Em enâ ḣayrun min hâżâ-lleżî huve mehînun velâ yekâdu yubîn(u)
"Yoksa ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?"
Yoksa ben, nerede ise meramını anlatamayan şu zavallıdan daha hayırlı değil miyim?
Zuhruf Suresi 52. ayet, Firavun'un Hz. Musa'yı küçümsemesini ve kendi üstünlüğünü iddia etmesini dilbilimsel olarak ortaya koymaktadır. Ayet, 'hayr', 'mehîn' ve 'yubîn' gibi kavramlar üzerinden Firavun'un kibirini ve Hz. Musa'ya atfettiği zayıflığı vurgular.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'hayr' kelimesinin aslen 'iyilik' anlamına geldiğini, ancak 'ef'al' vezninde gelerek 'daha iyi, daha üstün' anlamı kazandığını belirtir. Ayette Firavun'un, kendisini Musa'dan daha 'hayr' (üstün) görmesi, onun maddi gücüne ve konumuna dayanarak yaptığı bir kıyaslamadır. Bu, ahlaki bir üstünlükten ziyade dünyevi bir üstünlük iddiasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'hayr' kelimesinin burada 'ehsan' (daha güzel, daha iyi) veya 'efdal' (daha faziletli) anlamında kullanıldığını ifade eder. Firavun'un bu ifadesi, kendisinin sahip olduğu saltanat ve zenginlikler nedeniyle Musa'dan daha 'hayr' olduğunu iddia etmesidir. Bu, mecazi olarak bir üstünlük ve tercih bildirmektedir.
Toshihiko Izutsu (Kur'an'da Dinî ve Ahlakî Kavramlar): Izutsu, 'hayr' kavramının Kur'an'da genellikle 'iyi, faydalı, değerli' anlamlarına geldiğini belirtir. Firavun'un bu ayetteki kullanımı, 'hayr' kelimesinin ahlaki veya manevi bir iyilikten ziyade, dünyevi güç, zenginlik ve sosyal statü gibi somut değerler üzerinden bir üstünlük iddiası olarak kullanıldığını gösterir. Firavun, kendi 'hayr'ını Musa'nın 'mehîn'liğiyle karşılaştırır.
İbn Kuteybe (Tefsîru Garîbi'l-Kur'ân): İbn Kuteybe, 'mehîn' kelimesinin 'zayıf, hakir, değersiz' anlamına geldiğini belirtir. Firavun'un Hz. Musa'yı 'mehîn' olarak nitelemesi, onun maddi imkanlardan yoksun, fakir ve sosyal statüsü düşük bir kişi olduğunu ima ederek onu aşağılamasıdır. Bu, Firavun'un kendi gücüne ve zenginliğine dayanarak yaptığı bir küçümsemedir.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'mehn' kökünün 'zayıflık, horluk, değersizlik' anlamlarına geldiğini açıklar. 'Mehîn' ise bu niteliklere sahip olan kişidir. Ayette Firavun, Hz. Musa'yı 'mehîn' olarak tanımlayarak, onun ne bir serveti ne de bir gücü olduğunu, dolayısıyla kendisiyle kıyaslanamayacak kadar düşük bir konumda olduğunu vurgulamak ister.
Fîrûzâbâdî (Basâiru Zevi't-Temyîz): Fîrûzâbâdî, 'mehîn' kelimesinin 'hakir, zelil, zayıf' anlamlarını taşıdığını belirtir. Firavun'un bu kelimeyi kullanması, Hz. Musa'nın dış görünüşüne, fakirliğine ve saraydaki konumuna bakarak onu küçümsemesidir. Bu, Firavun'un kendi saltanatına ve gücüne olan güveninin bir yansımasıdır.
Ebû Ubeyde (Mecâzü'l-Kur'ân): Ebû Ubeyde, 'yubîn' kelimesinin 'açıkça konuşmak, fasih olmak' anlamına geldiğini belirtir. Firavun'un 'velâ yekâdü yubîn' ifadesi, Hz. Musa'nın konuşmasında bir kekemelik veya zorluk olduğunu ima ederek onu alaya almasıdır. Bu, Firavun'un Hz. Musa'nın peygamberlik iddiasını zayıflatmak için kullandığı bir argümandır.
Râgıb el-İsfehânî (el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân): Râgıb, 'beyân' kökünün 'açıklık, netlik' anlamına geldiğini ve 'ebâne' fiilinin 'açıklamak, netleştirmek' anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki 'yubîn' kelimesi, Hz. Musa'nın konuşmasının net ve anlaşılır olmaması, yani fasih bir şekilde kendini ifade edememesi durumunu anlatır. Firavun, bu durumu Hz. Musa'nın peygamberlik vasfına aykırı görerek onu küçümser.
Semîn el-Halebî (Umdetü'l-Huffâz): Semîn el-Halebî, 'yubîn' kelimesinin 'açıkça konuşmak, delil getirmek' anlamlarına geldiğini belirtir. Firavun'un bu ifadesi, Hz. Musa'nın sadece konuşma güçlüğü çekmekle kalmayıp, aynı zamanda iddialarını açıkça ve ikna edici bir şekilde ortaya koyamadığını ima eder. Bu, Firavun'un Hz. Musa'nın mesajını değersizleştirme çabasıdır.
Zuhruf Sûresi
Mûsa (a.s.) çocukluk çağında Fir’avunun kucağında otuturken onun sakalını çeker. Buna sinirlenen Fir’avun onu öldürmeye karar vermiş. Ve imtihandan geçirilip diline ateş değdirdiği için dili peltek kalmıştı. Ve konuşmasında bundan dolayı sıkıntı olduğu için Nefsi emmare Fir’avunu buna istinaden bu derdini anlatamayan kimseden benim daha beliğ-anlaşılır diye kıyas yapmaktadır. (Murat Derûni) Bunun içinde Mûsâ a.s. şöyle dua etmiştir.
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي
(Vahlul ukdeten min lisânî.)
(Tâ-Hâ-20/27) “Ve dilimden düğümü (peltekliği) çöz.”
Sana duâ ederken sıradan ve şartlanmışlıklar içerisinde değilde gerçek şekilde duâ etmemi sağla. Tahkîk ehlinin dediği gibi “duân kendinden olsun, bir kelime olsun ama gönlünden olsun.” Kelâm ehli dua yazılanlarını okumakta ma’zurdur, haklıdır yeri orasıdır ve onu tâbî ki okuyacaktır, fakat Hakk ehli özünden, içinden gelen, gönlünden çıkan kendisine âit duâyı okumalıdır.
Zâhiren bu hâdisenin yâni Hz. Mûsa’nın dilinde meydana gelen ukdenin, bebekken Fir’âvn’a karşı yaptığı hareketin, Fir’âvn tarafından öldürülerek cezalandırılmak istenmesi üzerine, bunu bilinçli bir şekilde yapmadığını ispat için altın veya yakutla, kor ateşten birini seçme imtihanından geçirilmesi olayında onun ateşi seçerek alıp ağzına atması üzerine meydana geldiği nakl olunmaktadır.
Ayrıca beşeri dilinin çözülmesi ve oradan Cenâb-ı Hakk’ın kelâm sıfatı ile konuşmasını istemesidir.
Ancak böyle İlâh-î bir kelâmın Fir’âvn’a tesir edebileceğini düşünmesidir.
Faydalı olur düşüncesi ile Mesnevi-i beyitleri ve şerhi ile yolumuza devam edelim.
Bir Mûsâ askeri ile Firavun’u askerleri ve yanındakiler ile Nil nehrine çekti.
Ya’nî Mûsâ (a.s.) zâhiri kuvveti yok iken, askerleri ve yardımcıları olan koca bir Firavun’u tek başına Hakk'a da’vet etti; ve Firavun’un buna muhalefet etmesi sonucunda onu ordusuyla berâber suya gömdü.
Nitekim Kur’ân-ı Kerîm'de Mûsâ (a.s.)ın zâhiri zayıflığı hakkında Fira-vun'dan naklen Zuhruf sûresinde “Em ene hayrun min hâzellezî huve mehînun ve lâ yekâdu yubîn” (Zuhruf, 43/52) Ya’nî "Bu hakîr ve değersiz ve dili peltek olduğu için lisânı düzgün olmayan kimseden ben hayırlı değil miyim?" buyrulur.
Fakat, zâhiri zayıflığın hiçbir vakitte bâtınî kuvvete engel olmadığı ve bilakis bâtınî kuvvetin zâhiri kuvvete hâkim olduğu daha sonra ortaya çıktı.[64]