece ise takva ile olduğu bildirilmiştir. Buda yasalardan ve günahlardan sakınamak daha sonra ilâhi muhabbete geri kalmaktan sakınmak bundan sonra Hakk’ın gafletinde olmaktan sakınmak ve sonunda ise Hakk ile olmaktan bir an olsun geri kalmaktan sakınmaktır. Bu derecelerde Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifettir.
Ve yine âyetteki derecelerin anlatıldıldığı Fusûs’ül hikem bölümü ile yolumuza devam edelim.
8. paragraf:
Ve hayvana gelince, o irâde ve garaz sahibidir. Binâenaleyh ba'zan, ba'zı tasrifte ondan imtina' vaki' olur. İmdi ondan bunun ızhâr-ı kuvveti olursa, insanın ondan murâd ettiği şey için, ondan serkeşlik zahir olur; ve eğer onun bu kuvveti olmazsa, yahut hayvanın garazına muvafık olursa, ondan onu murâd ettiği şey için müzellelen münkad olur. Nasıl ki insan, Allah'ın onunla ref ettiği şeyde, ondan umduğu mal eclinden, kendisinin misline inkıyâd eder. Öyle mal ki ba'zı ahvalde ondan "ücret" ile ta'bîr olunur. Ve onun kavlinde وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا (Zuhruf. 43/32), ya'nî "Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı fevkinde ref ettik; tâ ki onların ba'zısı ba'zısını sühriyy, ya'nî metbû' ittihâz edeler" mansûstur. İmdi onun misli olan kimse, ona insâniyyetinden değil, ancak hayvâniyyetinden müsahhar olur. Zîrâ iki misil zıddırlar. Binâenaleyh onu, mal veya cah ile menzilette erfa' olan, insâniyyeti ile teshir eder. Ve bu diğeri ona, insâniyyetinden değil, ya havfen ya tama'an hayvâniyyetinden müsahhar olur. Şu halde kendi misli olan ona müsahhar olmadı. Behâyim arasında adem-i imtizâcdan vaki' olan şeyi görmez misin? Zîrâ onlar emsaldir ve misiller zıdlardır. Ve bunun İçin وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (En'âm, 6/165) dedi. Böyle olunca o, onun derecesinde onunla beraber değildir. Binâenaleyh teshir derecât eclinden vaki' oldu (8).
Ya'nî cemâdda irâde olmadığı için, bilâ-imtinâ' kendisinde tasarruf eden kimsenin hükmüne tâbi' olur. Hayvana gelince, onda irâde ve garaz olduğundan, kendisinde tasarruf etmek isteyen kimsenin ba'zı tasarrufâtına ba'zı vakit mani olur. Binâenaleyh hayvan, kendisinde mevcûd olan irâde ve garazı izhâr için, kendisinde kuvvet bulacak olursa, insanın irâdesine karşı serkeşlik eder. Meselâ ba'zı at vardır ki, ancak sahibinin rûkûbunu murâd eder, yani sahibinin binmesini ister; onun gayrisinin rükûbu, binmesi irâde ve garazına muvafık değildir.
Eğer ona yabancı bir kimse binmek ister ve onu zabt edemeyecek kadar da acemi bulunur ise, o at irâde ve garazını izhâr için kendinde kuvvet bulacağından, o yabancıya karşı serkeşlik edip, üstüne bindirmez. Ve eğer hayvanda irâde ve garazını izhâr edecek kuvvet bulunmazsa, ya'nî yabancı râkib, binici üstâd olup o atı zabt edebilirse veyahut insanın garazı, hayvanın garazına müsadif ve muvafık olur ise, ya'ni ancak sahibinin rûkûbuna muvafakat eden o ata sahibi râkib, binici olacak olursa, hayvan zelîl olarak münkâd boyun eğen ve muti' olur.
Nitekim Allah Teâlâ hazretleri bir insanı "mansıb" makam gibi zahiri ve "ilim" gibi bâtını bir derece insanıyla ref eder, yükseltir. Ve derecesi merfû' olan bir insana, onun misli olan diğer bir insan, ondan mal ve ilim umduğu için, münkâd, boyun eğen olur ve onun tasarrufu tahtına girer; ve o umulan mala ba'zı ahvalde "ücret" ta'bîr olunur. Ya'nî bir mansıb sahibine hadim olan bir kimse mal mukabilinde onun emrine münkâd olur ki, bu halde o mala "ücret" tesmiye olunur. Ve umulan mala ba'zı ahvalde ücret tesmiye olunmaz. Meselâ bir kimse kendisiyle münâsebeti bulunan mansıb sahibi veya zengin bulunan bir adama, bana ihsan eder; veya zarurette bulunduğum vakit bana ikraz eyler mülahazasıyla onu gücendirmemek için emrine itaat eder.
Ve bu merfûiyyet-i derece Hak Teâlâ hazretlerinin وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا (Zuhruf, 43/32) ya'ni "Biz onların ba'zısını ba'zısının derecâtı fevkinde ref ettik; tâ ki onların ba'zısı ba'zısını metbû' ve muta' ittihâz ederler" kavlinde beyân buyurulmuştur. İmdi sâhib-i mansıb, makam sahibi olan bir insana, kendi gibi bir insan olan kimsenin müsahhariyyeti ve itaati, o tâbi' olan şahsın insâniyyeti cihetinden değil, belki hayvâniyyeti cihetinden meydana gelir. İki insan düşünelim, birisi mal mülk sahibi, diğer kişi de ondan istifade etmek için de tamam efendim baş üstüne efendim der, ona yardımcı olur, ona boyun eğer, ona şunu yap derse yapar, bunu yap derse yapar, hangi yönden onun emri altına girdi, hayvaniyeti yönünden girdi, insanlığı yönünden değildir. Burada insana kulluğu hayvaniyeti ile Allah’a kulluğu da insaniyeti ile olmaktadır. Biz Allah’a kulluğumuzu da hayvaniyetimizle yapmaya çalıştığımızdan bu hallere düşüyoruz. Gerçek abd insaniyeti ile yapılandır. İnsâniyyeti cihetinden tâbiiyyet ve metbûiyyet mümkün değildir.
Çünkü her iki insan yekdiğerinin misli ise de başka başkadır. Ve yek dîğerinden başka olan iki misi ise zıddırlar. Ve iki zıd ise iki zıt birlikte olmazlar kâidesince müctemi' olmazlar, iştima etmezler. Binâenaleyh kadr ve menzileti mal ve cân ile merfû' olan kimse, mal ve ilim ile üstün olan kimse eşhâs-ı sâireyi insâniyyeti ile teshir eder; ve ona tâbi' ve mûsahhar olanlar ise, insâniyyetleri cihetinden değil, belki havfen ve tama'an hayvâniyyetleri cihetinden mûsahhar ve tâbi olurlar. Dışarıdan bakanlar hayvaniyeti ile tabi olanı insaniyeti ile de tabi olduğunu sanır. Çünkü hayvanlığı, insanlığı, madenliği her şeyi bir tek Vahid olan surette olduğu için insanda insaniyeti yönden tabi olduğunu zannederler. Tabi ki zor zaten zor olmazsa değeri olmaz, yani tabi olan insanlığı yönünden yani insanlığına tabiiyet vardır orada o kişideki hayvanlığına tabiiyet değildir, yalnız o kişinin hayvanlığı, hayvanlık tarafı hayvan mertebesinde olan mahlukata hükmedebiliyor, ama insan mertebesindeki ve hayvanlığı ona tabi oluyor.
Böyle olunca bir insan kendi gibi olan bir insana tâbi' ve münkâd olmamış olur. Her ne kadar ehli hicâb ve gaflet bir insanın diğer insana tâbi' olduğunu zann ederlerse de, bu tâbiiyyet ve metbûiyyet mes'elesinin iç yüzü zikrolunduğu vechiledir. Yani dışarıdan bakılınca ehl-i gaflet insan tarafından tabi olduğunu görüyorsa da işin aslı böyle değildir. İnsanın insanlığı sadece Allah’a münkad olur. Çobanın ağasına boyun eğmesi, insanlığı tarafından değil hayvanlığı tarafındandır, yani hayvanlık mertebesi tarafından, o hayvanların da çobana itaat etmesi çobandaki suri yani zahiri insanlığın mertebesindedir. Ama çobanın hayvanlarla ünsiyet kurması, kendindeki hayvanlık mertebesinin birleşmesiyle yakınlaşmasıyla yani kendindeki hayvanlık mertebesi kuzucuklar bölümünü ne kadar faaliyete geçirirse muhabbetini o koyunlarla daha çok birlikte oluyor.
Behâyim arasındaki adem-i imtizacı görmüyor musun? Hiç birisi diğerinin tasarrufu tahtına girmek istemez; ve aralarında her an kavga eksik değildir. Çünkü birisi diğerinde tasarruf etmek ister, diğeri ise ona karşı serkeşlik eder. Zîrâ onlar hayvâniyette yekdiğerinin mislidir; ve misli olanlar ise yekdiğerinin zıddıdırlar. Meğerki iki hayvanın garaz ve irâdeleri yekdiğerine muvafık düşe; o vakit biri diğerine münkâd olur. Ve meselâ dişi hayvan irâde ve garazına muvafık düştüğü vakit, erkek hayvanın vat’ına müsâade eder; aksi halde serkeşlik eder. Ve yekdiğerinin misli olup zıdd olanlar, birbirine münkâd olmadıkları için, Hak Teâlâ hazretleri insana hitaben وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ (En'âm, 6/165) ya'nî "Allah Teâlâ ba'zınızı ba'zınızın derecâtı fevkinde refetti" buyurdu. Böyle olunca tâbi' metbû'un derecesinde onunla beraber değildir; ve metbû' derecede tâbi'den erfa'dir. Binâenaleyh teshir, dereceden dolayı vâki' olur.[40] “ İz- -T-B- ”