Ve kâlû levlâ nuzzile hâżâ-lkur-ânu ‘alâ raculin mine-lkaryeteyni ‘azîm(un)
"Bu Kur'an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!" dediler.
Yine Onlar: "Bu Kur'an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" dediler.
Bu ayet, müşriklerin Kur'an'ın iniş şekline yönelik itirazlarını dile getirmektedir. Onlar, Kur'an'ın Mekke ve Taif gibi büyük şehirlerden nüfuzlu bir kişiye indirilmesi gerektiğini savunarak, peygamberlik makamının toplumsal statüye göre belirlenmesi gerektiği yönündeki yanlış anlayışlarını ortaya koymaktadırlar. Ayet, bu itirazın ardındaki zihniyeti ve Kur'an'ın ilahi seçimi vurgulayan bir bağlam sunar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Nüzûl (نُزُول), yüksekten alçağa doğru inişi ifade eder. Kur'an bağlamında 'inzâl' (إنزال) ve 'tenzîl' (تنزيل) kelimeleri kullanılır. 'İnzâl' genellikle bir defada indirmeyi, 'tenzîl' ise aşamalı ve parça parça indirmeyi ifade eder. Bu ayetteki 'nüzzile' (نُزِّلَ) fiili, 'tef'îl' babından olup, Kur'an'ın peygambere tedricen, yani parça parça indirildiğini vurgular. Müşrikler, bu tedriciliğe değil, indirilenin kim olduğuna itiraz etmektedirler.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'nüzûl' kavramını, ilahi vahyin göksel âlemden yeryüzüne inişi olarak ele alır. Kur'an'ın 'tenzîl' olarak indirilmesi, onun ilahi kökenini ve Allah'tan geldiğini açıkça gösterir. Müşriklerin itirazı, bu ilahi kökeni değil, vahyin taşıyıcısının sosyal statüsünü sorgulamalarıdır. Onlar, vahyin 'büyük bir adama' inmesini beklerken, aslında vahyin mahiyetini ve amacını göz ardı etmektedirler.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'nüzûl' kelimesinin Kur'an'da 'vahy' anlamında kullanıldığını belirtir. Ayetteki 'nüzzile' fiili, Kur'an'ın Allah tarafından bir emir ve hüküm olarak gönderilmesi anlamındadır. Müşrikler, bu ilahi emrin kendilerine göre 'önemli' bir kişiye gelmesini arzu etmişlerdir, bu da onların vahye bakış açılarındaki dünyevi ölçütleri gösterir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Kur'an (القرآن), 'karae' (قرأ) fiilinden türemiş olup, 'okumak, toplamak' anlamlarına gelir. Râgıb, Kur'an'ın hem okunan hem de sureleri ve ayetleri bir araya getirilmiş kitap olduğunu belirtir. Bu ayette müşrikler, 'bu Kur'an' diyerek, indirilen metnin ilahi bir kitap olduğunu kabul etmekle birlikte, onun kime indirildiği konusunda itirazlarını dile getirmişlerdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, Kur'an kelimesinin 'okunan' anlamına geldiğini ve Allah'ın kelamının özel ismi olduğunu ifade eder. Müşriklerin 'lâvlâ nüzzile hâzâ'l-Kur'ân' demeleri, Kur'an'ın ilahi bir metin olduğunu kabul ettiklerini, ancak onun 'büyük bir adama' indirilmesi gerektiği yönündeki beklentilerini ortaya koyduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, Kur'an'ı, Allah'ın insanlığa hitabı olarak tanımlar. O, sadece bir metin değil, aynı zamanda ilahi iradenin ve rehberliğin somutlaşmış halidir. Müşriklerin itirazı, Kur'an'ın içeriğine değil, onun 'kim tarafından' ve 'kime' indirildiği konusundaki sosyal ve siyasi beklentilerine odaklanmıştır. Onlar, Kur'an'ın taşıdığı mesajın evrenselliğini ve ilahi seçimi anlamakta zorlanmışlardır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'racül' (رجل) kelimesinin, genellikle olgun, akıllı ve güçlü erkeği ifade ettiğini belirtir. Bu ayette 'racül' kelimesi, 'azîm' (عظيم) sıfatıyla birlikte kullanılarak, sadece bir erkek değil, aynı zamanda toplumda saygın, nüfuzlu ve lider konumunda olan bir kişiyi kastetmektedir. Müşrikler, peygamberliğin bu tür bir kişiye verilmesi gerektiğini düşünmüşlerdir.
Ebu'l-Bekâ el-Kefevî (el-Külliyyât): El-Kefevî, 'racül' kelimesinin, 'ricl' (ayak) ile bağlantılı olarak, ayakta duran, güçlü ve bağımsız kişiyi ifade ettiğini belirtir. Ayetteki 'racülün azîm' ifadesi, müşriklerin gözünde, toplumsal hiyerarşide üst sıralarda yer alan, maddi güce ve kabile desteğine sahip bir lideri işaret eder. Onlar, peygamberlik gibi önemli bir görevin, kendi dünyevi ölçütlerine göre 'büyük' bir kişiye yakışacağını düşünmüşlerdir.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'el-karyeteyn' (القرية) ifadesinin bu ayette Mekke ve Taif şehirlerini kastettiğini açıkça belirtir. Müşrikler, bu iki büyük ve zengin şehirden birinin ileri gelenine vahyin indirilmesini bekleyerek, peygamberliğin toplumsal statü ve maddi güçle ilişkili olduğunu zannetmişlerdir. Bu, onların dünyevi değerlere verdikleri önemi gösterir.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'karye' kelimesinin Kur'an'da hem 'köy' hem de 'şehir' anlamında kullanıldığını ifade eder. Bu ayetteki 'el-karyeteyn' ise, dönemin Arap yarımadasındaki en önemli iki ticaret ve yerleşim merkezi olan Mekke ve Taif'i işaret eder. Müşrikler, bu şehirlerin nüfuzlu kişilerinin peygamberliğe daha layık olduğunu düşünmüşlerdir.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'karye' kelimesinin, içinde insanların toplandığı, yerleşik hayatın olduğu her yer için kullanılabileceğini belirtir. 'El-karyeteyn' ifadesi, burada özel olarak Mekke ve Taif'i kastetmektedir. Müşriklerin bu iki şehri zikretmeleri, onların peygamberlik makamını, siyasi ve ekonomik gücün yoğunlaştığı yerlerle ilişkilendirme eğilimlerini ortaya koyar.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): 'Azîm' (عظيم), hem maddi hem de manevi büyüklüğü ifade eder. Bu ayette 'racülün azîm' (رجل عظيم) olarak kullanıldığında, müşriklerin gözünde, kabile reisleri, zengin tüccarlar veya siyasi liderler gibi toplumsal statüsü yüksek, nüfuzlu ve saygın kişileri kasteder. Onlar, peygamberliğin bu tür bir 'büyük' adama yakışacağını düşünmüşlerdir.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'azîm' kelimesinin, hem nicelik hem de nitelik açısından büyüklüğü ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımıyla, müşrikler, peygamberlik makamının, kendi dünyevi ölçütlerine göre 'büyük' ve 'önemli' bir kişiye verilmesi gerektiğini savunarak, Allah'ın seçimine ve hikmetine karşı çıkmışlardır. Bu, onların peygamberlik anlayışındaki yanlışlığı gösterir.
Mevlüt Güngör (Kur'ân-ı Kerîm'de Kelime Anlam Bilgisi): Güngör, 'azîm' kelimesinin Kur'an'da farklı bağlamlarda kullanıldığını, ancak bu ayetteki 'racülün azîm' ifadesinin, müşriklerin dünyevi değer yargılarını yansıttığını belirtir. Onlar, peygamberlik gibi ilahi bir görevin, kendi toplumsal hiyerarşilerindeki 'büyük' kişilere verilmesi gerektiğini düşünerek, Allah'ın seçimine ve hikmetine itiraz etmişlerdir. Bu, onların vahyi ve peygamberliği dünyevi bir makam olarak algıladıklarını gösterir.
Zuhruf Sûresi
KARYETEYN, Mekke ile Taif. Demek ki Kur'ân'ın güzelliğini hissediyorlar da onu Peygamber'e yakıştıramıyorlar, zavallılar büyüklüğü dünya malı, dünya makamı ile sanıyorlar. Mekke'de Velid b. Muğire, Taifte Urve b. Mes'ud es-Sakafî gibi, dünyaca zengin gördükleri kimseleri Peygamber'den büyük sayıyorlar da Kur'ân'ı da onlara layık görüyorlar.[33]
Kûr’ân-ı Kerim ma’nâları hafifleyerek bu dünya hayatında Ma’nâda “Hu” dan zâhirde İnsan-ı Kamil olan Hz. Muhammed (s.a.v.) gönlüne inmiştir.
Zahirde bu şehirler “Mekke ve Taif”tir. Ve aralarında 93 km lik bir mesafe vardır. Mekke zât tecellisinin olduğu yerdir. Burada beden mekleetinde gönül kabesi bulunmaktadır. Bu gönül kabesi müşriklerin elinde ve putlar dolu idi ve Allah’ı ortak koşuyorlardı Efendimiz (s.a.v.) Taife tebliğe gittiği zaman mübarek vücudu şehirden çıkana kadar taşlanmış ve ayaklarına kadar kan olduğu halde;
“Allâh’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çâresizliğimi, halk nazarında hor ve hakîr görülmemi Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belâlara aldırmam! İlâhî! Sen kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar. İlâhî! Sen râzı oluncaya kadar işte affını diliyorum...” diye niyazda bulundu.[34]
Ve Taif haklı Efendimiz (s.a.v.) in mübarek vücutlarını taşlayıp yaraladıklarından ve kalpleri taşlaştıklarında dolayı beden şehrinin taşlaşmış, katı, sert celali halini temsil eden yerin halkıdır.
Onun için gönülde ortak koşanların müşriklerden ve kalbi taşlaşmış olanlardan birine hayali ve vehimi kurgularına uydukları için kûr’ân ona nüzül edilmesini istiyorlardı.
Âyet üzerine çalışıp tefekkür ettiğim Cum’â günü Cuma namazı için Camiye gitmiştim. Ve hutbede imam şu hadisi şerifi okudu.
Nitekim Sevgili Peygamberimizin bir hadisinde, “Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Bundan vazgeçip tevbeve istiğfar ettiği zaman kalbi parlatılır. Günaha devam ederse siyah nokta artırılır ve sonunda tüm kalbini kaplar. Allah"ın, (Kitabı"nda) "Hayır hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları, kalplerini paslandırmıştır."[35] Diye anlattığı "pas" işte budur.” buyrulmaktadır.[36]
İmam efendi okuduğu hutbede “kulakları iştmezse-duymazsa” diye okuyacığına dil sürçmesi ile “kalbleri işitmezse-duymazsa” diye okudu ve okuduğunu düzeltme ihtiyacı duydu. Aslında bu kısmı bize-bizim için okuduğu bu âyet üzerinde çalışırken anladım. Kulağın işittiğini, kalb kulağına intikal etmzezse o kalb varlık günağı ile siyahlaşır ve tüm kalb sonunda simsiyah ve kas katı kesilir. (Murat Derûni) Bakara sûresi 74. Âyette kalb katılığından bahseder;
Sizlerin kalpleriniz katılaştı, Hakk yolunda giden bir kimse belirli aşamalara geldikten sonra o mevzular üzerinde rahatlar ve nefsi emmâreyi, nefsi levvâmeyi aştım diyerek rehavete kapılıp çalışmalarını sürdürmezse, daha ileriye gitme çabalarında bulunmazsa bu Âyeti Kerîm’e onun üzerinde faaliyete geçer.
Onların kalpleri taşlar gibi oldu, hatta taştan daha katı oldu, Bir kimse belirli bir tarikat ahkâmını yaşadıktan sonra çeşitli sebeplerle orada kaldıysa işte onun kalbi katılaştı ve taşlar gibi oldu, hatta taştanda daha katı oldu, Maide 5/115 “KalAllahu inniy münezzilüha aleyküm* femen yekfür ba'dü minküm feinniy üazzibühu azaben lâ üazzibühu ehaden minel âlemiyn;
Allah buyurdu ki: "Kesinlikle Ben, onu sizin üzerinize indireceğim, fakat ondan sonra sizden kim inkâr ederse, ona öyle azap edeceğim ki, âlemlerden hiçbirine böyle azap vermedim” Sûresinde dediği gibi, kişi bu halde olacağına sadece şeriat ehli olarak kalması daha iyidir, bu kişi gönül âleminde ki yolculuğa hiç çıkmasın, yolculuğa çıkarsa da bunu götürmeye gayret etsin, götüremiyorsa hiç olmazsa bulunduğu yerdeki yumuşaklığını muhafaza etsin.
Yolumuza faydalı olur düşüncesi ile Mesnevi-i Şerif beyitleri ile devam edelim.[37] “ İz- -T-B- ” Kıyamet gününde sırrın izhârı bu olur; sakın, sakın eşek gibi olan teninden kaç!
“Allah Allah” ta'bîrinde iki vecih vardır. “Birisi, Allah için, Allah için!” demektir. Diğeri de tahzîr ma'nâsında “sakın, sakın!” demektir. Burada ikisi de muvâfıktır. Ya’ni (Târık, 86/9) ya’ni “O günde sırlar zâhir olur" âyet-i kerîmesinin ma‘nâ-yı münîfi bu olur; ve herkesin nefsinde hangi hayvanın sıfatı gâlib olmuş ise, yevm-i kıyâmette o hayvanın sûretinde haşr olur. Meselâ şehvet gâlib ise eşek ve puştluk gâlib ise domuz ve halka zulüm ile me’lûf ise yılan ve akrep sûretlerinde haşr olur.
Halık, kâfirleri ateşten korkuttu. Kâfirler, "Ateş ârdan evlâdır!" dediler.
Hak Teâlâ kâfirleri Kur’ân-ı Kerîm’de cehennem ateşi ile korkuttû. Kâfirler ise kendi cinslerinden gelen “Bir peygambere tâbi’ olmaktan ise müeccel olan ateşe tahammül etmek ve yok olmak evlâdır!” dediler. Zîrâ bu tâbiiyet kibir ve enâniyetlerine dokundu ve arlandılar. Nitekim sûre-i Zuhruf ta beyân buyrulduğu üzere (Zuhruf, 43/31) "Kâfirler, ne olaydı; bu Kur’ân Mekke ve Tâif şehirlerinden olan mal ve câh sâhibi büyük kimselere nüzûl ede idi! dediler.” Dedi: "Hayır, o ateş ârların aslıdır; bu bir ateş gibi ki, bu kadını eksiltti." Hak Teâlâ hazretleri ise: “Hayır, bu azâb, ateşin yakıp varlığı mahvettiği azâb değildir; belki azâb-ı hızydir ve rezâlet ve fezâhat azâbıdır ve o ateş ârların ve utanmaların aslıdır,” buyurdu. Ve Hak Teâlâ’nın buyurduğu bu ateş eşeğin âteş-i şehveti altında, kadının insanlığını eksilten ve rezâletini teşhîr eden bir ateş gibidir. Zîrâ dünyâya insan sûretinde gelip müşteheyât-ı nefsâniyyesine mağlûb olarak insanlığı gâib ettikten sonra âlem-i berzaha intikâl etmek ve oraya insan sûretinde intikal eden enbiyâ ve evliyâ ve mü’minlerin muvâcehesinde rezîl ve hakîr olmak, yakıp yok edici ateşten daha şedîd bir ateştir.[38]